Filtresiz "ben": Dijital dünyada mükemmeliyet baskısına karşı gerçek hikâyeler
Kusursuzluk oyununu bozuyor, mükemmeliyet baskısına karşı çıkıyoruz. Dijital dünyanın başrolleriyle; algoritmaların, istatistiklerin ve ekranın ötesinde filtresiz gerçeklerle buluşuyoruz.
Baran Alışkan
Her sabah, birçoğumuz aynı ritüelle uyanıyoruz: Gözlerimizi açar açmaz dünyayı küçük, parlak bir ekrandan izlemeye başlıyor, piksellerle yansıyan kusursuz hayatlara tanıklık ediyoruz. Yine her sabah, bir şeyleri kaçırmamak öncelikli derdimiz. Bazen ilham alıyor, bazen kıskanıyor, bazen yalnızca bakıyor, bazen ise gerçekten görüyoruz. Birileri yaşamını anlatırken, birileri deneyimlerini aktarıyor, birileri öylesine paylaşıyor ve birileri de ‘olmamız gerekenleri’, ‘yapmamız gerekenleri’ öğütlüyor. Çoğu zaman ise o parıltılı bir dünyadakiler; hep mutlu, hep başarılı, hep bakımlı ve hep dengeli görünüyor. Gönderiler filtrelerle bezenirken, hayatlar da filtrelerden nasibini alıyor. İzleyenler, takip edenler, göz ucuyla bakanlar ve arada denk gelenler ise bu parıltıyı ister istemez kabul ediyor ya da maruz kalıyor. Sahi, ekranın arka planında gerçekten neler oluyor?
Çabasız bir gerçekliği yansıtan pikseller, aslında ardında filtrelerden ve sıfatlardan arınmış bir gerçekliğe sahip. Çünkü gerçekler, filtrelerden bağımsız olarak sarsıcı, sürprizlerle dolu ve tanıdık hislerle yabancı olmadığımız bir olgu. Şimdi, dünyanın parıltılı perdesini aralıyor, gerçeklerle buluşmaya karar veriyoruz. Dijital bir illüzyonun ortasında, gerçek hikayelerin başrollerine kulak veriyoruz. Meryem Can, Feride Özdinç ve Mehtap Algül ile kendi olma cesaretini, mükemmeliyet baskısını, kişisel dönüşümlerini, yolculuklarını konuşuyor ve “Filtresiz bir yaşam mümkün mü?” sorusunun yanıtını arıyoruz. Çünkü biliyoruz ki algoritmaların ve istatistiklerin kalbi yoktur. Bizler ise gerçeğin o eşsiz, kusurlu ve biricik yanlarında kendi olma cesareti gösterebilecek güce sahibiz. Hayat, filtresiz bir cesarete aşıktır.

Meryem Can
@meeryemcan
“Çevrenizdekilerin ne söylediğini umursamadan, hayallerinizin peşinden gidin.”
Şu anki siz olabilmek adına nelerden vazgeçtiniz, neler için fazlasıyla çaba gösterdiniz? Dijital dünyadaki varlığınız boyunca nasıl bir kişisel dönüşüm yaşadınız?
Vazgeçtiğim şey aslında herkese kendimi sevdirmeye çalışma çabası oldu. Çünkü insan, herkesin beklentisini tam anlamıyla karşılayamaz. Eskiden “benden bu bekleniyor” diye düşündüğüm birçok kalıbı üzerimden attım. Daha çok çalıştım, daha çok riske girdim ve konfor alanımdan çıkmayı öğrendim. Bu süreçte tahammül eşiğim de ciddi anlamda yükseldi. Sosyal medyaya ilk başladığımda henüz 19 yaşındaydım ve belki de o yaşta birinin duymaması gereken pek çok eleştiriye maruz kaldım. Bazen dış görünüşüm için, bazen sadece yaptığım bir mimik için bile insanların söyleyecek sözleri vardı. Ama zamanla kendimi şuna alıştırdım: Negatif olana değil, pozitif tarafa odaklanmaya. Çünkü her eleştirinin yanında, destekleyen ve motive eden birçok güzel yorum da vardı. Bu farkındalık sayesinde bugün olduğum kişinin, daha yapıcı ve iyi olana odaklanmayı bilen biri haline geldiğine inanıyorum. Çok genç yaşta kendi içimin patronu oldum. Kendi kişisel markamı nasıl büyütebileceğimi sürekli düşünmek zorunda kaldım. Bu sorumluluk bilinci de beni erken olgunlaştırdı. Ve tüm bunlar bir araya geldiğinde, bugün olduğum kişiye dönüştüm diyebilirim.
Dijital dünyada yarattığınız bir persona var mı, yoksa tamamen kendiniz misiniz? Herkes tarafından görülen siz ile her sabah aynaya bakan siz arasında nasıl bir fark var?
İnternetteki Meryem ile günlük hayattaki Meryem’in hayata bakışı ve dünya görüşü arasında aslında bir fark yok. Sadece günlük hayatımda biraz daha sakin, daha duygusal ve çok daha az konuşan biriyim. Kamera karşısında ise daha renkli ve daha eğlenceli bir versiyonuma dönüşüyorum. Sadece enerjimin daha yüksek, daha coşkulu hali. Bu durum zamanla bende çok doğal bir refleks haline geldi. Kamera karşısına geçtiğimde, özellikle uzun format içeriklerde, kendimi otomatik olarak daha neşeli ve enerjik bir ruh halinde buluyorum. Sanırım uzun zamandır bu işi sürdürebilmemin en büyük sebeplerinden biri de bu. İçerik üretirken gerçekten mutlu ve heyecanlı hissediyorum. O an, günlük hayatın kaygı ve stresinden kopabiliyorum. Hatta bazen çekime başlamadan sadece iki dakika önce bir şeye üzülüp ağlamış bile olabiliyorum… Ama kamera açıldığında her şeyi unutuyorum.
Filtresiz bir yaşam mümkün mü? Dijital dünyada filtresiz yaşam özgürlük mü, yoksa riskli bir deneme mi?
Sosyal medyadaki karakterimiz, kaçınılmaz olarak filtrelerden oluşuyor. Buna rağmen, paylaştıklarım ve gerçek hayattaki halim arasında büyük fark olduğunu da düşünmüyorum. Ama işin özü şu: Ne kadar filtresiz olabileceğimiz, toplumun buna ne kadar izin verdiğiyle doğrudan bağlantılı. Eğer izleyici kitleniz buna alan açıyorsa ya da insanları negatif duygular üzerinden provoke ederek etkileşim kovalamıyorsanız, filtreler bu işin doğal bir parçası haline geliyor. Çünkü çoğu zaman yüzde 100 filtresiz olmak ne içerik üreticiye ne de izleyiciye gerçekten bir fayda sağlıyor. Ben, filtresizliği kendimden kopmadan, rol yapmadan seçmek olarak görüyorum. Kendi özgürlük alanımı da burada kuruyorum; ne paylaşacağımı ben belirliyorum, neyi saklı tutacağımı da. Bu bir sansür değil, sınır koymak. Ve bence asıl özgürlük tam olarak burada başlıyor. Her şeyde olduğu gibi burada da önemli olan şey denge.
Sayısız meraklı bakışın odağında bir mükemmeliyet baskısından söz edebilir miyiz? Bu baskıyla nasıl yaşanır ve nasıl baş edilir? ‘Takip edilmek’ bir ‘filtre’yi ya da ‘mükemmeliyet filtresini’ zorunlu kılıyor mu?
Kesinlikle bir mükemmeliyet baskısından söz edebiliriz. Sürekli görünür olmak, insana fark etmeden bir “ideal versiyon” olma ihtiyacı yüklemeye başlıyor. İnsanlar seni hep hazır, mutlu ve üretken görmek istiyor. Oysa gerçek hayat inişli çıkışlı. İlk dönemlerimde bence insanlar çok daha acımasızdı, yapılan yorumlara çok daha fazla takıldığım durumlar oldu, zamanla insanların yaptığı yorumların tamamen benimle ilgili olmadığını da öğrendim. Yapılan her yorum, karşımdaki kişinin hayatını ve duygularını da yansıtıyor. Bunu anladığımda üzerimdeki yük de hafifledi. Her yorumu kişisel almamayı, kendimi korumayı öğrendim. Tüm bunların yanında şuna inanıyorum: İnsanlar, sürekli mükemmel görünen figürlerden çok, gerçek insanlara ihtiyaç duyuyor. Özellikle sosyal medyada. İnsanlar bizi evlerine konuk olan gerçek kişiler olduğumuz için takip etmeye başladılar. Ben kendime bunu sık sık hatırlatarak, bu sahte mükemmeliyet baskısından kendimi korumaya çalışıyorum.

Kendi olma cesaretini göstermek nasıl bir his ve nasıl bir motivasyonla ortaya çıkıyor? ‘Beğenilme’ kaygısı ile ‘kendin olma’ dürtüsü arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Bence ilk içeriğimi paylaştığım andan itibaren kendim olma cesaretini hiç fena yönetmedim. Çünkü o zamanlar beni kaç kişinin izleyeceği, takip edip etmeyeceği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Bu bilinmezlik de bende her şeyimi ortaya koyma dürtüsünü uyandırdı. Kaybedecek bir şeyim yokmuş gibi hissettim ve bu da beni çok özgürleştirdi. Kendim olduğumda ve gerçekten orijinal kaldığımda seviliyorum. Bu benim için çok büyük bir motivasyon oldu. Zaman geçtikçe tabii ki içeriklerimde takipçilerimin keyif alacağı, izlemek isteyeceği konulara daha çok dikkat etmeye başladım. Ama bunu yaparken hiçbir zaman kendimden uzaklaşmamaya özen gösteriyorum. Trendleri takip ediyorum ama onları kendi tarzımdan süzerek anlatıyorum. Bence beğenilme kaygısıyla kendin olma dürtüsü arasındaki o ince çizgi tam da burada başlıyor. Ben bu çizgiyi, iç sesimi dinleyerek korumaya çalışıyorum. Eğer bir şey bana ait hissettirmiyorsa, ne kadar popüler olursa olsun uzak duruyorum. Kendi olma cesareti, insanın kendine karşı dürüst olabilmesiyle başlıyor bence.
Yarın ve gelecek için düşünelim… Yılın ilk sayısında buluştuğumuza göre, önümüzdeki yıla kadar başaracaklarınızla, yaşayacaklarınızla muhtemelen nasıl bir ‘siz’ ortaya çıkacak?
Modaya her zaman çok ilgi duydum ve tarzımın da oldukça farklı olduğunu düşünüyorum. Herkesin alışık olduğu şekilde giyinmiyorum; kıyafetlerime karakterimi, ruh halimi ve kişiliğimi yansıtmayı başardığımı düşünüyorum. Bu yüzden, önümüzdeki yıl modayla ilgili daha fazla iş yapmak ve bu alanda daha çok içerik üretmek istiyorum. Kendi stilimi daha cesur, daha özgür ve daha yaratıcı bir şekilde anlatabileceğim projelerin içinde olmayı hayal ediyorum. Aynı zamanda, beni gerçekten yansıtan bir marka yaratma fikri de bu aralar gündemimde. Sadece bir ürün değil, ya da yurtdışında zaten hali hazırda başarılı olan bir markanın kopyası olmayacak, bir ruh hali ve bir hikâye taşıyan bir marka… Umarım bu cümleler şans getirir.

Tamamen dürüst
Birini takip etmeden önce ilk baktığınız?
Orijinal içerik üretiyor olmasına dikkat ediyorum. Kendine özgü ve bana ilham veren bir tarzı varsa etkileniyorum.
Aldığınız en ilginç DM?
Asya seyahatimde taktığım bir aksesuar ile ilgiliydi. Bir takipçim, “Senin taktığın tokayı görünce bayıldım, çok orijinal buldum. Ben de benzerini ürettirmeye başladım ve kendi markamı kurdum” dedi. Birinin hayaline dokunabilmek, ona ilham olabilmek, bu işin en güzel tarafı galiba bu.
Paylaşmadan önce mutlaka dikkat edilen?
Hikayeler daha anlık olduğu için orda çok fazla dikkat ettiğim şey yok sanırım. Gönderi ve reels ise belli bir görsel dilimiz ve kalitemiz var onu korumaya çalışıyorum.
Gerçekten ilham aldığınız o favori hesap?
@valslooks ve @_ppprincesss hesapları.
Günde kaç kez kendi profilinizi bir başkasının gözünden gibi inceliyorsunuz?
Yeni bir içerik paylaştıysam bunu yapıyorum genellikle, onun dışında çok hayranı olduğum birisi beni takibe aldıysa bir kere o gözle bakabilirim.

Bir bakışta
Gardırobunuzdaki en kıymetli parça?
Annem aşırı yetenekli, Tomorrowland müzik festivalinde giymem için bana 5 günde kroşe bir etek hırka takımı örmüştü ona bayılıyorum. Louis Vuitton murakami parçaları, Tokyo ziyaretimde 2000’lerden kalma vintage bir modelini bulmuştum, onun yeri bende ayrı.
Makyaj çantanızın asla eksilmeyen vazgeçilmezi?
Allık.
İmza aksesuar?
Çanta ve çanta charm’larım sanırım. Dolabımda her kombini ilginç bir hale getirebilecek çantam olduğuna inanıyorum.
Sizin için ‘comfort look’ görünümü?
Yumuşak dokulu bir eşofman altı ve favori sneaker’larım olmazsa olmaz. Soğuk havalarda buna bazen deri ceket ya da şişme mont ekliyorum. Renkli şapka ve berelere de bayılıyorum.
Şu sıralar kendinizi yakın hissettiğiniz trend?
Genelde akım ve trendleri çok geçici buluyorum. Ama birçok rengi kombinlerimde bir arada kullanmayı gerçekten çok seviyorum. Beni mutlu eden, eğlenceli aksesuarlar da stilimin vazgeçilmezleri arasında.
Sizinle özdeşleşen koku?
Chloé-Signature.
Cilt bakım rutininiz olmazsa olmaz ürünü?
Benim için olmazsa olmaz ilk adım çift aşamalı temizlik. Önce mutlaka yağ bazlı bir temizleyiciyle cildimi arındırıyorum, ardından cilt temizleme jeliyle devam ediyorum. Sonrasında tonik ve serumlarımı uyguluyorum. Son adımda ise cildimi güzelce nemlendiriyorum. Favorim, Dr. Rejuall markasının PDNR içeren nemlendiricisi.

Feride Özdinç
@ferideozdincc
“Kendine inandığın an yolu yarılarsın, ancak vazgeçmediğin zaman hedefe ulaşırsın.”
Şu anki siz olabilmek adına nelerden vazgeçtiniz, neler için fazlasıyla çaba gösterdiniz? Dijital dünyadaki varlığınız boyunca nasıl bir kişisel dönüşüm yaşadınız?
Zamanla bazı duygularımdan ve konfor alanımdan vazgeçtim. On yedi yaşımda ailem ile Alaşehir’deki düzenimi geride bırakıp, kendi ayaklarımın üstünde durma isteğiyle İstanbul’a taşındım. Böylelikle çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için ilk adımı atmış oldum ve konfor alanımdan çıktım. Zor yanlarını gördükten sonra da devam etmek benim için bir seçimdi ve ben de zamanla gelişmeyi ve hayalime adım adım ilerlemeyi seçtim. Çocukken kurulan hayallerin sınırı olmadığını düşünüyorum. O zamanlar sosyal medyada var olabilmek benim hayallerimden biriydi, kendime inanıyordum. Anladım ki, inanmak tek başına yeterli değil ama başlamanın en önemli adımı. Eleştirilere açık bir dünyada görünür olmak, özellikle ilk zamanlarda beni en çok zorlayan kısımdı. Zamanla baş etmeyi, duygularımı daha kontrollü yaşamayı ve kendimi korumayı öğrendim. Bugün hala “oldum” demekten çok, “yolun içinde” olmayı ve “daha ne olabilirim” diye düşünmeyi tercih ediyorum.
Dijital dünyada yarattığınız bir persona var mı, yoksa tamamen kendiniz misiniz? Herkes tarafından görülen siz ile her sabah aynaya bakan siz arasında nasıl bir fark var?
Aslında sosyal medya için farklı bir persona oluşturmaya çalışmıyorum, ne isem o olmaya özen gösteriyorum. Ne kadar bu özeni göstersem de, dönüp baktığımda dijital dünyanın beni büyük ölçüde yönlendirdiğini fark ediyorum. Ekranda görünen halim benim daha kontrollü bir yansımam aslında. Günlük hayatta ise her insan gibi inişli çıkışlı anlarım oluyor. Bazı sabahlar kendimi çok iyi hissederken, bazı sabahlar aynaya bile bakmak istemiyorum diyebilirim. Sosyal medyada bu anların hepsini paylaşmıyorum, ancak bu yaklaşımım farklı biri olduğum anlamına gelmiyor. Günlük hayatta nasılsam, dijital dünyada da onun daha dengeli bir haliyle varım.
Filtresiz bir yaşam mümkün mü? Dijital dünyada filtresiz yaşam özgürlük mü, yoksa riskli bir deneme mi?
Sosyal medyada filtresiz bir yaşamın mümkün olduğunu düşünüyorum ancak bunun aynı zamanda riskleri olan bir tercih olduğu da bir gerçek. Filtresiz olmak, daha fazla eleştiriye açık olmak demek ve bu yüzden filtresizliğin herkes için aynı anlamı taşımadığına inanıyorum. Benim için bu filtre, benliğimi gizlemek için taktığım bir maske değil; kendim için çizdiğim bilinçli bir sınır. İnsanların gündelik hayatın temposundan uzaklaşıp nefes almak için kullandıkları platformlarda, onlara negatif duygular yüklemek yerine, gerçek hayattan kopmayan ama iyi hissettiren içerikler üretmeye özen gösteriyorum. Sınırlar çiziyorum ama samimiyetten vazgeçmiyorum. Kitlemle aramda kurduğum bağın temelinde de bu samimiyet yatıyor. Çoğunlukla negatiflikten uzak, daha enerjik ve dengeli bir alan oluşturmayı tercih ediyorum. Henüz kendi içimde çözümleyemediğim duyguları birebir yansıtmak yerine, onların daha sakin ve yerine oturmuş hâlini paylaşmayı seçiyorum. Bu yüzden en büyük filtrelerimden biri, her duyguyu değil; doğru zaman ve doğru yerde paylaşmayı tercih etmek.

Sayısız meraklı bakışın odağında bir mükemmeliyet baskısından söz edebilir miyiz? Bu baskıyla nasıl yaşanır ve nasıl baş edilir? ‘Takip edilmek’ bir ‘filtre’yi ya da ‘mükemmeliyet filtresini’ zorunlu kılıyor mu?
İçgüdüsel olarak mükemmeliyetçi bir yapım var. Vermek istediğim duyguyu doğru aktarabilmek, seçmek ve düşünmek benim için önemli. Bu da zaman zaman beni yorabiliyor. Ancak hiçbir zaman mükemmeli yakalama arzum, üretme arzumun önüne geçmedi. Bakışların odağında olmak baskı yaratabiliyor ama bu baskı bende olumsuz bir duygu uyandırmıyor. Aksine, dikkatli olmayı, kontrollü davranmayı, bazı anlarda ise gelişime açık olmam gerektiğini hatırlatıyor. Bu durum mükemmellikten çok; neyi, ne zaman ve nasıl paylaşmak istediğimi sorgulatan bir denge alanı oluşturuyor.
Kendi olma cesaretini göstermek nasıl bir his ve nasıl bir motivasyonla ortaya çıkıyor? ‘Beğenilme’ kaygısı ile ‘kendin olma’ dürtüsü arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Kendi olma cesaretimi en çok besleyen şey, kendimi sürekli gözlemlemek. Kendini sevmeyi öğrenmenin bir süreç olduğuna inanıyorum ve bu konuda hala öğrenmeye devam ettiğim bir yerdeyim. Kendimi gerçekten sevdiğim anlarda, başkalarının ne düşündüğü benim için daha az önemli oluyor. Burada kendimi sevmekten kastettiğim fiziksel bir beğeni değil, daha çok kendi kendime yettiğim ve iç dünyamda kendimle barışık olduğum anlar diyebilirim. Günün sonunda kendini sevmek ve kendini beğenmiş olmak arasındaki o ince çizgiyi koruyan biri olmak tercihim.
Yarın ve gelecek için düşünelim… Yılın ilk sayısında buluştuğumuza göre, önümüzdeki yıla kadar başaracaklarınızla, yaşayacaklarınızla muhtemelen nasıl bir ‘siz’ ortaya çıkacak?
Her geçen gün merakı artan ve öğrenmeye açık bir “ben” görüyorum. Sosyal medya çocukken kurduğum bir hayalken, bugün bu alanı geleceğime dair hedeflerle şekillendirdiğim bir noktadayım. Önümüzdeki yıl kendimden en büyük beklentim, güzel projelerde yer almak ve kariyerimin en iyi versiyonunu keşfedebilmek. Aynı zamanda kendimin de en iyi hâlini tanımaya, onu keşfetmeye devam etmek istiyorum. Hayat bazen bir oyun gibi; ilerledikçe zorluk seviyesi artıyor. Ama geçmişte yaptığım gibi, iyi ya da zor fark etmeksizin vazgeçmeden devam etmeyi seçiyorum. Geleceğe baktığımda, bugünkü halimden daha bilinçli, daha güçlü ve kendine daha yakın bir “ben”in ortaya çıkacağına inanıyorum.

Tamamen dürüst
Birini takip etmeden önce ilk baktığınız?
Profilin genel enerjisi. Bana ne hissettirdiği.
Aldığınız en ilginç DM?
Hiç tanışmadığım birinin, aylarca benimle sevgili olup ayrılıp barıştığımızı varsayarak mesaj atması.
Paylaşmadan önce mutlaka dikkat edilen?
O anki ruh hâlime ve gerçekten paylaşmak isteyip istemediğime.
Gerçekten ilham aldığınız o favori hesap?
Leonie Hanne. Enerjisi yüksek ve global duruşu ilham verdiği için.
Günde kaç kez kendi profilinizi bir başkasının gözünden gibi inceliyorsunuz?
Genellikle paylaşım öncesi ve sonrası diyebilirim; çünkü kendimi dış göz olarak gözlemlemeyi seviyorum.

Bir bakışta
Gardırobunuzdaki en kıymetli parça?
Sagaza elbisem; sosyal medya yolculuğumda aldığım ilk ödülün anısını taşıdığı için dolabımda ayrı bir yeri var.
Makyaj çantanızın asla eksilmeyen vazgeçilmezi?
Gloss her zaman, gün içinde elimin en çok gittiği şey.
İmza aksesuar?
Soğuk bir kahve.
Sizin için ‘comfort look’ görünümü?
Siyah baggy jeans ve kazak.
Şu sıralar kendinizi yakın hissettiğiniz trend?
“Clean girl” akımının beni en iyi tarif eden akım olduğunu düşünüyorum.
Sizinle özdeşleşen koku?
Prada-Paradoxe.
Cilt bakım rutininiz olmazsa olmaz ürünü?
Yaz-kış güneş kremi olmadan kendimi hayal edemiyorum.

Mehtap Algül
@mehtapalgul
“Onay arayışından öz farkındalığa uzanan, her adımda biraz daha kendime yaklaşan bir yol.”
Şu anki siz olabilmek adına nelerden vazgeçtiniz, neler için fazlasıyla çaba gösterdiniz? Dijital dünyadaki varlığınız boyunca nasıl bir kişisel dönüşüm yaşadınız?
Bugünkü ben olabilmek için en çok herkese yetme çabasından vazgeçtim. Her şeyi açıklamak, herkesi memnun etmek ve sürekli güçlü görünmek zorunda olmadığımı kabul ettim. Bazı beklentileri, bazı ilişkileri ve bazı versiyonlarımı geride bıraktım. Fazlasıyla çaba gösterdiğim şey, kendimi tanımak oldu. Ne istediğimi, istemediğimi, neyin bana ait olup neyin üzerime yapıştığını ayırt etmeyi öğrendim. Dijital dünyada var olmak bu süreci hızlandırıyor ve zorlaştırıyor; çünkü görünürlük bazen insanın kendini kaybetmesine de yol açabiliyor. Kişisel dönüşümüm; daha çok görünmekten çok, daha net olmak üzerineydi. Daha az paylaşmak ama daha doğru yerlerden paylaşmak. Kendimi sürekli güncellemek yerine, kendime sadık kalmayı seçmek.
Dijital dünyada yarattığınız bir persona var mı, yoksa tamamen kendiniz misiniz? Herkes tarafından görülen siz ile her sabah aynaya bakan siz arasında nasıl bir fark var?
Biraz gizemli olduğumu söyleyebilirim. Bu da bilinçli bir tercih. Hayatımı tek bir kimliğe sıkıştırmayı hiç sevmedim. Her an başka bir senaryoya, başka bir ihtimale açık yaşamayı seviyorum. Sosyal medyada her şeyimi anlatmıyor olmamın nedeni bu. Influencer kimliğini üzerime tamamen giyip, diğer taraflarımı görünmez kılmak istemiyorum. Marka danışmanlığı yapıyorum, farklı alanlarda üretiyorum ve yarın bambaşka bir kariyere heveslenirsem, oraya evrilebilecek alanı kendime bırakmak istiyorum. O yüzden bazı sınırlarım, bazı kısıtlamalarım var. Her şeyimi göstermemek, beni daha az gerçek yapmıyor; tam tersine bana hareket alanı açıyor.
Filtresiz bir yaşam mümkün mü? Dijital dünyada filtresiz yaşam özgürlük mü, yoksa riskli bir deneme mi?
Filtresiz olmak benim için bir hedef ya da başarı değil. Hatta bazen tam tersine, sorumluluk gerektiren bir alan. Podcast’ler çekiyorum ve bu konuyu çok sevgiyle Damla Altun’la birlikte de konuştuğumuz bir bölümümüz oldu. Orada da fark ettim: Filtresizlik her zaman cesaret değil; bazen sınır koyamamak. Bugün yüz binlerce kişiye hitap ediyoruz. Paylaştıklarımız insanların hayatlarına birebir dokunuyor. Böyle bir yerde her an mutluymuş gibi görünmek, her şeyi “başarmış” bir hayat sergilemek ya da kusursuzluk vitrinini sürekli açık tutmak bana tehlikeli geliyor. Özellikle genç kadınlar için bu görüntülerin yarattığı baskının farkındayım. Kendi yaşadığım dönüşüm sancılarından bahsetmeyi seçiyorum ama nasıl başa çıktığımı anlatarak değil. Çünkü herkesin hayat hikâyesi farklı, dayanma gücü ve baş edebilme becerisi de öyle. Herkes aynı yerden, aynı hızda iyileşmiyor. Bu yüzden bazı filtrelerim var. Bunlar saklamak için değil, korumak için. Hem kendimi hem de karşımdakini. Herkesin hayatı ve sınavı biricik. Dijital dünyada gerçek olmak, bence herkese her şeyi olduğu gibi göstermek değil; başkasının yükünü artırmadan kendi gerçeğini paylaşabilmek.

Sayısız meraklı bakışın odağında bir mükemmeliyet baskısından söz edebilir miyiz? Bu baskıyla nasıl yaşanır ve nasıl baş edilir? ‘Takip edilmek’ bir ‘filtre’yi ya da ‘mükemmeliyet filtresini’ zorunlu kılıyor mu?
Evet, sayısız bakışın odağında olmanın beraberinde getirdiği bir mükemmeliyet baskısından söz edebiliriz. Ama bu baskının kaynağı çoğu zaman dışarıdan çok, içeride başlıyor. İnsan bir noktadan sonra sadece izlenmiyor; okunuyor, yorumlanıyor ve kıyaslanıyor. Bu baskıyla yaşamayı öğrenmek, onu tamamen yok etmeye çalışmaktan daha gerçekçi. Benim için baş etme yolu; bu beklentilerin hepsini karşılamaya çalışmak yerine, hangilerinin bana ait olduğunu ayırt etmek oldu. Çünkü herkese aynı anda iyi görünmeye çalıştığınız anda, kendinizden uzaklaşmaya başlıyorsunuz. Elbette bu baskı zaman zaman istemediğiniz bir “mükemmeliyet filtresi”ni üzerinize geçirmeye çalışıyor. Orada bilinçli bir duruş devreye giriyor. Ben o filtreyi sürekli taşımayı reddediyorum. Çünkü kusursuz görünmek sürdürülebilir değil ve gerçek de değil. Takip edilmek ve meraklı bakışların odağında olmak, başroldeki kişiyi ister istemez daha kontrollü bir anlatı kurmaya zorluyor. Bu kontrol, her şeyi parlatmak zorunda olduğunuz anlamına gelmiyor. Aksine, neyi göstermeyeceğinizi bilmek, bu baskıya karşı en güçlü filtrelerden biri. Benim için mesele mükemmel görünmek değil; kendimle temasımı kaybetmemek.
Kendi olma cesaretini göstermek nasıl bir his ve nasıl bir motivasyonla ortaya çıkıyor? ‘Beğenilme’ kaygısı ile ‘kendin olma’ dürtüsü arasındaki o ince çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Sosyal platformlarda var olarak dönüşüm yaşamak gerçekten daha zor bir alan. Çünkü sadece seninle ilgili değil; seni izleyen, belli bir hâlinle tanımış ve öyle kalmanı isteyen bir kitleyle de ilgili. Ergenlikten itibaren yaşadığımız dönüşümleri, hatta yetişkinliğe geçerken değişen hâlimizi bile anne-babamıza kabul ettirmek zaman alır. Dijital dünyada ise benzer bir durum var. Hepimiz yirmili yaşlarımızda görünür olmaya başladık; şimdi otuzlu yaşlarımıza geldik. O hâlimizi kabul eden, gelişim sürecine eşlik eden bir kitle var. Ama biliyoruz ki asıl büyük kırılımlar ve dönüşümler tam da bu yıllarda yaşanıyor. Ve takipçi çoğu zaman seni tanıdığı hâlinle görmek ister. Değişmeni değil, tanıdığı yerde kalmanı tercih eder. Burada mesele, sadece dönüşmek değil; dönüşümü önce kendin ayırt edebilmek. Bu farkındalığa ulaşmak çok önemli. Sonra da bu yolculukta, kabul ve onay alma arzusundan yavaş yavaş vazgeçip, kendin olma cesaretini seçmek gerekiyor. Çünkü bu bir mücadele. Ve aynı zamanda bir frekans değişimi. Her frekans atlattığında, evet, seni eski hâlinle seven bazı insanlar dönüşümünü kabul etmeyebilir. Ama tam da o noktada, seni yeni hâlinle, gelişiminle ve bugünkü benliğinle kabul edebilecek başka insanlar gelir.
Yarın ve gelecek için düşünelim… Yılın ilk sayısında buluştuğumuza göre, önümüzdeki yıla kadar başaracaklarınızla, yaşayacaklarınızla muhtemelen nasıl bir ‘siz’ ortaya çıkacak?
Daha çok işten değil, doğru işlere odaklanmak; daha çok görünürlük değil, daha derin temaslar kurmak istiyorum. Üretmeye devam edeceğim ama daha seçici, daha yavaş ve daha bilinçli bir yerden yapmak niyetindeyim. Podcast’lerimde daha derin sohbetler, yazılı üretimde daha kalıcı işler ve kendimi ifade ettiğim alanlarda daha az gürültü, daha çok anlam, önemli hedeflerim arasında. Daha sakin, sınırlarını daha net çizen, neyi istemediğini bilen bir “ben”e doğru evrildiğimi hissediyorum. Her şeyi yetiştirmeye çalışan değil; kendini de yolculuğa dahil eden bir hal. Önümüzdeki yıla kadar ortaya çıkacak “ben”, muhtemelen daha az acele eden ama daha çok hisseden biri olacak. Daha az anlatan ama daha çok yaşayan. Ve belki de en önemlisi, kendine karşı daha şefkatli.

Tamamen dürüst
Birini takip etmeden önce ilk baktığınız?
Paylaşım dili. Ne anlattığından çok nasıl anlattığı.
Aldığınız en ilginç DM?
“Hayatımı senin bir cümlen değiştirdi” yazanlar hâlâ en şaşırtıcı olanlar.
Paylaşmadan önce mutlaka dikkat edilen?
Gerçekten bana ait mi, yoksa sadece paylaşmak için mi?
Gerçekten ilham aldığınız o favori hesap?
Tek bir hesap değil; tutarlı, sade ve zamansız duran profiller.
Günde kaç kez kendi profilinizi bir başkasının gözünden gibi inceliyorsunuz?
Eskiden çoktu, şimdi nadiren. Daha çok kendime bakıyorum.

Bir bakışta
Gardırobunuzdaki en kıymetli parça?
Zamansız bir blazer. Her hale uyum sağlayabilmesi kıymetli.
Makyaj çantanızın asla eksilmeyen vazgeçilmezi?
Dior dudak balmı. Her şey ondan sonra geliyor.
İmza aksesuar?
Minimal ama karakterli küpeler.
Sizin için ‘comfort look’ görünümü?
İyi kesim bir jean, basic tişört ve oversize bir ceket.
Şu sıralar kendinizi yakın hissettiğiniz trend?
Sessiz lüks ve sade şıklık.
Sizinle özdeşleşen koku?
Chloé-Love Story.
Cilt bakım rutininiz olmazsa olmaz ürünü?
Temizleme + nemlendirme. Az ama düzenli.