Romantik yalanlar çağına hoşgeldiniz
Aşk, abartılı jestlerle ilan edildiğinde gerçek mi oluyor? Diziler öyle söylüyor. Peki, kadınlar hala bu tuzağa düşüyor mu?
İrem Naz Güvel
Bir akşam “sadece bir bölüm” diye başlayıp kendimizi sabaha karşı Bridgerton balosunda, bir K-dramada yağmur altında veya Paris’te romantik bir yemeğin ortasında bulabiliyoruz. İzlediklerimiz aşkın nasıl yaşanması, nasıl başlaması, hatta nasıl acı vermesi gerektiğine dair güçlü bir çerçeve çiziyor. Bu çerçeve kimi zaman farkında olmadan, kimi zaman da son derece bilinçli bir şekilde izleyiciye empoze ediliyor. Peki, bu gerçek hayattaki beklentilerimizi yükseltiyor mu, yoksa uzun zamandır eksik olan bir şeyi yerine mi koyuyor?
Dizi ve filmlerde ilişkiler neredeyse her zaman yüksek dozda yaşanıyor. Erkek karakterler duygularını saklıyor ama doğru anda büyük jestlerle sevdiği kadının kalbini kazanıyor, sadece sözleriyle değil o buğulu bakışlarla da aşklarını ilan ediyor. Bu hikayelerde kıskançlık tehlikeli bir duygu olarak ekrana yansımıyor, sahiplenici bir romantizm olarak kodlanıyor. “Büyük aşklar nefretle başlar” klişesi de popülerliğinden bir şey kaybetmiyor. Bir noktada, ilişkiler konusunda gerçekçi olmayan K-dramalara suçu atabiliriz. Yakışıklı, uzun boylu CEO, şirketin sakar çalışanına aşık olur senaryoları, aşka dair beklentilere yepyeni ve gerçekdışı bir yorum getirdi. Özellikle genç kadın izleyicileri, Koreli erkeklerin diğer erkeklerden daha romantik ve daha “iyi” olduğuna inandırdı. Son yıllardaki Kore dalgasında bunun da parmağı var. Niyetimiz Koreli erkekleri hedef almak değil ama ülkedeki skandallar ve yaygın mizojinist yaklaşımlar göz önüne alındığında, K-dramaların gerçeklikten ne kadar uzak olduğu açıkça görülüyor. Unutulmamalı ki, erkek her yerde erkek, kadın her yerde kadın. Dili, dini, ırkı fark etmiyor.

O yakışıklı erkekler, o güzel atlara binip gittiler
Jane Austen uyarlamalarından Bridgerton’a uzanan romantik hikayelerde aşk, tarihsel bir fanteziyle masalsı bir büyüyle parlatılıyor. Bastırılan duygular bir anda patlıyor, sezonlar boyunca beklenen aşk itirafları mutlaka bizleri heyecanlandıran sahnelere ev sahipliği yapıyor. Bu tozpembe anlar, yaşınız kaç olursa olsun ister istemez hayal dünyamıza sızıyor, içimizde hala bir yerlerde yaşayan o “ergen” duyguları gün yüzüne çıkarıyor. Belki de bu yüzden Bay Mükemmelimiz, Mr. Darcy aşkı hala Jane Austen romanlarında güvenli bir sığınak gibi duruyor. Ve kaçınılmaz olarak şu soruyu aklımıza getiriyor, “Neden benim ilişkilerim böyle hissettirmiyor?”
Ekranda izlediğimiz, yavaş yavaş kalbimize ve zihnimize sızarak duygularımızı adeta hipnotize eden bu ilişkiler, gerçeği birebir yansıtmıyor. Çünkü gerçek ilişkiler çoğu zaman inişli çıkışlı, sıradan ve emek isteyen süreçlerden oluşuyor. Dizilerdeki büyük jestler ve kesintisiz romantizm, gündelik hayatta nadiren sürdürülebilir. Keskin bir reddimiz yok ama “öyle şeyler sadece filmlerde olur”. Ancak romantik hikayelerin bu peri tozu serpiştirilmiş hali, özellikle duygusal ilişkilerde beklentiyi yükselttiğinde, hayal kırıklığını da beraberinde getirebilir. Yine de bu durumu yalnızca zararlı olarak tanımlamak, meselenin önemli bir kısmını gözden kaçırmak olur. Çünkü bu diziler aynı zamanda kadınlara ilettiği başka bir mesajı daha var: Daha fazlasını istemek bir suç, bir günah değil. İlişkide ilgi, emek, şefkat ve tutku talep etmek fazla beklenti sayılmaz. Belki de sorun, dizilerin aşkı fazla parlatması değil, gerçek hayatta uzun süredir normalleştirilmiş olan duygusal yoksunluğu başa tutturması. Bu durumda diziler aşk beklentilerimizi bozuyor mu, yoksa onarıyor mu? ikilemine düşülebilir.
Ekran erkek arkadaşları, (bu beylerden bu şekilde bahsedebiliriz) beklentilerimizi tek başlarına ne bozuyor ne de onarıyor. Ama neyi neden istediğimize dair sorgu odasına bizi alıyor. Romantizm, bir lüks değil, ihtiyaç olduğuna dair hatırlatıcı rolünde. Aynı zamanda aşkın tek bir formu olmadığını, herkesin kendi ilişki dinamiğini kurabileceğine de dikkat çekiyor. Farklı bir açıdan yaklaşırsak eğer, diziler bize kusursuz bir aşk vaat etmekten çok, daha olgun bir aşk ihtimalinin mümkün olabileceğini fısıldıyor. Bu ihtimal, aşka dair beklentilerimizi yükseltebildiği gibi, yıllardır bastırılmış istekleri de gün yüzüne çıkarabiliyor. Elbette bu etki son derece kişisel. Hangisinin ağır bastığı, izleyenin hayatına, ilişkilerine ve neye razı olduğuna bağlı olarak değişiyor. Saksı Olmanın Faydaları filminde denildiği gibi, belki de hak ettiğimizi düşündüğümüz sevgiyi kabul ediyoruz.

Neyse tecrübe oldu
Kadın karakterler artık eskisi gibi zayıf, bir erkeğe bağlı yazılmıyor. Arada birkaç boomer çıksa da şu anki durum gayet kabul edilebilir düzeyde. Özellikle bekleyen, katlanan veya tek bir büyük aşkla tanımlanan kadın karakterlerin yerini daha güçlü, daha özgür ve daha deneysel figürler almaya başladı. Darren Star’ın kaleminden çıkan kadınlara bakalım. Biri Sex and the City’nin divası Samantha Jones, diğeri de Emily in Paris’in Sylvie Grateau’su. Star’ın yarattığı evrende kadınlar aşık olabiliyor ama aşk uğruna kendilerinden vazgeçmiyorlar. Seks, flört ve ilişkiler karakterlerin kimliğini tanımlamıyor, sadece bir parçası oluyor. Bu deneyimleriyle yargılanmıyorlar, elbette Carrie’nin zaman zaman yargılayan bakışları devreye giriyor ama genel anlatıda aşk, ana hedef olmaktan çıkıp bir macera, bir deneyime evriliyor. İlişkilerde deneme-yanılma hakkını kendilerine tanıyan, “doğru kişiyi bulma” baskısını reddeden kadınların simgeleri onlar.
İlişkileri Samantha’nın hayatına kök salıp kimliğini sabitlemiyor, aksine haz, merak ve özgürlük alanlarında dolaşıyor. Onun dünyasında bağlanmak bir zorunluluk değil, bir ihtimal. Sylvie ise bu bakış açısının daha soğukkanlı, daha stratejik bir versiyonu. Yeni divamız da ilişkilerinin kişiliğinin önüne geçmesine pek izin vermiyor. Klasik romantik arayışı bilinçli biçimde reddediyor. Bu kadınlar için önemli olan birini seçmekten çok, kendilerini seçebilmekte.

“You’re just a foolish casanova”
Neyse ki kadın temsilleri artık erkek bakış açısından uzak, arzularını açıkça yaşayan ve bağlanmayı bir zorunluluk olarak görmeyen figürlerle çoğalıyor. Fleabag, bu anlamda çarpıcı ve rahatsız edici bir örnek. Aşkı, seksi ve duyguyu kaotik ve filtresiz yaşıyor. Çünkü Fleabag doğru kararlar alan, bir “rol model” hiç değil. En yakın arkadaşının sevgilisiyle birlikte oluyor, bu ihanetin ağırlığını taşıyamadan arkadaşını kaybediyor. Cinselliği bir güç alanı olduğu kadar bir kaçış biçimi olarak da kullanıyor. Hot Priest’le olan ilişkisi de alıştığımız bir aşk hikayesi değil. Aslında bir nevi, imkansız aşkı izliyoruz. Dizinin gerçekçi tarafı da burada devreye giriyor. Bu ilişki, Fleabag’in sevilebilirliğini kanıtladığı bir ödüle dönüşmüyor. Aksine onun bağlanma korkusunu, kendine zarar veren döngülerini ve dürüstlükle yüzleşememesini ortaya çıkarıyor. Dizinin önemi, doğruyu temsil etmesinde değil, yanlışları saklamamasında yatıyor. Fleabag, kadınlara özgürlük fikrini kusursuzluk üzerinden ilerlemiyor, çelişki ve fütursuzluk üzerinden sunuyor. “İyi kadın” anlatısını bilinçli biçimde reddediyor, kadınların arzularının olduğu kadar hatalarının da temsil edilebileceğini gösteriyor.
Emily in Paris evrenindeki Sylvie, yani yeni divamız, ilişkilerinin kişiliğinin önüne geçmesine pek izin vermiyor. Klasik romantik arayışı bilinçli biçimde reddediyor.
Yemeğin salçalısı, erkeğin kaslısı
“Kazanova” ve “womanizer” kelimeleri bugüne kadar neredeyse otomatik olarak erkeklerle yan yana anıldı, anlara yakıştırıldı. Çok flört eden erkek “özgür ruhlu”, “hayatın tadını çıkaran” veya “bağlanmaktan korkan” biri olarak yorumlanırken, aynı davranışı sergileyen kadınlar toplum tarafından çeşitli söylemlere maruz kalıyor ve kendini açıklama gereği hissediyor. Kadınlar neden kazanova olamasın? Samantha Jones ve Sylvie Grateau, aşkı tek seçenek, tek kurtuluş veya tek amaç olarak görmedikleri için ne istediklerini bildikleri için hedef gösteriliyor. Darren Star iyi ki bu karakterleri yazdı ve birçok kişiye kendi özgür iradelerin, istekleri konusunda ışık tuttu.

Tabii bir de yaş meselesi var. Bu konuda çifte standart hiç değişmedi. Hatta bu durum kimi zaman güç, çekicilik, sözde zamana meydan okuma göstergesi ve “hepinize yeterimler” olarak yüceltiliyor. Aynı senaryo kadınlar söz konusu olduğunda ise dil sertleşiyor, cinsiyetçi karşılıklar alınıyor: “Kesin psikolojik bir problemi var”, “Kendini hala genç mi sanıyor?” Dizi ve filmler bu eşitsiz bakışı bilinçli biçimde ifşa ediyor. Mesela bu sene yayınlanan Türk dizilerini hatırlayalım. Yaşı büyük erkek oyuncular, kardeşleri, neredeyse kızları yaşındaki kadın oyuncularla partner oldu. Medyanın manipülasyonuyla erkeklerin kendilerinden yaşça küçük biriyle ilişki yaşaması hala büyük ölçüde “doğal” gösterilmeye çalışılıyor. O yüzden Sylvie gibi daha çok karaktere ihtiyacımız var. Onun gibi karakterler özellikle kadın izleyiciler üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Kadınlar flört edebiliyor, yanılabiliyor, vazgeçebiliyorlar. Ve en önemlisi bunların hiçbiri onları eksik yapmıyor.