90 Yıl Dormence Yaşamak

90 Yıl Dormence Yaşamak

Halihazırda dört oyun sahneliyor, kitap yazıyor ve her sokağa çıktığında yaklaşık 100 hayranıyla fotoğraf çektirerek hiç sevmediği akıllı telefonlara göğüs geriyor. Karşınızda tiyatromuzun ve umudumuzun doksanlık duayeni: Haldun Dormen.

Röportaj: Simay Engür
Fotoğraf: Nurdan Usta
Saç ve makyaj: Onur Marangoz


Haldun Dormence yaşamak diye bir gerçek var. Elinde yılları aşındırmış evrak çantasıyla, üstü başı jilet gibi giren adamın Haldun Dormen olduğunu anlamak elbette kolay oldu; ancak onun 90 yaşında olduğuna inanmak neredeyse imkansızdı. Dile kolay, şu an aynı anda Kibarlık Budalası, Bir Zamanlar Gazinoda, Daha Neler ve son oyunu Küllerin Arasından olmak üzere tam dört oyun sahneliyor. Üstelik yeni yılda kitabı çıkacak. Çekim boyunca adeta ekibin bir parçası gibi ne giyeceğine, nasıl poz vereceğine bizimle birlikte kafa yoruyor. Yılların verdiği iş disipliniyle, iki saatlik çekim bile olsa o her zaman en iyisinin peşinde. Öğretmen, yönetmen, yazar ve oyuncu kimliğiyle sanatın yitik ülkesi Türkiye’de bir gün bile tereddüt etmeden yürümeye devam ediyor. Sonu bir gün mutlaka gelen insan yaşamına, oyunlarıyla sonsuzluğunu sığdıran Haldun Dormen’e sahip olduğumuz için çok şanslıyız.

Röportajda ısrarla; “Herkes kendi işini en iyi şekilde yapsın” diye tekrarlıyor. 90 yaşında ve hala yerinde duramayan bir adam size bunu söylüyorsa onu dinleyin. Lütfen herkes önündeki işini Dormence yapsın…

Bir röportajınızda “Yaşlanmaya vaktim yok” diyorsunuz. Bitmeyen işler yüzünden sevdiklerinizi erteliyor olabilir misiniz?
Ben onları da ertelememeye çalışıyorum, o yüzden işim zor. Oğlum ve torunlarım zaten Türkiye’de yaşamıyor. İster istemez ertelemek zorunda kalıyorum. Oğlum Hindistan’da ve Alya da onlarla haliyle. Diğer torunum Yasemin Hollanda’da. Ama geldikleri zaman telafi etmeye çalışıyoruz.

Yusuf Atılgan sinemadan çıkmış bir insanı ‘kısa ömürlü bir yaratık’ olarak tanımlar. Sizin ‘tiyatrodan çıkmış insan’ tanımınız var mı, tiyatronun insan üzerindeki işlevi sizce ne?
Ben tiyatrodan seyirci olarak çıkmadığım için bunu bilemiyorum. Tiyatrodan oyuncu olarak çıkıyorum genellikle!

Kibarlık Budalası ülkemizde Fransa’dan daha çok sahnelendi. Sebebi yalnızca talep mi yoksa bu oyunun herkese ısrarla dokunması gereken önemli bir mesajı mı var sizin için?
Talepten oluyor tabii ki. Sırf başkasına mesaj vermek için bir tiyatro oyunu bu kadar fazla sahnelenemez. Çünkü dolu salonlara oynamazsak, oyun devam edemez. Açıkçası ben de şaşırıyorum. Yazın ortasında bile tıklım tıklım dolu oluyor. Dün akşam 562’nci kez oynadık ve daha da sürecek gibi görünüyor.



Yeni oyununuz Küllerin Arasından’da canlandırdığınız Cahit Güney karakterinin sizinle çok zıt olduğu yazıldı çoğu yerde. Çünkü uzun yıllar sahneden uzak kalıyor ve tekrar fırsat verildiğinde eskisi kadar başarılı olamamaktan korkuyor. Sizin de unutulma korkusu yaşadığınız oldu mu?
Aslında yaşadım sayılır; çünkü 1972’de tiyatroyu kapattım ve 10 seneye yakın tiyatro yapamadım. Televizyon programlarına başladım, tiyatrodan da bana teklif gelmiyordu. 80’lerin başında çok minnet duyduğum Egemen Bostancı bir oyun yazmamı teklif etti. Ben de Hisseli Harikalar Kumpanyası’nı yazdım. Uzun yıllar sonra ilk kez sahneye koyduğum oyun oldu.

Don Kişot yel değirmenleri ile savaşıyor; ancak yel değirmenleri kendi büyüklüğünün farkında değil. Bu hikayede önemli olan Don Kişot’un kendinden katbekat büyük bir otoriteye kafa tutma cesareti. Bir duayen olarak bu zamana kadar sizin savaş verdiğiniz yel değirmeni neydi?
Tiyatronun kendisi bir yel değirmeni zaten! Kolay kolay da yenilebilecek bir şey değil. Tiyatroyla daima savaş halindeyim. Ama Allah’tan bana iyi davranıyor ve savaşı kazanıyorum. Ancak kazanmadığım günler de oldu… İyi bir tiyatrocu olmak için gerçekten de Don Kişot olmak lazım. O yüzden gençlere hep “İnişler olabilir ama vazgeçmeyin!” diyorum. Çünkü tekrar çıkışlar muhakkak olur.

Tiyatroya sayısız oyuncu kazandıran bir öğretmen olarak şu anki gençlerle geçmiş kuşaktakilerin sanata bakışında ne gibi farklar görüyorsunuz?
Bugünün genç oyuncularının çok iyi olan tarafları var; ancak beni çok rahatsız eden bir yanları da var. Devamlı telefonla meşguller. Akıllı telefonlar bence insanlığın en büyük düşmanı. Şu anda bile zor kabul edebiliyorum. Gerçekten de sosyal hayatı mahveden bir canavar! Yoksa çok yetenekli ve işini seven gençler var. Başarılı olacaklarına da inanıyorum. Ama bu telefonlarla o kadar çok vakit kaybediyorlar ki, sosyal hayatı ıskalıyorlar.

Bugüne kadar ‘hala başaramadım’ dediğiniz bir şey var mı?
Allah’a şükür istediğim her şeyi yapabildim. Bu kadar başarılı olacağımı hiç zannetmiyordum. Bugün Türkiye’nin çok sevilen bir adamı haline geldim. Her tabakadan insan beni seviyor; öyle görünüyor en azından. Fakat dün çok ilginç bir şey oldu. Yalova’da çarşıda yürürken bir adam gördü beni, yüzüme dikkatlice baktı ve “Yıldız Kenter” dedi. “O kadın be!” dedim ben de adama…

Günümüz insanı için ‘mükemmellik’ çok önemli. Dolayısıyla sinema ve televizyon teknolojiyle birlikte çok gelişti ve neredeyse kusursuza yakın işler izliyoruz. Böyle düşünürsek, tiyatro bu çağ için fazla klasik kalmıyor mu?
Tiyatroda da teknoloji çok ön plana geçti. Mesela bizim Türk dizilerini ışığa bakar bakmaz anlıyorum, yabancı diziler kadar parlak değiller. Herkesi yermek istemiyorum, tabii ki iyi diziler de var. Tiyatroda da ışık çok önemli. Dekor yerine ışık bile kullanılıyor bazen. Mesela bizim son oyunumuzda, 1-2 yerde yalnızca ışık kullanılıyor.

Tiyatronun ülkemizdeki gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben bu konuda çok iyimserim. Çünkü bu kadar çok oyuncu, oyun ve yönetmen geçmiş yıllarda yoktu. 60’larda da tiyatro çok revaçtaydı, insanlar gidiyordu ama 5-6 tiyatro vardı. Şimdi 200 tiyatro var. Yazar da çok önemli tabii! Birçok yazar çıkıyor şimdi ortaya ve Türk tiyatrosunu ileriye dönük olarak çok parlak görüyorum.



Genç oyunculara ve oyun yazarlarına neler söylemek istersiniz peki?
Hiçbir zaman yılmasınlar. Hiçbir zaman vazgeçmesinler. Benim onlara yönelik bir kitabım var: Olmak ya da olmak. Olmamak diye bir şey kabul etmiyorum ben. Olacaksın! Bu yalnız tiyatroculara özgü bir şey değil. Aynısını doktorlar, avukatlar veya gazeteciler için de söylüyorum. Azmedeceksin ve en iyisi olacaksın! Ülkede herkes işini en iyi şekilde yaparsa, başkalarının işine burnunu sokmazsa, Türkiye çok daha iyi yerlerde olabilir. Ülkenin durumu çok parlak değil ama hala herkes kendi işini gücünü bırakıp başkalarının işine karışıyor. Benim oyunuma, onun filmine, diğerinin siyasi kararlarına karışıyor… Tabii ki düşünecek ama ilk önce kendi işini gücünü iyi yapmalı! Koyu bir Atatürkçü olarak benim görüşüm şu; herkes kendi işini en iyi şekilde yapsın. “Bu ülkede yaşanmaz” deyip işin içinden çıkıyorlar. Ben de buna deli oluyorum.

90 yıla dönüp baktığınızda, dünyaya sırtınızı döndüğünüz, kendi benliğinize daldığınız anlar çoğunlukta mı?
Hayır, ben hep kalabalığın içindeyim; çünkü birlikte iş yapmak zorundayım. Zaten bir arada olmayı ve paylaşmayı çok seviyorum. Bu nedenle öyle bir dönem geçirmedim. Paylaşmak paylaşmak paylaşmak! Tiyatro zaten paylaşma meselesi. Işıkçı ışıkları doğru açmazsa, perdeci perdeyi doğru kapatmazsa, ikinci perde dekoru birinci perdeye konursa; ne söyleseniz boş…

Yeni yılda çıkacak kitabınızda bizi neler bekliyor?
Daha önce dört tane otobiyografik kitap yazdığım için, bu kitap artık fazla otobiyografik değil. Aslında hayatımda bana ilginç gelen şeyler var. Mesela fotoğraf çektirenler. Benim hayatım fotoğraf çektirmekle geçiyor. O yüzden bu kadar kolay poz verebiliyorum. Günde 100 tane çekiliyordur herhalde! Oyundan sonra bu işi oyunun bir parçası gibi doğal karşılıyorum hatta. Ama sokakta bazen rahatsız oluyorum.

Selfie’lerle aranız iyi değil yani…
Mesela çocuğunu kucağıma veriyor, “Senin hayranın!” diyor. Üç aylık bebek… Geçen yine başıma geldi ama bir şey söyleyemiyorum tabii ki.