'Heybetli bir aşkın son perdesi'
Bazen bir çift çıkar; yıllar geçer, dünya değişir, insanlar başkalaşır, ilişkiler un ufak olur ama o iki isim, o iki yürek, yaşadıklarıyla hafızalara kazınır. Yıllar geçse de üstü tozlanmaz.
Esin Övet
Bu yüzden Muazzez Abacı’nın vefat haberi geldiğinde, mart ayında kaybettiğimiz Hasan Heybetli’yle yaşadığı o dillere destan sevda gözümün önüne bir film sahnesi gibi geldi. Çünkü bu ikilinin aşkı sıradan değildi.
Nazlı değildi. Hafif hiç değildi.
Adı gibi heybetli bir aşkın hikayesiydi onların ki!
Bugün artık ikisi de aramızda değil.
Geriye ise karmızı güllerin dizildiği sokaklar, cezaevi duvarlarına çarpıp yankılanan ıslıklar, bir adamın tutkusuyla titreyen bir kadın sesi, bir kadının şarkısına sığınan bir adam kaldı.
Kavuşup kopan, kopup tekrar kavuşan ama bir türlü tamamlanamayan bir sevda.
1980’de nikâh masasında başlayan hikâye, 1983’te ayrılıkla bitti sandık. Kader dediğin bırakmıyor işte; 1989’da yeniden bir araya getirdi onları fakat heybetli aşk 1993’te ise ikinci kez son buldu.
Kâğıt üzerinde iki evlilik gerçekte ise yıllarca süren bir tutku onların ki.
Elbet Muazzez Abacı’nın hayatında kimler geldi kimler geçti ama kabul edelim, hiçbir isim halkın zihninde Hasan Heybetli kadar iz bırakmadı. Çünkü onlar aşkı saklamadılar.
Korkmadılar.
Susmadılar.
Gizlenmediler.
Birbirlerini severken utananların aksine, onlar sevdayı duvarlara, sokaklara, şarkılara yazdılar. Yüreklerini ortaya koyup yaşadılar.
Cesurca çoğu kişinin, çoğu yalan sevdanın aksine.
Kırmızı güller, cezaevi duvarları ve karşı pencereden yükselen bir kadın sesi bugün hala hafızalarda, bugün hala dillerde.
Bu heybetli aşk üzerinde rivayet çok ama hepsinin ortak noktası; bu aşkın büyük olduğdu.
Mesela Muazzez Abacı’nın, Hasan Heybetli cezaevindeyken tam karşısındaki bir daireyi tutup günlerce camdan şarkı söylemesi. Bugün kaç kişi sevdiğine ulaşsın diye sesini rüzgâra teslim eder?
Ya da Heybetli’nin bir salonu paralarla ve güllerle doldurup “Sahneye çıkma, sadece bana şarkı söyle” demesi…
Kim ne derse desin, böylesi bir tutkuyu bu zamanda göremezsin. Çünkü bugün ilişkiler hızlı, duygular yüzeysel, sevgi mesajla gelen mavi tike sıkışmış durumda.
Çoğu da menfaat ilişkisi.
Yalan-dolan.
Ben magazinin dedikodusuna değil, böyle ‘ruhu olan’ hikâyelere meraklıydım işte.
Küçüklüğümde poster asmazdım, ünlü kovalamazdım, ünlülere merakım hiç olmadı. Bu yüzden de bu mesleğe başladığım zaman önce ailem şaşırdı. Çünkü benim ilgim hiçbir zaman “Kim kimi takipten çıkardı?” Dan çok daha fazlaydı.
Ruh taşıyan insanlar ilgimi çekti; tavrı olan, duruşu olan, sevdası olan insanlar.
O yüzden bu çiftin hikâyesi ne zaman açılsa kulak kesilirdim. Anlatılan her detay film gibiydi.
Kavuşamayan iki insanın birbirine yetemediği ama birbirinden de vazgeçemediği bir hikâye…
Ve Muazzez Abacı’yla ne zaman bir araya gelsem, çekine çekine sorardım. O da hep güzel bahsederdi Heybetli’den.
Kırgınlık değil, pişmanlık değil sadece sevgi.
Demek ki kötü bir ilişki değildi. Yoksa Abacı öyle bir şeyin içinde bir dakika durmazdı. O, kendi duruşu olan bir kadındı.
Mart ayında kaybettiği Heybetli’nin ardından o da kalbine yenik düştü.
Bugün böyle aşkların özlendiği bu zamanda ikisinin de bu dünyadan yitip gitmesi canımız acıtmıyor değil.
Çünkü artık ilişkiler yorgun.
Birlikte olup birbirine yabancı olan o kadar çok insan var ki…
Telefonuna gömülü yaşayan çiftler, konuşmadan anlaşabildiğini sananlar, duygusunu saklayanlar…
Ben eski kafalıyım, evet. Aşkın bir ağırlığı olmalı. Tavrı, tarzı, duruşu olmalı. “Seviyorum” derken bile omuzlar dik olmalı.
Muazzez Abacı ve Hasan Heybetli’nin aşkı bize bunu hatırlatıyordu: Aşk bazen kavuşamasa da büyüktür.
Ve şimdi… belki de başka bir yerde, nihayet bir aradalar
Mart’ta biri gitti. Kasımda diğeri.
İçimden tek bir cümle geçti: “Belki de bu kez kavuşmuşlardır.”
Kim bilir...
Belki kırmızı güller onların yolunu bu kez ayırmaz.
Belki bir camın arkasından şarkı söylemek zorunda değildir Abacı.
Belki Heybetli’nin sesi artık duvarlardan yansımıyordur, direkt ona ulaşıyordur.
Onların hikâyesi bitti ama bize eski zamanların büyük sevdalarını yeniden hatırlattı.
Tutkunun, özlemin, inadına sevmenin nasıl bir şey olduğunu…
Ve bazen en güzel aşkların tamamlanmamış olanlar olduğunu…
Huzur içinde uyusunlar…
Yazara Ait Diğer Yazılar
'Kral düştü, hayat konuştu'
'Bir demet çiçek elinize yapışmaz beyler!'
'Uludağ’ın havası da ruhu da bir başka'
'Hadi, kalk sinemaya gidiyoruz: Yan Yana'
'Mevzu Fenerbahçe aşkı, gerisi teferruat'
'Anıların kıymetini bilip sahip çıkmak gerek'
'Bir cuma akşamının hatır defteri'