“Başlangıçlar hep güzeldir”

“Başlangıçlar hep güzeldir”

17, 18 yaşındayken nasıl yazıyorsa hala öyle yazdığını söylüyor Kürşat Başar, yani içinden geldiği gibi, hissettiği gibi… Öykülerinin bu kadar samimi, aynı oranda sinematografik olmasının nedeni bu belki de. Başar’ın yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin, hoş bir sonbahar sürprizi olarak kitaplığımızdaki yerini aldı.

Röportaj: Gülru İncu
Fotoğraf: Levent Kulu


Kürşat Başar, yeni kitabı Bazen Unutmak İstersin’le hoş bir sürpriz yapıp bizi öykülerinin o biraz gerçek biraz masalsı dünyasıyla yeniden buluşturdu. Aşk, ilişkiler, evlilik, kadınlar, erkekler… Pek çok başrol oyuncusu var kitabın. Kürşat Başar, bazen ilk gençlik yıllarının tozlu anılarında geziniyor; gramofonda çalan bir caz şarkısı onu eski Beyoğlu’na hatta çocukluğunun geçtiği Yeşilköy’e kadar götürüyor. Bazen öyle güçlü bir görsellikle çıkıyor ki karşınıza, satırlar bir anda satır olmaktan çıkıp bir film sahnesiymiş gibi gözlerinizin önünde canlanıyor. Zamanın hep bir şeyleri düzeltmeye yetmeyeceğini söylüyor bazen, bazen bir şiirin düşündürdüğü eski bir sevgiliyi görüyorsunuz yanında. Karşılıklı oturmuşsunuz da eski günlerden söz edermiş gibi gerçek bir samimiyet var bu öykülerde, belki bu yüzden su gibi okunup gitmesi.

Kitabınızın açılış öyküsü caza, ilk gençlik dönemlerine, o zamanların İstanbul’una, şiire bir saygı duruşu gibi, çok nostaljik bir girişi var. İlk öyküyü seçmeniz zor oldu mu?
Bunlar benim yıllar içinde yazdığım yazılar, metinler, aldığım kısa notlar aslında. Bilgisayarda dağınık dosyaları toplarken yavaş yavaş bir araya geldiler. Sonra onları yeniden yazıp gözden geçirirken sıralama kendiliğinden  gerçekleşti.

İlk öykülerinizi yazdığınız günlere gidelim… O günler bugünün Kürşat Başar’ının şekillenmesinde nasıl bir rol oynadı?
İlk öykülerimi yazarken 17, 18 yaşlarındaydım. Galiba okuduğum pek çok şeyin benim yaşadıklarımı, benim kuşağımın yaşadıklarını tam olarak yansıtmadığını düşünüyordum. O zaman nasıl yazıyorsam hala öyle yazıyorum. Yani, içimden geldiği gibi hissettiğim gibi…

Bazen Unutmak İstersin’de öyküleri üç ayrı bölümde topluyorsunuz. Bu bölümler hangi duygularla belirlendi?
Aslında epeyce yazı birikmişti. Hepsi bir araya gelince çok kapsamlı bir kitap çıktı ortaya. Bunun üzerine yayıncımla oturup bir seçim yaptık. Bu kitapta daha çok ilişkiler, aşk, evlilik gibi konular üzerine yazıları bir araya getirdik. Geri kalan yazılar başka bir ciltte seneye yayınlanacak.

İlk öykünüzde “Kitabı açıyorum ve daha açar açmaz bir şiir beni çarpıyor” dediğiniz Ece Ayhan gibi diğer şairler, dönüp dönüp okuduğunuz yazarlar kimler?
Şiir çocukluğumdan beri hep yanımda oldu. Ahmet Haşim’den Dağlarca’ya, Edip Cansever’den Lale Müldür’e Türk şiiri muhteşemdir. Dönüp dönüp okuduğum daha çok şiir kitaplarıdır. Hem bizden hem dünyadan pek çok şairi yıllar boyunca izlerim. Bu kitapta da onlara bir saygı duruşu var, çünkü benim edebiyat anlayışımı asıl belirleyen şiirdir.



Dediğiniz gibi romantizm bir anda hayatımızdan çıkıp gitti mi yoksa dönüşüm mü geçirdi?
Romantizm aslında tabii bir sanat akımı. Bizde genel kullanımıyla çok daha farklı. Örneğin masaya mum koymak, sevgiliye balon yollamak gibi algılanıyor. Böyle klişe bir romantizm benim hayatımda hiç olmadı. Belki birçok yazar ve şair için söylenen bir şey benim için de doğru olabilir. Yazarlar romantizmi kitaplarına koyar, bu yüzden evdekilere bir şey kalmaz.

Anı, deneme, roman… Hangisinde bir yazar olarak kendinizi daha özgür hissediyorsunuz?
Tabii ki romanda… Roman bir hayaldir. Boş bir sayfanın önüne oturup belki birkaç yıl sonra hiç olmayan bir dünyayı yaratma sanatıdır. Orada size kimse karışamaz. Eğer siz başkalarını, okuyucuyu, satışı filan düşünmezseniz hayatta hiç yaşayamayacağınız şeyleri bile yazabilirsiniz.

Şu an yaşadığınız hayata dışarıdan tarafsız bir gözle bakacak olsanız bugüne kadar neleri yaptığınız için mutlu olur, neleri yapmamayı dilerdiniz?
Zaman zaman düşünürüm bunu. Belki gereksiz zaman harcadığım dönemleri yeniden değerlendirirdim. Ama şu da var ki yaptığınız her şey bir biçimde sizi oluşturuyor. Bazen doğru bazen yanlış ama yine de bugüne gelmenizi sağlıyor.

“Çünkü, başlangıçlar güzeldir” diyorsunuz ya, söz konusu aşk olunca zor olmuyor mu, yormuyor mu başlangıçlar? Siz nasıl yaşıyorsunuz aşkı? Hangi sesler daha çok hissettiriyor kendini?
Başlangıçlar hep güzeldir. Hiç görmediğiniz bir kente gitmek gibi. Zaman o heyecanı, ilklerin coşkusunu alıp götürüyor ve her şey bir süre sonra sıradanlaşıyor. Belki başlangıçların güzel olmasının nedeni henüz karşınızdakini tanımayışınız, gizemlerini çözememeniz… Aslında ben bir işe başladığım zaman da çok heyecanlanırım, sonra o iş bir rutine binince sıkılırım. Bir tek romanda sonlar daha güzeldir. Bir romanı bitirdiğim zaman duyduğum heyecanı anlatması çok zor gerçekten.



Kürşat Başar Orkestrası’nın yolculuğu devam ediyor. Yeni projeler, konser, albüm hazırlıkları var mı?
Kürşat Başar orkestrasını 2011 yılında kurdum. Yaklaşık 600 konser vermişiz bu sürede. İki albüm çıkartmışız. Hayatımda edebiyatla birlikte çocukluğumdan beri benimle gelen tek şey müziktir. Ama uzun yıllar pek çok işin arasında ihmal edilmiş bir sevgili gibi kaldı. Nihayet yeniden buluştuk. Meğer başlayan bir aşk bitmiyormuş. O yüzden geç de olsa çok mutluyum. Yeni projelerimiz var, konserler devam ederken ben de yeni repertuvarlar üzerinde çalışıyorum.

Bir keresinde müzik maceranızın 16 yaşındayken davul çalarak başladığını söylemiştiniz. O günlere dönecek olursak müzik sizin için ne ifade ediyordu, o günlerden bugüne müzik zevkinizde dramatik değişiklikler oldu mu?
Ortaokula başlarken piyano dersleri alıyordum. Sonra rock müzik beni etkilediğinde davul çalmaya başladım. Caz hayatıma girdiğindeyse saksafon… O sıralar, gelecekte böyle bir şey yapacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu. Tek istediğim keyifli zaman geçirmek, istediğimiz müziği çalmaktı. O zaman suya atılan bir taş dalga dalga bugüne getirdi beni.

George Orwell, yazarların hayran olunmak istedikleri için yazdığını söyler. Siz neden yazıyorsunuz, en güçlü duygunuz ne?
Doğrusu yazdığım ilk günlerde Türkiye’de hayran olunacak son iş yazarlıktı. Hatta ilk kitabım çıktığında herhalde 100, 200 kişi okur diye düşünmüştüm. Yazarlık gerçek değeriyle ederi arasında en büyük fark olan iştir diyebilirim. Dünyayı değiştiren bir kitabı bugün 10 liraya alıp okuyabilirsiniz. Hatta arkadaşınızdan alıp bedava okursunuz. Ama dünyayı değiştiren cep telefonuna binlerce lira verirsiniz. Belli bir amaçla yazmıyorsanız, yazmanın gerçekte hiçbir gerçek getirisi yoktur. Bugün orada burada yemek yiyip program yapan insanlara da, olur olmaz sosyal medya fenomenlerine de hayran olanlar var. Yazmak çileli bir iştir. Hayran olunmak için yapılmaz bence. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ben Deli Miyim adlı eseri yüzünden mahkemeye çıkmıştı. Ben de ona ölümünden yıllar sonra yazdım, “Evet delisiniz Hüseyin Rahmi Bey; çünkü bu memlekette yazar olmak için deli olmak lazım” diye…

Yazar olarak en büyük varlığınız deneyimleriniz. Peki bir yazarın iyi bir yazar olmasına yardımcı olacak deneyimleri oluşturma şansı var mı? Hayatı nasıl yaşarsa bu yazdıklarını da etkiler?
Gözlemci olmak, her anı belleğinde yeniden değerlendirmek, hayal kurmak ve tabii ki çok okumak lazım. Herkes okur-yazar olduğu için herkes yazabileceğini düşünür. Kimse durup dururken keman çalmaya kalkışmaz ama roman yazmaya kalkışır. Ama konuştuğumuz dille romanın dili ayrıdır. Söz sanatlarını, tekniğini öğrenmek için çok okumak lazım. Hayatı nasıl yaşadığı ayrı bir konu. Bazıları çok gezer, çok insan tanır, çok hikaye bilir ama bazısı yalnızca bütün bir hayatı bir odada geçirip ondan daha iyi yazabilir. Yazmak bellekte gerçekleşen bir şey.

Yeni öykü yazmaya başlayan birine neler tavsiye ederdiniz?
Öncelikle tanıdığı, bildiği şeyleri yazmakla başlamasını, insanları, karakterleri gözlemlemesini, çok okumasını ve basit diye düşünmeyip sürekli yazmasını… Yazmak için fazla şeye gerek yoktur. Kağıt kalem ya da bilgisayar, bir de her yazdığına bayılmayıp atmak için çöp kutusu…

Bir yazar olarak en çok hangi duygusal durumlardan ya da çevresel şartlardan besleniyorsunuz? Örneğin daha çok yazmaya teşvik eden mevsimler, var mı, gündüz mü daha kolay konsantre olursunuz yoksa gece mi?
Ben daha çok geceleri çalışırım. Sesler kesildiğinde, telefonlar sustuğunda… Sabaha kadar yazarım. Mevsimlerin çok etkisi olur mu bilmiyorum ama sonbahar, kış galiba daha iyidir. Çünkü bir yere kapanıp yazıyorsunuz sonuçta. Ben kendi yazı masamda, kitaplarımın arasında güzel bir müzik çalarken yazmayı severim.