7 aşk söyleminden parçalar

7 aşk söyleminden parçalar

Aşık olduğumuzda kullandığımız dil, konuştuğumuz dilden öyle farklı ki aslında... Fransız felsefeci, göstergebilimci, edebiyat eleştirmeni Roland Barthes’ın neredeyse yarım asır önce kaleme aldığı Bir Aşk Söyleminden Parçalar kitabında da aşk onlarca kelimeyle farklı bir samimiyette. Biz de yedi ünlü isimden kitaptan birer kelime seçmelerini istedik ve aşkın serüven bolluğundan yola çıkarak kelimeleri yeniden yorumlamalarını... İşte bunlar hep aşktan!

Röportaj: Simay Engür
Fotoğraf: Pelin Kaçar
Styling: Şeyda Sözüer
Saç: Akın Ünal
Makyaj: Ufuk Celep
Fotoğraf Asistanı: Samet Turkan
Styling Asistanları: Merve Fatma, Sudenaz Tuğcu
Kıyafetler için; Gizia, Damat, Giuseppe, Zanotti, Natalie Kalyozyan, Alexander Wang, Vakko, Casadei, Taha Yıldız, Network, V2K Designers, Alexis, Nike, Beymen Club’a teşekkür ederiz.



Şenay Gürler
Oyuncu
Dokunumlar: Beti, arzulanan varlığın bedenine (daha keskin olarak tenine) kaçamak dokunmanın yol açtığı her türlü iç söylemi kapsar.

“Hayatımız boyunca binlerce insanla karşılaşıyoruz. Kimine bakmıyoruz bile kimi zaten hayatımızda var olması gerekenler oluyor. Sonra bir gün karşılaştıklarımızdan bir kişiyi seçiyoruz ve ona aşık oluyoruz, seviyoruz. O insanı seçtikten sonra, hayatın sıradanlığı değişmeye başlıyor. Hayatı bambaşka algılıyoruz artık. Onu düşünüyoruz, hayatımızın her alanında o oluyor, bir coşku, bir heyecan… Vücudumuzda kimyasal bir sürü şey oluyor ve tüm bunların içerisinde dokunum, başlarda ürkek ama bir o kadar da tutkulu bir durum… Ellerin, parmakların birbirine değmesi; hatta sadece tene değmek değil, gözlerimiz birbirine değdiğinde de önüne geçilmez bir dokunum isteği ortaya çıkıyor. Aslında yarım kalan küçük bir temas yalnızca ama o kadar da tutkulu ve ürkek. Ardından dokunum, tam bir dokunma haline dönüştüğünde, vücutlar birleştiğinde, yani ruhlar, bedenler aracılığıyla konuştuğunda aslında bir taraftan da tükenmeye başlıyor maalesef. Ve tabii dokunduğumuzda, gerçekten karşımızdakine mi değiyoruz? Sadece bedenine değil, aslında hem bedene hem ruha ve akla dokunuyoruz. Ama bir taraftan da aslında o, acaba bizim hayal ettiğimiz kişi mi? Ya da hayal ettiğimiz gibi birini mi yaratıyoruz? Shakespeare şöyle söylüyor: ‘Sıradan, çirkin, çarpık şeyleri bile aşk değiştirebilir; biçimli, değerli kılabilir. Aşk, gördüğünü gözleriyle değil, hayaliyle görür. Kanatlı Cupid, resimlerde işte bu yüzden kördür. Durup düşünmek nedir hiç bilmez aşk, kanadı var gözü yoktur. Bakmadan uçar gider, aşk bir çocuktur derler ya, nedeni budur işte. Öyle çok yanılır ki yaptığı seçimlerde…’ Günümüz toplumundaysa insanlar, öğretilmiş ve ezberlenmiş davranış biçimleriyle aşkı yaşıyor. Ve aşkın hiçbir gizemi kalmıyor…”


Zeynep Tuğçe Bayat
Oyuncu
Birlik: Sevilen varlıkla tam birlik düşü.

“Birlik benim için önemli; çünkü aşk ancak iki kişinin bir olmasıyla büyük bir güce dönüşebilir. Biriyle birlikte yolculuğa çıkıyorum ve başıma her şeyin gelebileceğini biliyorum. Güzel şeyler ve belki de felaketler... Yolculuk boyunca büyüyorum, büyütüyorum, kökleniyorum, güçleniyorum, öğreniyorum, öğretiyorum. Olup olabileceğim en iyi, en yaratıcı insana dönüşüyorum. Ve aşkın yardımıyla yeni bir güç keşfediyorum: Sevgiyi. Benim için dünyanın nihai amacı bu. Çok sevdiğim bir oyunda, ‘Beni seviyor musun Leonce?’ diye sorar Rosetta. ‘Niye sevmeyecekmişim ki?’ diye cevap verir Leonce. Ama bu yanıt kadını tatmin etmez. ‘Sonsuza kadar mı?’ diye ekler. ‘Bu uzun bir sözcük: Sonsuz! Seni 5 bin yıl ve yedi ay sevsem bu yeterli olur mu? Gerçi bu süre sonsuzdan çok çok az ama yine de hatırı sayılır bir süre. Birbirimizi sevmek için birbirimize zaman ayırabiliriz’ diye cevap verir Leonce. Aslında bu oyun 19’uncu yüzyılın başlarında 24 yaşında hayata gözlerini yuman genç bir yazar tarafından yazılmış. Beni şaşırtansa, hala güncelliğini koruyor olması. Modern zamanın aceleciliğini, anı değil de geleceği planlayarak yaşayan günümüz insanını anlatıyor sanki. Zaman değişiyor, doğru. Ancak insan mı değişmiyor acaba? Şu an rol aldığım Closer oyununda da böyle bir cümle var: Hepimiz hayatta bir şeyler öğreniyoruz ama değiştiğimiz yok.”


Osman Sonat
Oyuncu
Kusurlar: Günlük yaşamın birtakım çok önemsiz durumlarında, özne sevilen varlığa karşı bir kusur işlediğini sanır ve bundan dolayı bir suçluluk duyar.

“Kusurların aşkın içindeki yeri çok önemli; zira gerçek aşk, o kusurların kabul edilip, kusurların bile güzelliğe dönüşmesi ile mümkün. Ama kusurları kabul ettiğinizde gerçek aşk olmuyor, gerçek aşk varsa kusurlar da kabul ediliyor… Kusurlar, bazen doğuştan gelen bazen de sonradan kazanılan dezavantajlar gibi görünse de aslında öyle değil. İnsanların, duyguların evrilebilmesi ve daha güzele daha iyiye gidilebilmesi için yaşamsal değer taşıyan anahtar onlar. Aşk, her dönemde çağın ihtiyaçları ve aydınlanmalarıyla şekil olarak değişse de, mana olarak her daim aranan, özlenen ve hayali kurulan bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Binlerce yıldır  ‘Gerçek aşk nedir?’  üzerine düşünülüyor ve bu durum sonsuza kadar sürecek. Kişiden kişiye değişebilir ama aşk hep var olacak.”