'Geçmişin yüküyle yaşamak mı, onu taşıyıp yükselmek mi?'

Bir dönemin çocukları olarak hiçbirimiz öyle bir eli yağda, bir eli balda büyümedik. Yani bazılarımız. Hayat, çoğumuz için erken yaşta ciddiye alınması gereken bir şeydi. Evlerde dert eksik olmazdı; kimi zaman para yoktu, kimi zaman belki huzur. Ama buna rağmen hayat akıyordu ve gülmeyi de biliyorduk, dayanmayı da.

Esin Övet

Esin Övet

Tüm Yazıları Görüntüle

'Geçmişin yüküyle yaşamak mı, onu taşıyıp yükselmek mi?'

Bugün dönüp bakıyorum; aynı kuşaktan, aynı yollardan geçmiş insanların bazıları hâlâ aynı cümlelerin içinde sıkışıp kalmış;

“Biz çok çektik…”

“Bizim çocukluğumuz çok zordu”

“Annem şöyleydi”

“Babam aman aman” diye diye…

 Evet, zordu gerçekten bazılarımız için hiç kolay değildi. Hatta kim inkâr ediyor? Ama mesele o değil. Mesele şu; Sen hâlâ orada mı yaşıyorsun? Ya da ne kadar yaşadın ve kafana taktın, büyüttün. 

İnsan bir yere kadar geçmişini anlatır. 

Bir yere kadar hatırlar. 

Ama bir yerden sonra o geçmiş ya seni ileri taşır ya da ayağına dolanır. Bugün birçok insanın yaptığı şey, geçmişin üzerine basa basa yürümek değil; geçmişin içinde oturup kalmak.

Fatih Altaylı’nın programında Rıza Kocaoğlu’nu izledim. Anlattıkları, bu meseleyi o kadar güzel bir yerden ele alıyordu ve tam da bugünün yeni nesli, anne ve babalarının da alması gereken çok ciddi ince bir detayı işaret ediyordu aslında. 

Kocaoğlu, çocukluğunu anlatırken yokluklardan söz ediyor ama bunu bir mağduriyet hikâyesine dönüştürmüyor. 

Bakın bu çok önemli. Diyor ki;  “Bizim çok bir şeyimiz yoktu ama mutluyduk” diyerek sevgi ile büyüdüğünü anlatmaya çalışıyor.

Mahallesini, evini, yaşadıklarını anlatırken asla dramatize etmiyor. Hatta tam tersine, o günlerin içindeki neşeyi, canlılığı, hayatı öne çıkarıyor.

Ve en çarpıcı noktada şunu söylüyor; “Bunlar benim paletimdeki renkler.”

Aslında mesele tam olarak bu.

Hayatın sana verdikleri, yaşadığın zorluklar. Bunlar ya senin yükün olur ya da malzemen.

Eğer sen geçmişinin seni yönetmesine izin verirsen, o hikâyenin içinde sıkışıp kalırsın. Sürekli aynı şeyi anlatır, aynı yerden konuşur, aynı yerde sayarsın. Ama eğer o yaşadıklarını alır, dönüştürür ve kullanırsan; işte o zaman derinlik kazanırsın.

Bugün birçok insanın kaçırdığı şey bu bence. Geçmiş, bir sığınak değil. Geçmiş, bir malzeme.

Sürekli “Biz fakirdik, biz şöyleydik, biz böyleydik…” diyerek anlatılan her hikâye, aslında insanın kendine kurduğu bir sınırdan başka bir şey değil. Çünkü o hikâyeyi ne kadar tekrar edersen, o kadar onun içinde kalırsın.

Oysa bazı insanlar aynı yerden çıkıp bambaşka yerlere gidiyor.

Fark ne?

Bakış açısı. 

Rıza Kocaoğlu gibi isimler, yaşadıklarını bir ağıt haline getirmek yerine bir güç haline getiriyor. Kendine acımıyor, kendini anlatmıyor; kendini inşa ediyor.

Ve bugün dönüp baktığımızda, “İşte bu” diyorum. 

Ben uzun yıllardır bu tarz konuları yazıyorum. Çünkü etrafımda o kadar çok geçmiş için “Ah” diyen tipler var ki!!!.

Kendi geçmişinden çıkamayan anne babalar, şimdi çocuklarını kendi eksikliklerinin telafisi olarak büyütüyor.

“Ben yaşamadım, o yaşasın” diye diye  çocukların önüne dünyayı sermeye çalışıyor. 

İyi niyetli gibi görünen ama sonuçları çok ağır olan bir yaklaşım bence bu. 

Kimse kusura bakmasın; bu çocuklar mutsuz.

Çünkü çocuk, hayatın gerçekliğiyle karşılaşmadan büyüyor ve hooop travma. Her istediği verilen, her hatası görmezden gelinen, sınır konulmayan bir dünyada yetişiyor ve “Ergenlik” deniler bir mevzu tam da masanın ortasında duruyor.

Ama hayat böyle bir yer değil.

Sevgi, sadece vermek değildir.

Sevgi, aynı zamanda sınır koymaktır.

Sevgi, çocuğu hayata hazırlamaktır.

Bugün “sorunlu” diye konuştuğumuz birçok genç, aslında aşırı korunan, fazla kolay büyütülen çocuklar. Hayatın zorluklarıyla tanışmamış, mücadele etmeyi öğrenmemiş bireyler gibi geliyor bana. 

Sanırım bizim neslin en büyük zenginliği de eksikleri ile büyümüş fakat bu eksikler ile dayanıklılık kazanmış bir nesil. Evet çok şeyimiz yoktu ama bir şekilde hayata tutunmayı öğrendik. Çünkü hayatın içinde büyüdük ve mutluyduk. Gerçek saf sevgiyi tatdık.

Şimdi ise hayatın dışında büyüyen bir nesil var üzgünüm. 

Ve işin ironik tarafı şu; kendi travmalarından çıkamayan bir kuşak, travmasız bir nesil yetiştirmeye çalışırken bambaşka sorunlar üretiyor.

Belki de artık şunu kabul etmek gerekiyor; Evet herkesin bir hikâyesi var.

Ama o hikâyeyi nasıl taşıdığın, kim olduğunun asıl belirleyicisi değil de nedir. 

İstersen o hikâyeyi yıllarca anlatırsın, İstersen de o hikâyeden bir yol yaparsın. İşte Rıza Kocaoğlu’nun açıklaması, geldiği nokta ve kariyeri de tam da bunu gösteriyor. 

Evet doğduğun evi, şehri seçemezsin. Anne ve babanı da seçemezsin. Ama bakış açısını değiştirebilir ve kendine şahane bir kariyer inşaa edebilirsin Rıza tam da bunu özetliyor. 

Yani diyeceğim odur ki, Rıza Kocaoğlu renkli bir çocukluktan harika bir kariyer inşaa etmiş. 

Ne mutlu!!!

Ben de Rıza’nın anlattığı gibi evet herşeyi olmayan belki zorlu ama renkli bir çocukluk geçirdiğim için bunu başkasının cümleleri dinlemek iyi geldi.