Koşmak için mi yaratıldık?

Koşmak için mi yaratıldık?

Vücudumuzda en kuvvetli ve uzun kaslarımız bacaklarımızda. Tüm canlılar içinde en dayanıklılardan biriyiz. Koşmak için yaratıldık aslında. Fakat son bir yüzyıldır çok hareketsiz kaldık. O yüzden hastalıklara yakalanıyoruz. Diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalıkları bunun bir sonucu aslında. Hareket edersek bunlardan korunabiliriz.

Prof. Dr. Taner Damcı, İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokronoloji ve Metabolizma Uzmanı ve Türkiye Obezite Derneği Başkanı olmasının yanı sıra bir maraton koşucusu; hem de çöl maratoncusu. Daha öce Doğan Novus’tan çıkan Mindfullness yani farkındalıkla yaşam felsefesini anlattı��ı “Yol” kitabından sonra “Koşuyorum O Halde Varım” kitabıyla karşımızda. Bu kitabında Prof. Dr. Damcı, koşmanın sağlığı nasıl yeniden formatladığını anlatmanın yanı sıra koşunun insan ruhuna katkısını, başarıya giden yoldaki felsefesini de anlatıyor ve insanın genetik olarak koşmak için doğduğunu söylüyor. Hayatın yaşam boyu süren bir maraton olduğu düşünülürse neden koşmalıyız bir bakmak lazım...

Kitabınızda koşuya olan aşkınızı babanızdan aldığınızı yazıyorsunuz. Babanız adeta bir kutup yıldızı olmuş sizin için…
Babam doktordu. Çok sessiz sakin ama çok okuyan, düşünen bir adamdı. Babamın üzerimde büyük etkisi var ve tırnak içinde söylüyorum “O zaman babamın kıymetini bilmemişim”. Yürümeye ve seyahate çok meraklıydı; hava nasıl olursa olsun sabit bir rotada her gün yürürdü. Ailenin diğer fertleri de onunla beraber yürürdü. Bu hem bir ritüel gibiydi hem de antrenman. O zamanlarda seyahat etmek kolay değildi. 1970’lerin sonu, 80’lerin başından bahsediyorum. Babam önce araba aldı, sonra sürmeyi öğrendi. Biz de dağ bayır dolaşmaya başladık. Bu benim için çok besleyici oldu ve hayatımı hem seyahat etme hem de dünyanın değişik coğrafyalarını keşfetme bakımından çok etkiledi.

Ölümü de yolda olmuş sanırım…
Evet, ölümü tatildeyken oldu. Mutlu öldüğüne kendimi inandırıyorum. Çünkü en sevdiği şeyi yaparken öldü.

“Biz koşmak için yaratılmışız ve koşmakla birlikte fabrika ayarlarına dönüyoruz” diyorsunuz ve bunu da kitapta epeyce temellendirmişsiniz. Niye koşmak için yaratıldık?
Bir evrim sonucunda bu noktaya geldik. Şu anda evrimleşmenin en uç noktasındayız. Bundan sonra nereye doğru evrimleşeceğimizi bilmiyoruz. İnsanların evrim sürecini milyarlarca yıl öncesinde tek hücreli canlılara dayandırmak lazım. Milyarlarca yıl öncesinde dünyada serbest oksijen yok, sadece karbondioksit var. Canlılar fermantasyon ile yaşayabiliyor. Sonrasında bir canlı fotosentez yapmayı öğreniyor. Harika bir metabolizma fotosentez. Birden tüm dünyaya oksijen salınmaya başlıyor. Ondan sonraki evrim hep oksijen üzerinden gerçekleşiyor. Oksijeni en çok kullanan canlılar sağlıklı oluyor ve uzun yaşıyor. Dolayısıyla oksijen kullanmak da hareket ile ilgili bir şey. Hareket ederek oksijen kullanım yeteneğimizi arttırıyoruz. O zamanlara dayanan ve daha sonrasında insanın primatken, ağaçlarda yaşarken savanalara çıkmak zorunda kalması ve ayağa kalkmasıyla gerçekleşen ikinci patlama var evrimde. Bu iki patlama bizi bugüne getiren temel etken. Çünkü yaşamda kalmak için hareket etmek gerekiyor. Hem avlanmak, hem av olmamak, hem de toplayıcı olmak için hareket etmek gerekiyor. Dolayısıyla tamamen bunun için evrimleşmişiz. Çok uzun bacaklarımız var, en kuvvetli kaslarımız bacaklarımızda. İnsan çok dayanıklı bir canlı. En hızlısı değil belki ama en dayanıklı canlılardan biri. Çabuk adapte oluyoruz. Farklı şekillerde beslenebiliyoruz. Bitki de yiyoruz, et de... Her şey aslında koşarken ve koşmak için. Fakat son bir yüzyıldır çok hareketsiz kaldık. O yüzden hastalıklara yakalanıyoruz. Diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalıkları bunun bir sonucu aslında. Hareket edersek bunlardan korunabiliriz.



Oksijenlenme, genç kalmanın veya bütün bedeni beslemenin temeli mi? Biraz daha bu konuyu açabilir miyiz?
Oksijen almaktan kastımız, aslında oksijenin kaslarda kullanılması. Nefes alma tekniklerinden veya nefes terapisinden bahsetmiyorum. Onların hiçbir anlamı yok. Oksijen dediğimde vücudumuza giren ve kullandığımız oksijeni söylüyorum. Vücudumuzda oksijenin en çok kullanılabildiği yer kaslarımız. Kaslarımızı hareket ettirebilirsek ve bunu daha fazla yaparsak kaslar oksijeni sünger gibi emer ve bu sağlığımıza harika etki eder. Kalp-damar hastalıklarından ve diyabetten koruyor, kanser riskini azaltıyor, beyin ve göz sağlığımızı etkiliyor.

Yani biz, bize gereken oksijeni ancak hareket edersek arttırabiliriz.
Hareket etmesek de oksijen alıyoruz ama bunu maksimuma çıkarmanın yolu hareket etmekten geçiyor.

Koşmak beynimizi nasıl oksijenlendiriyor?
Oksijenin beyne direkt gitmesinin yanı sıra oksijen kullanım kapasitesinin artışını geliştirebilen, kendini değiştirebilen bir organ beyin. Nöroplastisite deniyor buna. Beynin geliştirilebilmesi, ilerlemesi, yeni fonksiyonlar ve yetenekler edinmesi... Mesela bir dil bilmiyoruz ve yeni bir dil öğreniyoruz. Ne oluyor; beynimizde yeni bir alan açılıyor. Oksijen kullanım kapasitesinin yükselmesi, kaslarımızla oksijen alma yeteneğimizin yükselmesi, bu nöroplastisiteyi ayarlayan molekülün etkinliğini arttırıyor. Beynimizi çok daha kolay adapte olur hale getiriyor. İkinci bir sebep ise beyin algılarla ve haritalarla çalışıyor. Tıpkı bir film şeridi gibi her anın haritasını geçiyor. Kendi bedenimizle hareket edersek, arabada ya da uçakta gitmek değil bu, söz konusu haritaların ayrıntılılığı, kalitesi ve akış hızı artıyor; bizim de çevreyi algılamamız değişiyor. O yüzden empati yeteneğimiz gelişiyor, farkındalığımız artıyor. Mesela koşmak da bir ölçüde kaygıları azaltıyor. İnsanı buraya ve bu ana getiriyor. Bir çeşit meditasyon etkisi yaratıyor bu yüzden.

Bu ara sosyal medyada özellikle mitokondri çok popüler. Peki nedir bu mitokondri ve koşma ilişkisi? Ne işimize yarıyor?
Mitokondri, hücrelerimizdeki enerji trafolarıdır. Hücrenin içerisinde enerji üreten organel. İnsan bedeninde organ neyse, hücre için de organel o. Mitokondri küçücük bir organel ama hücrenin bütün enerji üretimi mitokondride yapılıyor. Eğer hücrenin enerji ihtiyacı artarsa (yani ATP), mitokondri yiyecek kaynaklarından gelen enerjiyi insan organizmasının kullanabildiği tek enerji şekli olan ATP’ye çeviriyor. Enerji ihtiyac artarsa (en çok da kaslarda artabiliyor çünkü en çok hareket edebilen, enerji harcayabilen onlar), oradaki mitokondriler mısır patlağı gibi çoğalıyor. Mitokondriler çoğalınca daha fazla oksijen çekebiliyor. Zaten oksijen kullanma kapasitesi mitokondrilerin gelişmesi ile artıyor. Bu organeller, daha fazla oksijen çektiği için bizim oksijen kullanım kapasitemiz artıyor. Bunu sağlamanın en iyi yolu da koşmak, hareket etmek.

Oksijen kapasitemiz arttığı zaman vücut kendini ve hücreleri yenileyebiliyor, öyle mi?
Telomerleri uzatıyor. Telomer dediğimiz, kromozomların kapakları. Her büyümede kromozomlarda kırıklar meydana geliyor ve yaşlanıyoruz. DNA’mızın kalitesi bozuluyor. Telomerleri ayakkabının ucundaki plastik parça gibi düşünün, eğer o plastik parça düşerse bağcıklar lime lime olur ve ayakkabı da eskir. Telomer çok önemli. DNA’mızı koruyan bu parçalar. Bunların yaşlandıkça kısalmasını önleyen tek mekanizma var, o da oksijen kullanım kapasitesi.

Neden yürümek değil de koşmak?
Çünkü daha hızlı hareket etmek bu sağlık değişimlerini daha fazla uyarıyor. Yürümek de harika ama koşmak daha iyi. Daha çok kas kullanılıyor, daha çok kas zorlanıyor, daha çok mitokondri artıyor.



Bir dönem jogging modası vardı. Sonra koşmanın zararlı olduğuna dair birtakım yazılar çıktı. Neden bir dönem karalandı ama şimdi tekrar teşvik ediliyor?
O kadar çok şey karalanıyor ki… Mesela karbonhidratlar karalanıyor ama bizim en sağlıklı ve temel gıdamız. Karbonhidratlara kötü diyen birçok uzman var. Koşmak da böyle... Koşmak, sağlığa son derece uygun aslında. Çünkü onun için yaratılmışız zaten ve bu gerçeklikten koptuk. Doğada yaşıyor olsaydık koşmak zorunda kalacaktık. Şu anda şehir hayatında koşmamıza gerek kalmıyor. Onu da telafi etmemiz için koşuya çıkmamız gerekiyor açıkçası.

Sıradan bir insan kaç yaşında olursa olsun koşmaya ne zaman başlamalı?
Bir yaşı yok aslında her yaşta başlanabilir. Tabii ki ulaşılacak nokta herkeste farklı oluyor. Herkesin potansiyeli farklı ve kendi sınırlarının üstüne çıkabiliyor. Önce yürüyerek başlar, sonra araya küçük koşu periyotları koyar, sonra onlar birleşir koşuya dönüşür. Yavaş veya hızlı koşabilir, bu çok sorun değil. Ne kadar yapabiliyorsa, kendi potansiyelinin ne kadar üstüne çıkabiliyorsa, o kadar iyi. Hem sağlık, hem zihinsel, hem de mutluluk açısından iyi bir şey.

İnsanların önce bir doktora görünmesi gerekiyor mu?
Kalbi ile ilgili bir sıkıntısı varsa, daha önce bir sorun yaşamışsa ya da belli risk faktörleri varsa (sigara içiyorsa, kolesterolü yüksekse, diyabeti varsa) bir doktora görünmesi faydalı.

Koşmanın sezgileri geliştirdiğini söylüyorsunuz. Bu da çok ilginç geldi. Bundan biraz bahsedebilir miyiz?
Biz hep sezgileri batıl inançlar olarak etiketlesek de sezgilerimiz de aslında beynimizin bir işi ve çoğunlukla doğru çıkıyor. Sezgi beynimizin bilinçli bölümünün hatırlamadığı tekrarlanmış olaylardan beynin sonuç çıkarma yeteneği. Koşarken sezgilerimizi çok kullanırız. Mesela bir alanı görürüz, oranın kayıp kaymayacağını anlarız. Reflekslerimizi geliştiririz. Bir yokuş görürüz koşarken, ne kadar enerji kullanacağımızı, kaslarımızın hangisini gevşeteceğimizi beyin kendisi ayarlar. Bunların hepsi sezgidir aslında. Bunları yaptıkça beyne ait her şey gelişir. Nöroplastisite işte budur.

Koşmanın felsefesi, acı çekmek; acı çekmekle ilgili kitabınızda çok güzel yazmışsınız...
Acı gerekli bir şey; kendimizi korumamızı, geliştirmemizi sağlayan bir kılavuz. Gerek fiziksel acılardan gerekse duygusal acılardan kaçmamıza imkan yok. Eninde sonunda, bir şekilde yakalayacaklar. Onları olduğu gibi kabullenmek, etkisini azaltıyor. Ama acı korkusu ile yaşamak, her an bende bir hastalık çıkacak, bir yakınımı kaybedeceğim korkusu ile yaşamak son derece yıpratıcı bir şey. Hayatı zehir eder. Koşarken zorlanmayı acı çekmek olarak değerlendirirsek bu zorlanmanın bizi geliştireceğini düşünüyorum. Hayattaki acılara da hazırlayıcı etkisi var.

Koşarken temel olarak hissettiğiniz üç şeyi sorsam... Hangi duyguları hissediyorsunuz?
Mutluluk. Kendimi daha çok seviyorum koşarken. Kendimle daha barışığım. Kendimi bağışlıyorum. Dünyaya daha fazla tutunmuş hissediyorum kendimi.

Biyolojik varlığımız ile sosyal varlığımız arasında bir ayrım yapıyorsunuz. Bu konu bana çok ilginç geldi...
Sosyal varlığımız etrafta ilişki kurduğumuz, kızdığımız, bağırdığımız, kendimizle kavga ettiğimiz, üzüldüğümüz varlığımız. Ufacık bir şey oluyor ve bütün dünyamız kararıyor. Sanki dünyanın sonu geldi gibi hissediyoruz. Bir arkadaşımızla kavga ediyoruz ya da bir sürtüşme oluyor, eşimizle negatif bir diyalog yaşıyoruz ve dünyanın sonu geldi zannediyoruz. Aslında hiç öyle değil. Çünkü bir de biyolojik varlığımız var, içimizde muhteşem mekanizmalar dönüyor. Beynimiz, oradan geçen sinirler, kalbimiz kasılıyor, kaslar hareket ediyor, her bir kasın ne kadar hareket edeceğini beynin ayarlaması var. Muhteşem bir sistem var ama bu sistemi sosyal varlığın dar dünyasına hapsedersek dünyanın sonu gelmiş gibi mutsuzluk içerisinde yaşıyoruz. Biyolojik varlığımızın farkına varırsak bunun nasıl döndüğünü görürüz. Koşarken bunun farkına varıyoruz, kendimize daha fazla değer veriyoruz. Kendimizi affediyoruz. Kendimizle barışıyoruz aslında.



Demişsiniz ki “Biz koşmanın zor olmasını seviyoruz”. Bunu açıklar mısınız?
Biyolojik olarak her şey adaptasyondur. Gelişmek için mutlaka adapte olmak gerekiyor. İlerlemek ve bir şeye adapte olmak için de zor uyaran vermek lazım. Yani matematik yeteneğinizi geliştirmek istiyorsanız daha zor matematik problemleri çözmeniz lazım. Bütün pozitif değişimler hep daha zorun yapılmasıyla, ona adapte olmakla olur. Koşmak da böyle. Fiziksel olarak daha zorun yapılması bizi geliştiriyor. Bu evrensel bir kural ve biz bunu seviyoruz aslında.

“Fakat çoğu insan tembellik yapmak istiyor. Onlar mutlu değiller, bir şans vermemişler. ‘Bazen hayatınızda küçük de olsa bir süre hiç başarı olmayabilir. Bu doğaldır ama bizi kötü hissettirir” demişsiniz bunu biraz açabilir misiniz?
Başarı odaklı bir dünyada yaşıyoruz. Bir başarı kazanınca onunla bir süre idare ediyor ve sonrasında küçülmeye başlıyor, yeni bir başarıya ihtiyaç duyuyoruz ama bu başarılar her zaman kazanılamayabiliyor. Bazen işler kötü gidiyor ve kendimizi başarısız hissediyoruz. Heyecan verici bir şey, değişiklik olmuyor ve bu gittikçe kötü hissetmemize yol açıyor. Çünkü başarı ihtiyacımız var. Bazen bu başarı ihtiyaçlarını karşılamak için bilgisayar oyunlarına başvuruyoruz ki bizi iyi hissettirsin. Sonuçta bu ilerlemeye yönelik değil. Biraz kendimizi kandırmak gibi... Koşuya çıkmak büyük bir başarı. O gün veya dün koşuya çıkmış olmak büyük bir başarı. Tekrar başarı arama ihtiyacından bizi kurtarıyor ve gerçek hayatımızda daha mutlu yaşamamızı sağlıyor.

Hayatta olumsuzluklar olduğu zaman bile koştuğunda bunları aşabilecek güçte mi hissediyoruz?Nasıl bir fark yaratıyor?
Öncelikle her şeyi çözebilecek güçte hissediyorsunuz. Bir de insan bazen hayatında hiçbir şeyin iyi gitmediğini düşünür. Koşuyla bir şey iyi gitmiş oluyor. Bu çok önemli bir şey. Tüm psikolojiyi etkiliyor.

“Biz dünyadaki her şeyi bedenimiz üzerinden algılarız” diyerek, bedenimizi yeterince iyi görmediğimizi mi söylemek istiyorsunuz?
Bedenimizi görmüyoruz. Hissetmiyoruz ve bedenimizle ilişkimiz açıkça kopuk ama her şeyi onun üzerinden algılıyoruz. Çünkü duyular, görme, duyma, dokunma, koklama hepsi bedenimiz üzerinden geçiyor, yoksa mümkün değil bunları algılamamız. Dolayısıyla beden dediğimiz bu varlık bizim gözümüzden kaçıyor ve dünyayı kaçırıyoruz. Algılamamız bozuluyor ve son derece sanal algılarla mutsuz oluyoruz.

* Formsante dergisinden alınmıştır.