Barcelona Barcelona

Akdeniz ruhlu Barselona bu yaz sizleri bekliyor.
Gwyneth Paltrow ile ünlü şef Mario Batali’nin İspanya’yı dolaşarak şık restoranlarda ya da yöresel kafelerde yemek yemenin zevkine ulaştıkları ‘Spain on the Road’ adlı programı izlerken Barselona’yı görülmesi gereken şehirler listeme eklemiştim. Woody Allen’ın Altın Küre ödüllü Barselona filmini izledikten sonra ise neden hala Barselona’ya gitmedim diye sordum hep kendime. İstanbul’a bahar bile gelmedi... Yaz çok uzakta göründü bana... Bu nedenle tatil hakkımı güneşten nasibini alan Barselona’ya giderek kullanmaya karar verdim.

Yaklaşık 3.5 saat süren uçak yolculuğundan sonra, tarihi, mimarisi, Flamenko dansı ve lezzetli yemekleri ile ünlü bu şehre gelir gelmez İstiklal Caddesi’ne benzeyen, şehrin en kalabalık caddesi La Rambla’da bulunan otelimize eşyalarımı bırakıp kendimi sokağa atıyorum. La Rambla’yı bu kadar ünlü yapan, cadde üzerindeki çiçekçiler, sokak satıcıları, hediyelik eşya satan tezgahlar, her bir köşede ayrı bir gösteri sergileyen farklı kostümlere bürünmüş sokak sanatçıları. La Rambla’nın deniz kenarına bakan ucunda Kristof Kolomb anıtı önünde fotoğraf çekmek için bekleyen turist kalabalığını görünce sahil tarafına gitmek yerine Barselona’nın en canlı meydanı olan Plaça de Reial’de öğlen bir şeyler atıştırmaya karar veriyorum. İlk günümde Gaudi’nin eserlerini görmek üzere program yapıyorum.

Şehrin Art Nouveau yapılarıyla ünlü Eixample bölgesinde ilk durağım Alice Harikalar Diyarı’nı andıran Casa Milla. Dalgalı ön cephesi, bacaları ve havalandırma delikleriyle Casa Milla Art Nouveau tarzının günümüzdeki en güzel örneklerinden biri. Ütü ve hizmetçi odası ve çocuk odasında her bir ayrıntıyı incelemek suretiyle yarım saatten fazla zaman geçiriyorum.

Casa Milla’dan sonra Gaudi’nin sıra dışı bir mimari yaklaşım sergilediği Caso Batllo’yu ziyarete gidiyorum. Bir ejderhanın sırtını andıran çatısı, vitraylı pencereleriyle çizim odası ve renkli seramiklerle döşenmiş arka bahçe görülmeye değer. Caso Batllo’nun altında hediyelik eşyalar alınabilecek harika bir dükkan var.

Biraz alışveriş yaptıktan sonra Gaudi’nin listemdeki üçüncü eseri olan La Sagrada Familia’ya doğru yola koyuluyorum, beni bekleyen mimarinin ne kadar harika olacağından bihaber...

‘Sagrada Familia’ Türkçe’de ‘Kutsal Aile’ anlamına geliyor. Avrupa’nın en sıra dışı kilisesi olduğu söyleniyor. Muhteşem şehir manzarasını görmek için turist ve ziyaretçi kuyruğu nedeniyle yaklaşık bir saat beklemeniz, sekiz euro ödemeniz ve 400 basamak çıkmanız gerekiyor. 12 Havari’yi temsil eden, ancak sekiz tanesi tamamlanmış çan kuleleri nefes kesici.

Ancak hala inşaat devam ettiği için istediğim gibi güzel fotoğraf çekmem mümkün olmuyor. Katedral ziyaretinden sonra yorgunluğumu atmak ve gün batımının keyfini çıkarmak için halka açılmadan önce zenginler ve soyluların dinlenme bahçesi olarak tasarlanan Park Güell’e gidiyorum ve kırık fayanslardan yapılma mozaiklerden oluşan banklardan birine yerleşiyorum. Park Güell’i içerisinde yer alan Gaudi’nin Sagra da Familia’ya taşınana dek yaşadığı Casa Museu Gaudi’yi de görmeden gitmemek gerek. İkinci günümü dar sokakları, kafeleri ve butikleri ile yakın zamanda tekrar geçirmeye karar veriyorum. Bu bölgede bulunan Picasso Müzesi’ni ziyaret ettikten sonra tasarım butikleri ile Galata’yı andıran El Born bölgesine gideceğim. Barselona’da hemen hemen her yere metro ile ulaşım sağlamak mümkün. Ben de 1.4 euro’ya bilet alarak metroya biniyor ve El Born’da bulunan tek metro istasyonu olan Jaume’de iniyorum. Birçok ünlü ressamın çalışmasının yanı sıra müzeye ismini veren, Malaga doğumlu 1985- 1990 yılları arasında Barselona’da yaşamış olan Picasso’nun ilk dönem çalışmaları ve modernizm ile kübizm temalı eserlerini bu müzede görmek mümkün. Bari Gotic bölgesinin göbeğinde, 14. yüzyılda inşa edilmiş muhteşem Barselona Katedrali yer alıyor.