'İstanbul'un kalbinde bir arınma ritüeli'

Malum, yorucu bir seneden geçiyoruz. Her gün biraz daha şaşırıyoruz; bazen dünyaya, bazen kendimize. Aralık ayı benim için sorguladığım, tarttığım, ölçtüğüm; yanlışlarımla ve doğrularımla bir yıl daha büyüdüğüm bir ay. Ve evet, ekstrası da sevdiğim bir ay...

Esin Övet

Esin Övet

Tüm Yazıları Görüntüle

'İstanbul'un kalbinde bir arınma ritüeli'

Her yer kırmızı, ışık ışıl, rengârenk… 

Geçmiş yıllara kıyasla belki daha az hevesliyiz... Ama yeni yıla yaklaşmak hâlâ yeni heyecanlar, yeni kararlar demek.

Bu yüzden her yıl yaptığım “hamam” ritüelimi bu sene biraz erkene çektim.

Malum zor sene… Neyse bana hamamı sevdiren yer, yine değişmedi: Hürrem Sultan Hamamı.

Elemimi, kederimi, sıkıntımı, kötü enerjimi orada bırakıp yeni yıla dair kararlarımı aldım.

Bir yanımda Ayasofya.

Bir yanımda Sultanahmet Camii.

Bir yanımda Topkapı Sarayı, diğer yanımda Yerebatan Sarnıcı.

Daha ne olsun?

İstanbul’un ruhu Sultanahmet’tir. Hep güzel, her zaman güzel.

Bir de Hürrem Sultan’ın ruhu var tabii.

Yaklaşık beşyüz yıldır misafirlerini ağırlayan bu eşsiz hamam, 1556 yılında Hürrem Sultan’ın isteğiyle, Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Yani buraya girdiğinizde sadece bir kapıdan içeri adım atmıyorsunuz; beş asırlık bir hikâyenin içine dahil oluyorsunuz. Tarihin nefesi gerçekten üzerinize siniyor.

Bu yıl, geleneksel “seneyi kapatma ritüelimde” beynimin kepenklerini indirdim ve kendimi hamamın sessizliğine bıraktım.

Yüzlerce yıllık kubbelerin altında durmak bile insanın frekansını değiştiriyor. Bir zamanlar sultanların yıkandığı mermer kurnaların başında, Osmanlı arşivlerinde Hürrem Sultan’ın en sevdiği çiçek olduğu belirtilen erguvanile hazırlanmış özel ürünlerle arındırılmak ise inanılmaz ince bir detay.

Geçmişin kokusu, bugünün dokunuşuyla birleşiyor.

Hamama gelirken yanınızda hiçbir şey getirmenize gerek yok. Terlik, havlu, tarak… Hepsi odanızda hazır.

Siz sadece kendinizi getirin.

Zaten asıl mesele de bu: Kendini getirmek ve kendine zaman ayırmak.

“Hamama girmeyen terlemez” derler.

Ben girdim. Terledim, keselendim, köpüklendim, kil maskemi yaptım. Sıcak taşın üzerinde yılın bütün stresinin yavaş yavaş üzerimden aktığını hissettim.

Sonra o mis gibi Türk kahvesi, Osmanlı şerbeti…

İşte ritüelin mührü.

Hamam, kadınlar ve erkekler için ayrı bölümler hâlinde tasarlanmış ve bu özelliğini hâlâ koruyor. Zindelik sunarken ikramları ve detaylarıyla kurulduğu dönemin ruhunu yaşatmaya devam ediyor.

Çok hoşuma giden bir yenilik daha var: Hürrem Sultan Hamamı artık tüm enerjisini yenilenebilir kaynaklardan sağlıyor. Jeotermal bir santralden elektrik alan hamam, Uluslararası Yenilenebilir Enerji Sertifikası (I-REC) alarak karbon ayak izini ciddi şekilde azaltmış. Tarihî bir yapının geleceğe bu kadar duyarlı bir adım atması gerçekten takdire şayan.

Hamamdan çıkınca ritüelim bitmiyor tabii. Sultanahmet’e gelmişken kendime bir tabak köfte ısmarlıyorum. Ardından Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı… Yükselen altın fiyatlarından ötürü altınlara sadece baka baka, baharat kokularını içime çeke çeke kendimi Eminönü Köprüsü’nde buluyorum.

Son durak: 154 yıllık Tünel.

Türkiye’nin ilk tüneli…

Oradan Taksim’e çıkıp evimin yolunu tutuyorum.

Kendime ayırdığım sakin, tarihli, derin bir gündü.

Bir yılı kapatmanın, kendini dinlemenin, zihni temizlemenin en zarif yollarından biri hâlâ bu şehirde: Hürrem Sultan Hamamı’nın sessizliği.

Bir gün siz de kendinizi tarihe bırakın derim.

Bazen insanın tek ihtiyacı, sıcak bir taşın üzerinde kendi nefesini duymaktır.