İçinizin camlarını açın!

İçinizin camlarını açın!

Fazlalıkları atın. Rahatlayın. Korku enerjisinden çıkın. Biz değiştikçe dünya da değişecek.

Yazı: İpek Koşan
* Pozitif dergisinden alınmıştır.

Çoğumuz duygu ve düşüncelerimizin farkında olmadığımız için genellikle başkalarını suçluyoruz. Kuantum farkındalığı, bize hayatımızın sorumluluğunu elimize almayı ve gerçekten istediğimiz hayatı yaşamayı öğretiyor. Zeyno Baran Bryza ve Fatih Enginsel tarafından kurulan Karmik Şifa ve Gelişim Merkezi de hayatımızda kendi kendimize yarattığımız sorunları geride bırakıp engelleri aşmamıza ve “istediğimiz” hayatı yaşamamıza yardımcı olmayı amaçlıyor. Peki ama nasıl? Zeyno Baran ile farkındalığın önemini ve yollarını konuştuk.


Başarılı bir kariyer hikayeniz var. Bu alana adım atma fikri nasıl oluştu?  
Uzun yıllardır jeopolitik konularda çalışırken boş zamanlarımı bu konulara ayırıyordum. Örneğin Hint, Maya gibi kadim medeniyetlerle ilgili kitaplar okudum, o medeniyetlerin yaşadığı yerlere gidip araştırmalar yaptım. Ayrıca bütüncül tıpla ilgili eğitimler aldım. Daha öncesinde, üniversite yıllarımdan başlayarak hem kendi üzerimde çalışmaya başladım hem de okulun psikolojik rehberlik merkezinde gönüllü olarak yardım ettim ve farkındalık artırmak amaçlı -özellikle de kızların/kadınların “hayır” diyebilmesine yönelik- eğitimler verdim. Yani aslında bu konular uzun süredir hayatımdaydı ama hobi niteliğindeydi. İşimi de çok seviyordum. Sonra bir zaman geldi, kariyerimde yapmak istediğim birçok şeyi başardığımı ve artık hobimi işim olarak yapmanın ruhumu daha tatmin edeceğini hissetmeye başladım. İç sesim de çok güçlü bir şekilde bu yolda çok daha fazla insana faydam olacağını söylüyordu. İnşallah öyle de olur.

İlk kararı nasıl verdiniz?
Hem bilim ile spiritüelliği birleştirmek hem de batıdaki birçok bilginin buraya gelmesine destek olmak istedik. Kişilerin hayatlarını mutlu, sağlıklı, keyifli ve daha iyi sürdürebilmesi için hem bireysel çalışmalar hem de grup çalışmaları yapıyoruz. Enerjisi yüksek yerlere geziler düzenliyoruz. Şimdiye dek Umre’ye ve Peru’ya gittik, önümüzde Hindistan ve Amazon var. Orada çalışmalar yapıyoruz. Buradaki amaç, hem şifa hem gelişim... İsmimiz de bunu ifade ediyor zaten. “Karmik” denmesinin nedeni, birçok karmamızın olması. Her düşündüğümüz, yaptığımız, yapmadığımız şeylerin bir sebebi ve sonucu var. Bunları fark etmek ve çözmek bizim çalışmamızın esasını oluşturuyor. İnsanın kendi duygu ve düşüncelerini fark etmesi ve rüzgarla kopup giden yaprak gibi değil de köklenen ağaç gibi durmasını ama rüzgarda da esneyebilmesini amaçlıyoruz. Hem kişinin hayatında oluşturduğu karmaları çözüyoruz hem de atalarından gelen, DNA’larında kodlu olan birtakım duygu ve düşünceleri çözüyoruz. Blokajları şifalandırıyoruz. Diğer yandan gelişimlerine destek oluyoruz. Bu gelişim nedir? Farkında olarak hayatlarına devam etmeleri... Kişi, kendisinin ve diğer insanların farkına vardığında ve çok daha bilinçli yaşadığında hayat daha keyifli olmaya başlıyor. Dünyada daha çok sevgi, neşe enerjisinin yükselmesi; korku, nefret, kıskançlık gibi enerjilerin geride kalması en büyük amacımız.  

Genelde hangi yaş grubuyla çalışıyorsunuz?
35 yaş üzeri oluyor ama gençlere de koçluk yapıyoruz. Bazen üniversiteye girme aşamasında ya da ergenlik döneminde sıkıntı yaşanabiliyor. Gençlerin direkt psikolojik sorunları değil de, çözemedikleri meseleler olabiliyor. Biz onlara, meslek bulma ve fark edemedikleri yeteneklerini keşfetmeleri konusunda farkındalık sağlıyoruz. Diğer grup da 35-40 yaş üzeri kişiler. İnsanın hayatında önce bir okul hayatı oluyor. Okul hayatından sonra evlilik yapılmaya çalışılıyor. Oluyor, olmuyor. Çocuk deneniyor. 35 yaşından sonra insanlar, “Hayatım bu mu?” diyerek birtakım konuları sorgulamaya başlıyor. Bize geldiklerinde bu sorularına yanıt bulmaya çalışıyoruz. En büyük farkımız, hem tespit hem de çözüm yapmamız. Mümkün olduğunca çabuk olacak şekilde çözüme yönelmek istiyoruz. Aylarca sadece bir konu üzerine çalışmak yerine, bir konu çözüldükten sonra diğerine başlamak daha doğru. Karma dediğimiz o yükler, bizi aşağıda tutuyor. Özgürleştiğimiz zaman yapacak bir sürü şey var.

Bazı sorunlar çözüme kavuşmuş görünüp yeniden ortaya çıkabiliyor mu?
Bir problemi çözdüğümüz zaman o artık çözülmüş oluyor. Ama belki bir soruya farklı bir şekilde bakmanız gerekebilir. Burada farkındalık çok önemli. Çözdüğümüz bir olay, alışkanlık nedeniyle yeniden tekrarlanıyor olabilir. Kişi, bunun farkına vardığı zaman etkisi zaten bitmiş oluyor. Bazen kişi, daha önce çözülmüş olan konulara benzer olaylar yaşadığını zannedebiliyor. Ama aslında bu, tamamen bambaşka bir mesele oluyor. Çünkü hayatta, yukarı çıkıldıkça farklı dersler alıyoruz. Onları da bir oyun gibi görebilmeye başladığımız zaman zaten olay bitmiş oluyor. Örnek vermek gerekirse, normalde bir olay bizi üzüp üç yıl depresyona sokuyorsa, seanslardan sonra bu süreç zamanla üç haftaya, üç güne iniyor, sonra daha da kısalıyor.

“Hayatımızı 35 yaşından sonra sorguluyoruz” dediniz. Peki bu yaştan önce bu sorgulamayı neden yapmıyoruz?
Hayatın içinde farkına varamıyoruz. Çalışıyoruz, evleniyoruz, evlendikten bir süre sonra çoluk çocuğa karışıyoruz. O süreci yaşamamız gerekiyor. Kariyer edinmek, hayatı devam ettirmek istiyoruz. O noktaya geldiği zaman hep aynı şeyi yaşadığının farkına varmaya başlıyor insan ve arayışa giriyor. Bu dönemin mutlaka yaşanması gerekiyor.

Acaba özellikle “rutin” yaşayan insanlar mı fark ediyor bunu?
Rutin olmasa da, bir süre sonra tatminsizlik yaşıyorsunuz. Örneğin, zengin bir insan tekne alıyor, sonra daha büyüğünü almak istiyor. İşsiz olan insan, “İşe girince mutlu olacağım” diyor. Ama asgari ücret alınca olmuyor. Çünkü kişinin fark etmesi gereken başka konular da oluyor. İnsanlar sorgulamaktan çekiniyor. “Eğer sorgularsam, ailemden, arkadaşlarımdan eleştiri alır mıyım?” diye düşünüyor. Erken yaşlarda aklımıza birçok soru gelse de üstü örtülüyor. Ben mesela erken sorgulamaya başlayan o azınlıktanım. Lise çağlarından itibaren her şeyi sorgulamaya başlamıştım. Etrafımdakiler bana garip biriymişim gibi bakıyordu. Artık bu yaşlarda herkes bu tür şeyleri normal karşılamaya başladı. Toplumsal olarak kimseyi bir birey olmak konusunda desteklemiyoruz. Daha çok “mahalle yaklaşımı” dediğimiz durum var. Bir yere/bir şeye ait olmak için benzer kıyafetler giyilir, benzer davranışlar gösterilir. İş ortamına girdiğinde istediğin gibi giyinemezsin; uymak, ait olmak için… Daha sonra kendinizi bulduğunuzda işte bu gibi bazı şeylere gerek olmadığını fark ediyorsunuz.

Kadınlar genellikle hangi sorunlarla size geliyor?
İlişki, ifade, tiroid sorunu olanlar. Tiroid, kendini ifade edememe ya da doğru ifade edememe sebeplerinden meydana geliyor. Genelde toplumda kız çocukları hep şu sözlerle büyütülür: “Alttan al, kahkaha atma, suratını asma…” Duygu ve düşüncelerini bastırmaları istenir. Bu nedenle belli bir yaşa gelindiğinde boğaz bölgelerinde sıkıntı oluşmaya başlıyor. Onunla ilişkili olarak da kendini ifade etmeyi öğrenemeyen biri, başkalarıyla ilişkilerinde de sıkıntı yaşıyor. Bir de kendini daha çok geliştirmek isteyen kadınlar var. Hepsi de daha iyi olabilmeyi amaçlıyor.

Peki ya erkekler?

Erkeklerin de genellikle iş ve ilişki sorunları var. “Neden kız arkadaşım olmuyor? Neden ilişkilerimi devam ettiremiyorum? Neden aradığım aşkı bulamıyorum?” gibi...

Hangi sorunumuz, hangi hastalığa davetiye çıkarıyor?

Biz aslında bedende yaşayan ruhlarız. Ruhumuz enerji, duygularımız da bedende bir şekilde yer ediyor. Hint tıbbında binlerce yıldır bilinen bir şey. Her enerjinin vücutta bağlı olduğu bir bölge var. İfade yetersizliği, aşırı kontrolcülük ve güvensizlik boyun bölgesinde problemler oluşturuyor. Ama her insanda farklı bir tepkime var. Bu sorunlar, bazı kişilerde, kendini ifade edemediğinde, bazılarında yanlış ifade ettiğinde oluyor. Bazıları ifade ediyor ama bunu öfkeyle yapıyor. Böbrekle ilgili sıkıntı olduğunda yaşam korkusu öne çıkıyor. Daha derin korkular böbrekte yer edebiliyor. Vücudumuzla duygularımız işbirliği halinde. Mesela çocuklara, “Konuşma, ağlama” diyoruz, duygularını bastırmayı öğretiyoruz. Belli bir zaman sonra da duygularını fark etmemeyi öğretiyoruz. Fark edilmemiş duygular orada kalıyor, belli bir süre sonra beden sinyal veriyor. Aslında belli bir yerimizde sık��ntı varsa veya belli bir hastalık geçiriyorsak o aslında vücudumuzun “Duy beni, duy beni” demesi. Biz genellikle ilaç alıp bastırıyoruz. Bu son derece yanlış.


“Uçağa binme, yalnız kalma, ilişkiye başlama” gibi korkular neden ortaya çıkıyor? Nasıl yardımcı oluyorsunuz?
Nedenler herkes için farklıdır. Hepimiz her şeye farklı bir anlam yükleriz. Bu bazen uçağa binme korkusu olarak tezahür eder, bazen de sigara içmek olarak ortaya çıkar. O yüzden kişiye göre çalışıp, o kişinin ona ne anlam yüklediğini öğrenmeliyiz. Kişi, verdiği anlamı fark edince olay çözülmüş oluyor. Yalnızlığa gelince... Kimimiz sevgi alamamaktan korktuğumuz için yalnız kalmaktan korkuyoruz; kimimiz başka bir nedenle... Genellikle 0-6 yaş arasında yaşadıklarımıza birtakım anlamlar veriyoruz. Onu fark etmezsek o, bilinçaltımızda 40 yaşına gelince de hala etkisini sürdürür. Diyelim ki bir çocuğu annesi arabada bırakıyor, markete gidiyor. Çocuk arıyor ama annesini göremiyor. Paniğe kapılıyor. Yalnız kaldığını ve terk edildiğini düşünüp ağlamaya başlıyor. Daha sonra annesi geliyor, çocuk susuyor ve olay kapandı zannediliyor. Ama “terk edildim” düşüncesi çocuğun beynine o anda işlemiş olabiliyor. 30 yaşına geldiğinde ve o olay hatırlatıldığında, “Senin yalnız kalma korkun bundan dolayı. Annen seni bırakmamıştı. Marketten seni görüyordu aslında” denildiğinde ve o farkındalık yaratıldığında o olayın etkisi, büyüsü kırılıyor. Ondan sonra o kişi yalnız kalmaktan korkmuyor.

Babasını küçük yaşta kaybeden bir kız çocuğunun yaşadığı travma onun hayatına ne şekilde yansır?
“Erkekler terk eder” gibi bir kod oluşuyor. “Seversem terk edilirim” diye düşünüyorlar. Sonra ilişkilerinde sıkıntı yaşayıp erkek arkadaşları tarafından terk ediliyorlar. Ta ki o kodu çıkarana kadar. Babasının kaybeden bu kişi, kadın olduğu halde erkek gibi güçlü olmaya çalışıyor. Çünkü onu koruyup kollayan biri yok. O yüzden hayata karşı hep dirençli, güçlü, sert bir mizaca sahip oluyor. Erkekleşiyor. Beton gibi oluyor. Vücutlarında erkek enerjisinin olması ilişkilerine yansıyor. Hayatına bir erkek giremiyor ya da zayıf erkekler giriyor. Çünkü kendisi güçlü. Ama ailede baba figürüne sahip olabilen bir dayı, amca varsa onu kompanse edebiliyor. Ailede bir erkek varsa, o ağabey, baba gibi olabiliyor. Annenin bu durumla ilgili söyledikleri bile o kişiyi etkiliyor.

İnsanın özgüvenini kıran en önemli şey sizce ne?
Büyürken, “beceriksizsin”, “aptalsın”, “yapamazsın” gibi şeyler söylenmesi. “Hiçbir şey yapmasan da seni severim” diyerek koşulsuz sevgiyi verebilmelisiniz. Sadece hata yapmazsam sevilirim gibi düşünmemeli. O zaman hiçbir şey yapmayan biri de olabiliyor. Hiçbir şarta bağlı olmayan koşulsuz sevgi, özgüveni etkileyen en önemli şey.

Doğru enerjiyi yakaladığımızda iş hayatında başarısız olmamız neredeyse imkansız. Ama bazı kişiler bu enerjiyi yakalamakta zorlanıyor. Sizce neden?
Kendine/yeteneğine uygun iş yapmıyordur. İşi sevmiyorsanız başarılı olma şansınız çok zor. Düşünsenize, her sabah işe istemeyerek gidiyorsunuz. Doğal olarak bir yere kadar gelir, ikinci noktaya atlayamazsınız. Ya da o kişinin ön planda olmayla ilgili bir problemi vardır. Sorumluluk almamak için kendini arka planda tutar. Ya da bilinçaltında “başarılı olmamalıyım” gibi bir kod olabilir. “Başarılı olursam, para kazanırım. O zaman hakkımda yanlış düşünebilirler” gibi bir düşünceye kapılabilir insanlar. Dilimize çok dikkat etmemiz gerekiyor. Söylenen söz, karşıdakini etkiliyor. Toplumsal olarak, mümkün olduğunca, karşı tarafı kırıcı, aşağılayıcı konuşmalar yapmak yerine, yapıcı konuşmalar içine girmeliyiz. Ben birine “gerizekalı” desem o bir şekilde dönüp bana da geliyor zaten. Aynı ülkede yaşıyoruz. Şu an dünyada negatif enerji çok fazla. Bize direkt olarak gelmese de dünyamıza geliyor.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.