'Hayat bir sahne, herkes kendi rolünü oynuyor'
Işıklar yanıyor, perde açılıyor ve herkes kendi rolüne giriyor. Kimi başrol olduğunu sanıyor, kimi figüran gibi yaşıyor ama aslında kimse oyunun ne zaman biteceğini bilmiyor.
İşin en ironik tarafı da şu: Sen ne kadar “önemli” bir rol oynadığını düşünürsen düşün, finalde alkışı belirleyen şey repliğin değil, karakterin oluyor.
Deniz Seki’nin Erol Köse’nin ardından yazdığı satırlar da tam da buraya dokunuyor; güç geçiyor, ün sönüyor, alkış kesiliyor. Ama geriye bir tek insanın kalbinde bıraktığın iz kalıyor.
Bu cümle aslında hepimizin bildiği ama çoğu zaman görmezden geldiği bir gerçeği de suratımıza çarpıyor.
Evet bayram arefesinde yaşanan genç bir hayatın, daha 21 yaşında bir insanın, öfke, kibir ve kontrolsüzlük yüzünden hayattan koparılışı…
Ve hemen ardından Erol Köse’nin gidişi.
İki ayrı hikâye, iki ayrı hayat, ama aynı soruyu sorduran bir final: “Geriye ne kaldı?”
Bakın, mesele aslında hiç karmaşık değil.
Biz zorlaştırıyoruz.
Çünkü bu hayatta herkes biriktiriyor.
Kimi para, kimi güç, kimi şöhret…
Kimi de kırgınlık.
Ama kimse şunu düşünmek istemiyor; o biriktirdiklerinin hiçbirini yanında götüremeyeceksin. Ne ünvanını, ne banka hesabını, ne de egonu.
Giderken yanında götürdüğün tek şey, arkandan söylenenler. Bu kadar!!!
Ve en önemli zenginlik.
Ve tabii çok acı bir gerçek; insan, en çok öldükten sonra gerçekten tanınıyor.
Çünkü hayattayken herkes bir imaj yaratır. Sosyal medyada, iş hayatında, çevresinde…
Ama ölüm, o imajı soyar. Geriye sadece çıplak gerçek kalır.
Kimileri için “iyi bir insandı” denir.
Kimileri için ise sessizlik olur.
Ve bazen o sessizlik, en ağır cümleye dönüşür.
Hani “üç günlük dünya” deriz ya…
Aslında gerçekten üç gün, abartı yok, mecaz yok.
Birinci gün: Geliyorsun.
İkinci gün: Koşturuyorsun.
Üçüncü gün de: Gidiyorsun.
Bu kadar!!!
Ama o ikinci gün var ya…
İşte bütün mesele orada.
Kime nasıl davrandın?
Gücünü kime karşı kullandın?
Eline fırsat geçtiğinde adil mi oldun, yoksa ezmeyi mi seçtin?
Birinin canını yakarken gerçekten “haklı” mıydın, yoksa sadece güçlü müydün?
İnsan en çok da burada kaybediyor. Çünkü çoğu kişi güçlü olmayı, haklı olmak sanıyor. Güç ağır basıyor.
Oysa hayatın en zor sınavı bu; Gücün varken iyi kalabilmek.
Tabii kolay mı? Elbet değil.
Hatta belki de bu yüzden Deniz Seki’nin dediği gibi, “İyi insan olmak en nadir şey” ve erdem de, karakter de, nefis de orada devreye giriyor.
Oysa ki, iyilik, zayıflık değil.
İyilik, kontrol.
İyilik, kendine rağmen doğruyu seçebilmek.
İyilik, kimse görmezken bile vicdanına yenilmemektir.
Bugün yaşadığımız olaylara bakınca insanın içi sıkışıyor evet.
Genç bir hayatın söndürülmesi…
Bir başka hayatın ardından yükselen sözler…
Ve ortada kalan tek şey; ders alınması gereken, ama iki gün sonra unutulacak hikâyeler.
Oysa hayat sürekli anlatıyor, her gün, her olayla, her kayıpla anlatıyor. Önemli olan bakabilmek, görebilmek, okuyabilmek. Yani, “Bak” diyor, “Son böyle bitiyor” BAK!!!
Bakamayanlar ne yazık ki, aynı ve daha fazla hataları yapmaya devam ediyor.
Hâlâ kırıyor, hâlâ eziyor, hâlâ “bana bir şey olmaz” sanıyor.
Yazık!!!
Oysa ki, hayatın finalinde sana sorulan soru şu değil; “Ne kadar kazandın?”
Soru şu; “Nasıl bir insandın?”
Ve bu sorunun cevabı, senin değil, arkanda bıraktıklarının dilinde.
İşte bu yüzden mesele aslında çok net; İyi olmak bir seçenek değil, bir zorunluluk.
Ama herkesin kaldırabileceği bir yük de değil.
Ben “İyiyim” demekle de bitmiyor. Bence şu yaşadığımız olayları bir düşünün derim. Arkanıza yaslanın, sessiz bir ortamda kalın ve düşünün.
Bakalım nereye varacaksınız!!!
Yazara Ait Diğer Yazılar
'Rotahane ile 81 şehirlik yolculuk “Ata”nın huzurunda tamamlandı'
'Kenan Doğulu 'Yaparım Bilirsin' dedi ve yine yaptı'
'Tiyatro bir saygı meselesi'
'Geçmişin yüküyle yaşamak mı, onu taşıyıp yükselmek mi?'
'Biz buradan nasıl çıkarız dememiz gereken zaman'
'Yaşamdan İzler'
'Satıcının Ölümü: Sahnedeki gerçek, içimizdeki çöküş'