Yaz başlarken

Neyseki henüz erken. Henüz ortalıkta bağırarak koşuşan çocuklar.

Eğer bir dalganın üzerinde yükselip bir diğerine atlıyorsan, gitgide daha çok yükselmenin verdiği o eşsiz duyguyu, o heyecanı, o kendini kaybedişi yaşıyorsan, her an dengeni yitirip düşebileceğini de bilmen gerekir.

Ne kadar yükseğe çıkarsan, o dalganın seni kıyıya vuruşu da öylesine güçlü olacaktır. Hiçbirimiz o dalganın üstünde sonsuza dek kalamayız. Ve ne yapalım ki, o dalganın üzerinde bir biçimde dengemizi koruyarak ama aynı zamanda bizi bu dünyaya bağlayan her şeyden kopuk geçirdiğimiz anlar, şu uzaktan geçip giden sessiz yelkenlinin verdiği huzuru bize veremez. “Hayır,” diyor, “Ben o dalganın üzerine çıkıp o heyecanı yaşamayı seviyorum, ama düşeceğim zaman beni birinin tutacağını bilmek istiyorum.”

Dost, bir kulağını kaldırıyor, gözlerini açıp kapatıyor. Bütün konuşmayı dinler ama anlamazlıktan gelir gibi bir hali var.

Bana bakıp iç geçirir gibi bir ses çıkartıyor. Yeniden patilerinin üstüne koyuyor kafasını. Gülerek bakıyorum ona. “Bu belki de” diyorum, “ideal bir aşk tanımı olabilir...”

Ama Aragon şöyle yazmış: “Vakit çok geç artık hayatı öğrenmeye/ Yüreklerimiz birlikte ağlasın sabaha dek/ En küçük bir şarkı için nice mutsuzluk gerek/ Bir ürperişi nice pişmanlıkla ödemek...” Kitabı kaldırıp bir tarafa koyuyor. Alışmış hareketlerle çantasından çıkardığı güneş kremini küçük dokunuşlarla yüzüne sürüyor.

“Ama” diyorum, “belki de aşk, o gelgitlerle, mutlulukla mutsuzluk, kaybetme ve yeniden bulma, kahkaha ve gözyaşı, fırtına ve sonrasındaki sessizlik, öfke ve merhamet gibi karşıtlıkların yarattığı duygudur...” Ve aslında tıpkı bir roman gibi, gerçekle hayalin arasındaki o belirsiz alanda var olur.

Bazen öylesine güzeldir ki, bir başka büyük şairin, Montale’nin yazdığı gibi hissederiz: “Nice engin yaşam/ senin mendilinden daha dar...”