Göçebe Ruh Yasemin Kay Allen

Göçebe Ruh Yasemin Kay Allen

1.5 yıldır İngiltere’de yaşayan ve gittiği gibi İngiliz-Amerikan yapımı Strike Back dizisinin son sezonunda kendini bir Rus ajanı olarak bulan Yasemin Allen, kariyerini adeta zirveye taşıdığı bir dönemde...

Röportaj: Filiz Şeref
Fotoğraf: Tuğberk Acar
Styling: Şeyda Sözüer
Saç: Burhan Çılgın
Makyaj: Hazal Öcal
Styling Asistanı: Muhammet Bozkurt
Makyaj Asistanı: Şeyma Erikçi
Fotoğraf Aistanı: Fırat Arslan


Hani çok Avrupai derler ya, işte tam da o Avrupai duruş her hücresine işlemiş Yasemin’in. Hem fiziksel hem karakter olarak... Bu duruş temelinde; anne ve babasının İngiliz olmasını ve bize o çok havalı görünen genlerini işaret etse de, o “Bana da sizler çok havalı geliyorsunuz” diyor, her insanın kendinde olmayanı istemek gibi bir özelliğinin olduğuna ve aslında bunun da iyi bir şey olabileceğine değinerek...

İngiltere, Avustralya ve Türkiye üçgeninde büyüyen, 2008’de Türkiye’ye gelip ardından oyunculuk yapmaya başlayan ve hayatımıza böylece dahil olan Allen, göçebe ruhunun yerinde duramaz enerjisiyle iki sene önce yine yollara düşmüş. Önce altı ay oyunculuk eğitimi aldığı Amerika’ya sonra da şu an yaşadığı İngiltere’ye uçmuş... “Benim bir yerde uzun süre kalamama durumum var” diyor ve biz de farklı ülkelerde büyüyen birinin bu durumunu çok normal karşılıyoruz. Ama aslında onunla sohbet ettikçe ve onu tanıdıkça, sanki bu gidişin temelinde başka unsurların da var olduğunu keşfediyoruz; mesela kafasındaki azarlama derecesinde hep daha iyisini isteyen ses...



Evet Yasemin Allen hep en iyisini isteyen, o idealist tiplerden. Sivri köşelerinin olmaması için çabalasa da onu oyunculukta geldiği noktada bir adım öne geçirenin bu özelliği olduğu da kesin. Türkiye’de kalsa hala belki aynı tip karakterlerde, kendini tam da bulamadığı rollerde oynayacakken, bugün İngiltere’ye gittiğinde ilk gelen audition’da Rus ajan rolüne uygun görülmesi, hayatının dönüm noktası olabilir mi?

Evet, Türkiye’de henüz dizinin adını pek duymamış olsak da, Yasemin Allen İngiliz yapımı IMDb puanı 8.2 olan Strike Back dizisinin son sezonunda bir Rus ajanını canlandırıyor. Hem de öyle böyle değil, çok da başarılı oynuyor. Her zaman içinde böyle bir karakteri canlandırma arzusu olduğu için de, tam ihtiyacı olan dönemde, ihtiyacı olan şekilde böyle bir dizide rol alabilmenin heyecanını yaşıyor. Bir yandan da İngiltere’de oyunculuk derslerine devam ediyor. Yazmak, yönetmek de istediğinden bahsediyor.

Biz çekim için onu, dizinin yeni sezon çekimlerine çok az kalmışken İngiltere’den Türkiye’ye çağırdık. Hayatındaki yenilikleri, aslında belki de Türkiye’deyken onun keşfedemediğimiz yönlerini keşfe çıktık. Bu sırada tam da onun ruhundaki göçebe kadını ortaya çıkaran harika bir çekim yaptık... Şimdi hep birlikte Yasemin Allen’ın göçebe ruhunun izlerini takip etme zamanı...

Sizi şu sıralar en çok heyecanlandıran şey ne?
Ben her zaman işimle ilgili güzel gelişmeler olduğunda heyecanlanıyorum. Geçen sene rol aldığım, Strike Back dizisinin iki bölümü için haziran-temmuz aylarında Hırvatistan’da olacağım, şu anda da onun için heyecanlanıyorum.

Nasıl bir ruh hali içindesiniz?
Bambaşka bir şeyler yaşamaya başladım ve ruh halim çok iyi aslında. İki sene önce Türkiye’den ayrıldığımda, önce altı aylığına Los Angeles’a gittim. Orada Stella Adler’da bir süre eğitim aldım. Ardından İngiltere’ye geldim. Gerçekten bir planım yoktu. Kaldı ki, bizim mesleğimizde zaten çok plan yapma fırsatı olmuyor. Her şey biraz şans meselesi. Bir de kimi tanıdığınla da alakalı. Benim Londra’da bir arkadaş çevrem var ama ben burada büyümedim sonuçta, İstanbul’da ve Avustralya’da büyüdüm. Bu yüzden biraz baştan başlamam gerekiyordu her şeye. Şansım çok yaver gitti şimdilik. O yüzden heyecanlıyım, gerçekten heyecanlıyım gelecekle alakalı.



Peki iki sene önce yollara düşmenizi sağlayan itici güç neydi?
Aslında şundan kaynaklanıyor olabilir durum; benim içimde uzun süre bir yerde kalamama duygusu var. Üç farklı ülkede büyümekle alakalı da olabilir. Sonuçta yeni şeyler keşfetmek ve biraz da kendimi sınamak istedim. Türkiye’de kalmakla ilgili sürekli bir çelişki vardı içimde, biliyordum. Bir yandan da arkadaş çevrem ve güvendiğim her şey Türkiye’deydi ama insan risk almadan büyüyemiyor. İnsanın kendi sınırlarını test etmesi lazım. Ben de biraz büyümek istediğimi ve kendimi biraz sınamak istediğimi fark ettim, böyle bir karar aldım.

Strike Back dizisinde 10 bölüm rol aldınız. Macera nasıl başladı?
İngiltere’ye gelip şu an bağlı olduğum ajansla anlaştığımda, ilk gelen audition’dı bu dizi aslında. Ve o kadar küçük bir ihtimal ki bu işin böyle tak diye gelmesi ve ilk gelen audition’ı kazanmam... Şansıma inanılmaz şükrediyorum ve bir yandan da hala inanamıyorum. Yönetmen audition’ı vardı, çağırdılar, Rus aksanı yapmamı istediler, Rusça biliyor musun dediler, ‘hayır ama Türkçe biliyorum’ dedim, ne alakaysa. Kulak aşinalığım var başka dillere, kolay öğrenebilirim gibisinden... Sonra üç hafta kadar haber almadım. Herhalde olmadı diye düşünüyordum. Sonra arkadaşımla tatil için Finlandiya’ya gittik, iki gün sonra ise yanıt geldi. Çok beğenmişler, görmek istiyorlar seni diye aradılar, dönmek durumunda kaldım. Neyse ki Kuzey ışıklarını görebildim, husky’lerle kızak deneyimi yaşayabildim. Hayatımın en uzun bekleyişlerinden biriydi sonraki 3-4 gün; çünkü araya hafta sonu girdi. Sonra pazartesi geldi. Seni istiyorlar dediler, ben zaten uçtum havalara mutluluktan.

İlk tepkiniz ne oldu rolü aldığınızı duyunca?
Arkadaşımın evindeydim, arkadaşıma sarıldım, çığlık attım; inanamıyorum diye. Annemi aradım tabii ki. Bana iki bölüm senaryoyu göndermişlerdi çalışmam için. Karakteri okuduğumda zaten ‘bu rolde benim olmam lazım’ demiştim. İçimde her zaman böyle bir karakter vardı ve bir gün oynamam gerektiğini biliyordum. Ama bizim işimiz öyle bir iş ki, ne kadar sen düşünsen de, endüstrinin ve insanların senin hakkındaki izlenimlerini değiştirmen zor olabiliyor. Böyle yavaş yavaş, iş görüşmelerine giderek yontma şansın olabiliyor ama her şeyin denk gelmesi çok zor, küçük bir ihtimal.

Rus bir ajanı canlandırdığınız bu role nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz?
Çok az hazırlık vaktim vardı, iki hafta kadar. İki hafta sonra Malezya’ya gidiyordum. Ondan iki hafta sonra da çekimlere başlıyorduk. Acilen Londra’daki evimi kapatmam gerekti. Bütün eşyaları depoya koydum; altı ay hiç olmayacaktım çünkü. Dört katlı bir evde yaşıyordum ve daha üç ay önce taşınmıştım. Son iki sene içinde kaç kere böyle eşya taşıdığımın haddi hesabı yok zaten. Sonra Malezya’ya gittim. Hayatımda gitmediğim bir yer... İlk iki gün otel civarında gezinirken çok az rastlanan bir maymun türü gördüm. Güzelliğine inanamadım hem onların hem ortamın. Hemen dövüş sahnelerinin eğitimlerine ve silah eğitimlerine başladık. Ben zaten önceden spora gidiyordum ama rol için de personel training seansları başladı. İnanılmaz bir tempoya girdim, altı ay boyunca da dur durak bilmedik.



Daha önce İngilizce konuşan bir karakter canlandırmak istediğinizden bahsetmiştiniz. Böyle bir hayalinize kavuşmuş olmak ne hissettiriyor?
Bazı şeyleri doğru yapmış olmanın verdiği bir gurur var tabii ki. Bir yandan da, kendinle gurur duymakla bunun ne kadar şans olduğunu kendine hatırlatmak arasında bir çizgi var... Bu sefer işler kötü gittiğinde kendini çok suçlamıyorsun böylece, daha iyisi olması için ne yapabilirim diyorsun. Yine de başarıları kutlayabilmesi lazım insanın elbette. Ben hayatımda tamamlamam gereken bir nokta vardı ve onu yaptım gibi hissediyorum. Mutluluğunu yaşadım, sindirdim karakterimi ve şimdi elimdeki yeni verilerle bundan sonraki adımlarımı düşünmeye başladım. Zaman zaman ‘hayat sana ne getirecek?’ ve ‘sen elindekilerle ne yapabilirsin?’ gibi bir ikilemde oluyorum.

Yurt dışındaki set ortamının Türkiye’dekinden dikkat çeken ölçüde farkları var mı?
Çalışma saat limitleri var bir kere. Bu durumu sete gelip kontrol eden birimler var. Belli saatler arasında çalışılıyor, bu sınır aşılırsa set ekibine iki katı para ödenmek durumunda. Set ortamı, arkadaşlık ise çok farklı değil. Oyuncu oyuncudur, insan insandır zaten. Altı ay eve gidemeyince çok farklı bir paylaşım yaşıyor insan. Oyuncu arkadaşlarımla harika vakit geçirdik, dövüş sahnelerini çeken ekiple çok yakın arkadaş olduk. Ayrıldığımızda da üzüldük tabii, seneye görüşürüz dedik. Sadece her zaman bir profesyonellik maskesi var orada. Arkadaş olabilirsin ama ne kadar yakın olsan da o saygı çerçevesini koruman gerekiyor.

Sizin için kısaca bu dizi nasıl bir tecrübe oldu?
Çok şey öğrendiğim ve hayatımda tam ihtiyacım olan dönemde, ihtiyacım olan şekilde ve hazır olduğum biçimde bana gelen bir tecrübeydi.

Bu dizi ile tanınırlığınız arttı mı peki?
Dizi Amerika’da Cinemax kanalında yayınlanıyor, burada da Sky Atlantic kanalında. Bu kanallar internet üzerinden yayınlanmıyor ve dijital platform değiller. Eski kablolu yayınların belli oturmuş bir kitlesi var tabii. O izleyici kitlesi arasında tanınmışlığım arttı. Amerika’da biraz tanınıyorum diyebilirim ama Türkiye’dekinden de farklı işliyor işler. Daha büyük bir sektör söz konusu.

Bunca yıl sonra oyunculukta geldiğiniz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz peki?
30’uma gelmeden yapmak istediğim güzel şeyleri yaptım diyebilirim. Kendimle ilgili çok şey keşfetmeme yol açtı bu son iki sene. Hem İngilizce konuşan bir karakteri canlandırmak, hem Stella Adler eğitimi, hem de buraya geldiğimden beri her cuma oyuncularla bir araya gelip oyuncu koçumuzla çalıştığımız dersler ile kendimi geliştirdim. Bu derslerde inanılmaz güzel bir ortam oluyor. İnsanların birbirine kritik yapma hakkı var ve birbirimize karşı çok güzel bir dil oluşturduk 1.5 sene içerisinde. Çok geliştiğimi hissediyorum. Türkiye’de dizilerde ve filmlerde oynarken belli bir tarz yaratıyorsun, oysa ben oyunculuk tarzımda katılaşmak istemiyordum. Hiç yaklaşmadığım yerlerden yaklaşıyorum artık elimdeki karaktere ve text’e. Bu öğrendiklerimi de açıkçası ileride gelecek rollere yansıtmak için çok sabırsızım. Güzel ve mutlu olduğum bir noktaya geldiğimi hissediyorum. Hayat ne getiriyorsa hazırım!