Kumsalda büyük düşler

Denizden tüm sevdiklerinize boy vererek el sallamadan önce, plaj kültürünün şu an çok iyi bildiğimiz haline nasıl dönüştüğünü dinlemek ister misiniz? Karşınızda ‘girince alışıyorsun’ kulübünün pek uzun hikayesi!


Bir yanda çalkantılı bir çılgınlıkla büyüyen dalgaların köpüğünden güzellik ve aşk tanrıçası Venüs’ü doğuran kutsal deniz; diğer yanda insanın bilinmezlikle verdiği savaşta vahşi doğayı, doğal afetleri, korkuyu, boğulmayı ve endişeleri doğuran tekinsiz deniz. Günümüzün ‘California Dreaming’ tadındaki sahil kültürü, henüz hedonizmi merkezine alan bir fenomene dönüşmeden önce; neredeyse 19’uncu yüzyıla dek tehlikeli sularda anılıyordu. Yunan şair Semonides’in “Deniz yaz mevsiminde çoğu zaman kıpırtısız durur, denizciler için zararsızdır, keyiflidir ama çoğu kez de gümbürtülü dalgalarla çalkalanır” tasvirinden de anlaşılacağı üzere denizin insan gözündeki ikiyüzlülüğü, onu güvenilmez bir çeperde tutmaya niyetliydi.



Öyleyse deniz, insanlığın beyaz kumlara gömüldüğü; denizde boy verdiği; dalgaların çılgın çocuk seslerine karıştığı; bikini izlerinin birer statü nişanı gibi sergilendiği; beş yıldızlı süper lüks tapınakların etrafında fır döndüğü bir cazibe merkezine ne zaman dönüştü? Devletlerin, büyük insanların, yıllık iznini kutlayan işçilerin, gettoların, çocukların, Hollywood yıldızlarının, film setlerinin, en çok da Pamela Anderson’ın, alnı boncuk boncuk terleyen süt mısırcıların, beyaz atletli dedelerin, yazlıkçıların, sörfçülerin ve Influencer’ların platonik aşkı plajlar, özellikle bu yaz hasret duyduğumuz kimliğine bilinçaltımızı irdeleyen bir yerden popüler kültüre adım atıyor: Melankoli…


1956/KALİFORNİYA

18’inci yüzyılda bilhassa Britanya’da buhran tutulması yaşayan hastalara direkt deniz tatili reçetesi yazılmasa da; seyahat etme, çeşitli manzaralara ve ufka bakma tavsiyesi veriliyordu. Bu anlayış, sonraki yüzyıllarda da doktorlara hastalarını deniz kıyılarına yollamak için ilham verdi. Yalnızca melankoli değil pek çok hastalığın tedavisi olarak görülen deniz banyoları; bu kez suyun tehlikeli değil, iyileştirici gücüne odaklanmayı mümkün kılıyordu. Öyle ki Jane Austen’in 1815’te çıkan kült romanı Emma’da bile İngiliz plajlarının sağlığa yararı üzerine diyaloglara rastlamak mümkün. Tüm bunların yanı sıra sahiller, şu an bildiğimiz halinin aksine kıyıdan tekerlekli arabalarla derine açılan, mahremiyetini koruyan insanların şifa merkeziydi. İlerleyen yıllarda sanayileşmenin ilk adımını atan ülkelerden biri olan Britanya için deniz kıyılarını ziyaret etmek, kalbur üstü sınıfın güç gösterisi halini aldı.19’uncu yüzyıla gelindiğindeyse demiryollarındaki gelişmeler, bu kez işçi sınıfının denize inme rüyasını mümkün kılıyordu.


1880/İNGİLTERE

Özellikle Blackpool plajı, işçilerin tatil kültürünü parlatan lokasyonların başını çekiyordu. Deniz tüm dünyada yavaş yavaş halkla barışmaya, sosyalleşme ve eğlence merkezine dönüşmeye başladı. Bu yıllarda İstanbul’da da durum farklı değildi. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren; ancak etrafı tahta paravanlarla örtülü ‘deniz hamamları’ ile deniz sefası mümkündü. Ancak Cumhuriyet’in kazandırdığı laiklik anlayışı ile birlikte plaj kültürü, kadın ve erkeğin bir arada olabildiği bir özgürlük ufku halini almayı başardı. Böylece Osmanlı hamamlarından Batılı plajlara geçiş, kendine has sosyolojik devrimini -tüm dünyada olduğu gibi- İstanbul’da da gerçekleştiriyordu.


FARRAH FAWCETT/1975

Plajlar, moda ve güzellik endüstrisinin ışığında bilhassa kadınlara yeni bir misyon yükledi: Kıştan yaza deniz için hazırlık! 

YENİ SAHİL ‘ÖZGÜRLÜĞÜ’

Freud, her kültürel kazanımın bir içgüdü yadsımasının ödülü olduğunu söyler. İçgüdüsel su korkusunu yenen modern insan, bileğinin hakkıyla plaj kültürünü kazanıyor; ancak bu kazanım zaman içinde kontrolünden çıkıp ulaşmak için çırpındığı yeni bir arzu nesnesine dönüşüyor. Neden derseniz; hepimizin bildiği üzere sanayi devrimiyle birlikte yaz tatilinde denize inmek ya da bronzlaşmak belli bir statü göstergesi halini aldı. Diğer yandan tam aksine olumlu bir gelişme olarak plajlar cinsiyet gözetmeksizin herkesin bir arada özgürce vakit geçirdiği, sörf kültürünün büyüdüğü, özgürlüğün ve eğlencenin güneş gibi parladığı mekanlar olarak zaman içinde kendine yepyeni bir kültür inşa etti. Ancak tam bu noktada sahillerin tam manasıyla ‘pür özgürlük’ alanı olmadığını ve nasıl arzu nesnesi halini aldığını bir örnekle daha açıklamakta fayda var.


AVA GARDNER/1943

Özgürlüğün kalesi plajlar, moda ve güzellik endüstrisinin ışığında bilhassa kadınlara yeni bir misyon yükledi: Kıştan yaza deniz için hazırlık! 30’larda Joan Crawford, 40’larda Ava Gardner, 50’lerde Marilyn Monroe ya da Grace Kelly, 60’larda Catherine Deneuve, 70’lerde Farrah Fawcett ve devamında Kate Moss, Eva Herzigova, Gisele Bundchen, günümüzdeyse Kendall Jenner…


THE BIRTH OF VENUS/SANDRO BOTTICELLI

İsimler ve tarihler değişse de popüler kültür ikonlarının başarılarından ziyade dönemin güzellik algısına örnek gösteriliyor olması, birçok alanda olduğu gibi plaj kültüründe de kadını dönemin kusursuz vücut ölçülerine yönlendiriyordu. Tüm kışı şehirde geçiren kadınlara, en nihayetinde plajda nasıl görünmeleri gerektiğini örnekleriyle gösteren ‘modern kadının plaj kılavuzu’ ana akımın filmlerdeki, moda çekimlerindeki, dizilerdeki gizli mesajlarıyla herkesin zihnine ve arzularına kazınıyordu. Yani Victoria döneminde ancak gizli köşelerde denize girebilen, bastırılan bedenler; farklı bir düzlemde, dönüşmüş bir ‘baskı’ olarak plaj kültürüne geri geldi. Üstelik özgürlük kılığında; ancak bu defa bilinçaltına işlediği mesajlarla… Viktorya dönemindeki tekerlekli deniz arabalarıyla örtülen kadın bedeni; bu defa bedenini ve deniz kıyafetlerini ana akımın ya da ‘ana sayfanın’ estetik algısına göre şekillendirme telaşına -bilinçli bir tercihmiş gibi- mecbur bırakıldı. Plaj kültüründe yozlaştırılan bir tek kadın ya da erkek bedeni değil elbette. Girişi dudak uçuklatan beach’ler, aylık alışveriş fiyatına pizzalar, tapulu şezlonglar, plaja ayak basmaya gocunan az ilerideki lüks tekneler… İlk başlarda korkuyla yaklaşan, orta yolu şifada bulan, ardından sahillerle tam manasıyla barış imzalayan insan için; bir nevi deniz kıyısında yozlaşmış bir şehir inşasıdır artık plaj kültürü.


GRACE KELLY/1955

KİRAZDAN KÜPE!

Evet, bu bir plaj kültürüne övgü yazısı olacaktı ve her şeye rağmen kabul ediyoruz ki hala öyle olmalı. Sinemaya, edebiyata, müziğe, sıradan insanın rüyalarına, kısacası güneşi seven herkese uçsuz bucaksız hikayeler armağan ediyor sahil. Doğayla senkronize olmayı, dinginliği, huzuru, tuzlu suyu, güneş yanıklarını, sevgilin sırtına güneş kremi püskürtmeyi, al al olmuş yanakları, sulu şakaları, ‘deniz acıktırır’ bahanelerini ve kocaman bir gülümsemeye sebep olan devasa bir kültürü barındırıyor hala... Pandemi nedeniyle ayaklarımızı doyasıya yakamayacak beyaz kumlara, hak ettiği değeri vermek ve plaj kültürünü hep birlikte yeniden inşa etmek mümkündür belki de. Popüler kültürün kulağınıza fısıldadığı gözde beach’leri, six pack’leri, gölge düşüren like’ları, günlüğü bin liradan locaları, ana sayfaya güneş gibi doğmayı bir kenara bırakmamız gerektiğini bu süreçte öğrenmedik mi? Kararı siz verin… Plaja sarıldığınız ilk an bu yazıyı hatırlayın ve tüm Elele ekibi için kulağınıza kirazdan birer küpe yapın, lütfen! Bir de bizim için de denize koşun, hem girince alışıyorsun.


MARLLYN MONROE/1950

Hazırlayan: Simay Engür