Her koşulda Serkay Tütüncü

Her koşulda Serkay Tütüncü

Modern erkeğin sınırlarda gezen ruh halleri, dönüşümü ve kapalı kapılar arkasındaki dengesi tepeden tırnağa bambaşka hallerde karşımıza çıkıyor. Televizyon ekranlarının yeni jönü Serkay Tütüncü ile hayata, iç dünyasına ve hayallerine uzanan bir yolculuğun başlangıcındayız.

Sonbaharın son güneşli günlerinden birinde asgari sayıda tutmaya özen gösterdiğimiz ekibimiz ve vazgeçilmez sosyal mesafemizi yanımıza alıp Serkay Tütüncü ile çekimi gerçekleştireceğimiz stüdyoda buluşuyoruz. Yoğun set programına rağmen elinde kahvesiyle stüdyodan içeriye giriyor ve tüm enerjisini bizimle cömertçe paylaşmaktan çekinmiyor o da...

‘Bay Yanlış’ dizisinde hayat verdiği Ozan karakteriyle mutfakta harikalar yaratan Serkay Tütüncü, tıpkı ekrandaki gibi doğal bir ışığa sahip ve dikkatleri üzerine çekme konusunda çok başarılı. Bizim yapmak istediğimizse çok net: Her birimizin günün farklı saatlerinde farklı kimlikleri olduğu bilgisini cebimize koyup bir Serkay’dan farklı Serkaylar klonlamanın peşindeyiz. 

tili birbirine zıt karelerle bir hikaye yaratmaya başlıyoruz. Bir İngiliz beyefendisinden, maç saatinde kendini kaybeden içimizdeki taraftara selam gönderiyoruz. Serkay Tütüncü’nün mimikleri, tavrı hatta sanki ruh hali de her karede değişiyor ve hızlıca duruma adapte oluyor. Tüm set boyunca kocaman gülümsemesiyle hepimizin gönlünü çaldığını da belirtmeden geçmeyelim tabii...

Şimdi sizden bir talebimiz var; televizyon ekranında gördüklerinizi bir kenara bırakarak ona tekrar tekrar bakın ve sesine kulak verin. Çünkü onun tanıdığınızdan daha fazlası olduğuna inanıyoruz. Bir de merakımız var; sizce hangi karakter gerçek Serkay Tütüncü?




Günün büyük kısmını rol yaparak ve belli bir senaryoya bağlı bir şekilde geçiriyorsunuz. Tüm bu deneyimler sizi nasıl birine dönüştürdü?

Sabah kalktığımızda hepimizin oynaması gereken bir rol ve senaryoya bağlı kalması gereken günleri var. Aslında gerçek hayattan pek bir farkı yok.

Bir role hazırlanmak için özel bir yönteminiz var mı? ‘Bay Yanlış’ dizisinde hayat verdiğiniz Ozan karakterine nasıl hazırlanıyorsunuz?

Özel bir yöntem denemez ama önceliğim karakteri tanımaya çalışmak oluyor. Bununla ilgili sorulması gereken çok soru var. Kendimi gün içinde ‘Şu an Ozan olsa ne yapardı?’ sorusunu sorarken buluyorum. Sanki her zaman cebimde taşıdığım biri var gibi. Çok keyifli, çok heyecanlı bir oyun. Bu sayede zamanla çok yönlü biri haline geliyorsun.

‘Bay Yanlış’ dizisindeki Ozan karakterinin size çok yakıştığını düşünüyoruz. Ozan ile Serkay bir araya gelebilseydi onlar nasıl anlaşırdı? Birbirleriyle rekabet eden iki insan mı, yoksa iyi birer dost mu olurlardı?

Rekabet halinde olmazlardı bence. İyi anlaşacaklarına eminim. Ozan, hayatı biraz daha garanti yaşamaya çalışan, konfor alanında mutlu, oturaklı, olgun ve motivasyonu aşk olan biri. Ben daha çok ‘neyse o’ diyen, konforlu hissettiğinde rahatsız olan, yenilik seven biriyim. Yine de bu farklılıklar iki insanı arkadaş yapabiliyor. İyi anlaşabilmek için aynı olmaya gerek yok, farklılıklara saygılı olduğumuz an ilişkilerimiz yürüyor. O yüzden arkadaş olabilirdik diye düşünüyorum.

Çoğu kadın yemek yapan erkekleri çekici bulduğunu belirtiyor. Ozan’ı çekici biri olarak yorumlar mısınız? Sizce bir erkeği çekici yapan nedir?

Evet, yemek yapan erkek çekiciliği diye bir şey var... Ben maalesef mutfakta iyi biri değilim. Ozan sayesinde ben de o çekicilikten biraz olsun faydalanıyorum. Duygusal, düşünceli, fedakar ve aşk dolu. Ozan çok naif bir karakter, yani tahmin edilebilir biri. Bu özelliklerin değerli olduğu dönemler biraz da otuzlarda başlıyor sanki. Her iki cinsiyet içinde çekici olan şey, insanın kendini yeterli hissetmesi… Bence çekici olan bu.

Peki, Serkay Tütüncü’ye göre bir kadının hangi özelliği onu çekici kılar? ‘Ne kadın ama!’ dedirtecek, dikkat ettiğiniz ve çekici bulduğunuz bir özellik var mı?

‘Ne kadın ama!’ demem için hayli zaman gerekiyor. Ben ‘an’dan etkilenme zamanlarımı geçtiğimi düşünüyorum. Tutkulu olduğu şeyler olmalı ve benim bilmediğim yönleri hep kalmalı. ‘Yeterli hissetme’ meselesiyse çok önemli.



Yoğun bir set temposu arasında nihayet buluşabildik. Bu tempo içerisinde günlük rutininizde neler oluyor? Vaktinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Set programımız gerçekten yoğun. Boş günlerimdeyse ilk yaptığım şey kendimi spor salonuna atmak oluyor. Onun dışındaki vaktimi olabildiğince şehirden uzakta geçiriyorum. Belgrad Ormanı, Şile veya Kilyos taraflarına gidip kıyıya bir sandalye atmak bile yeterli olabiliyor. Çünkü gerçekten stresli bir iş yapıyoruz ve sessizlik, az konuşmak, plansız davranmak müthiş özlediğim şeyler arasında yer alıyor. Repo günlerimi olabildiğince kendime ayırıyorum.

Sporcu bir babanın çocuğusunuz… Sizin sporla ilişkiniz genetik miras mı, yoksa tamamen kendi seçtiğiniz bir yaşam stili mi?

Kendimi bildim bileli sporun içindeyim. Ne zaman ve nasıl başladığımı bilmiyorum. Sporcu bir ailede yetiştiğim için ilgi alanlarım ve yeteneklerim doğrultusunda hep spora doğru yönlendirildim. Sanırım bu bakımdan çok şanslıyım. Çünkü gelişme çağındaki seçimlerimiz özgüvenimizi, arkadaş çevremizi, mesleğimizi hatta hayallerimizi bile direkt olarak etkileyebiliyor. Ben sporu hiç baskı altında yapmadım; bu da sevmemi sağlayan en büyük nedenlerden biri. Aksi halde çok farklı biri olabilirdim. Bu noktada aile çok önemli. Ailelerin bu tip konularda kendi hırslarını çocuklarına yansıtmamaları gerek. Sörf benim kendi tercihimdi, o yüzden de hala ilk günkü gibi seviyorum. Genetik miras ilk aşamada sizi öne çıkarabilir belki ama çalışmazsanız kesinlikle gelişmezsiniz. Bu, elbette her spor için geçerli.

SERKAY TÜTÜNCÜ: SÖRF EĞİTMENLİĞİNİN HAVALI OLDUĞUNU BIRAKINCA FARK ETTİM

Sörf eğitmenliği kulağa oldukça havalı geliyor... Deniz ve rüzgarla ilişkinizi merak ediyoruz… Sizin için ne anlam ifade ediyor bu ikili?

Sörf eğitmenliğinin havalı olduğunu sörf eğitmenliğini bıraktığım gün fark ettim! Çünkü işin içindeyken, sabah sekizde suya girip yemek dahi yemeden akşam saatlerine kadar ders verdiğimde hiç havalı değildi. Buna rağmen sörf, sağlığım yerinde olduğu sürece hep yapacağım bir spor. Çok klişe belki ama kendimi daha özgür hissettiğim başka bir alan daha yok. Doğayla iş birliği hissini tattığınız an ona bağımlı oluyorsunuz. Hep aynı şekilde anlatıyorum belki ama; doğanın müthiş bir istikrarla sürdürdüğü bir şeyi kendi oyun alanınıza dönüştürüyorsunuz. Sörf yapmadığınız zaman rüzgarın serinletmek dışında hiçbir etkisi yok üzerinizde. Fakat tamamen sizin uyguladığınız bir teknikle rüzgarı yakalayarak suda hızlanabilmek… Biz buna özgürlük diyoruz!



John Lennon, hayat macerasını ‘Hayat, sen başka planlar yaparken başına gelenlerdir’ sözleriyle yorumlamış… Peki, sizin bu yolculuktan beklentileriniz neler? Ümitleriniz ve korkularınız var mı?

Hayata karşı beklentide olmayı bırakalı çok oldu. Artık daha çok kendimden beklentilerim var. Doğru diye düşündüğüm şeylerin yanlışlarla dolu olduğunu öğrendiğim yaşlardayım. Şoku üzerimden atıp sadeleşmeye çalışıyorum; hem de üstümdeki gereksiz fazlalıklara rağmen. Ümitlerim tabii ki var ama korkularım çok daha fazla. Ölüm dışındaki her şeyden korkuyorum sanırım. Umursamaz olduğum zamanları özlüyorum. Galiba yaşadığım hayattan kendimi daha fazla sorumlu hissetmeye başladım. Bu da zaman zaman yoruyor.

'DÜNYANIN EN MUTLU İNSANI OLABİLECEĞİMİ SANMIYORUM'

Sizi dünyanın en mutlu insanı yapacak bir dilek hakkınız olsaydı, bu hakkınızı nasıl bir değerlendirirdiniz?

Ne dilersem dileyeyim ‘dünyanın en mutlu insanı’ olabileceğimi sanmıyorum.

Geçtiğimiz yılın sonunda “Birkaç hayalim var, onları gerçekleştirip gideceğim” notuyla bir fotoğraf paylaşmıştınız. Bize o hayalinizden bahsedebilir misiniz?

Öncelikle tebrikler, çünkü gerçekten sıkı takip gerektiren bir soru bu. Çocukluğumdan beri hayalim, iyi bir oyuncu olabilmek. Bunun için çok çalışıyorum. Bu alanda; tatmin olduğum, zevkle izlediğim, içime sinen işler yapmak istiyorum. Hep daha iyisinin olduğunu bilmek çok motive edici. O yüzden gitmeme daha zaman var. Bununla ilgili çok örnek aldığım ve zevkle izlediğim Haluk Bilginer’in bir sözünü paylaşmak istiyorum: “Ben en iyi oyunumu oynamadan öleceğim.” Harika bir söz!

‘Fight Club’ filminin hayatınızda önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Filmin hangi sahnesi onu sizin hayatında önemli bir yere koymanızı sağladı?

‘Fight Club’ filmi, bütün sahneleriyle anlatmak istediği ana fikrine müthiş bir şekilde hizmet ediyor. Yine de bir örnek vermem gerekirse: Tyler Durden’ın bir market çalışanını dışarı çıkarıp, başına silah dayadıktan sonra hayalindeki mesleği sorduğu sahneyi söyleyebilirim. Çoğumuz istemediğimiz işlerde çalışmaya devam ediyoruz. Tam o anda birinin başımıza silah dayayıp hayalimizi hatırlatması gerekiyor. Bence bu sahne filmin en önemli sahnelerinden biriydi.



SERKAY TÜTÜNCÜ: DUYGUSAL BİRİYİM

Geçmişte duygusal biri olduğunuza dair açıklamalarınız var. Hala kendinizi duygusal olarak tanımlıyor musunuz? Duygularını gösteren biri misiniz, yoksa daha mesafeli içten içe seven biri mi?

Evet, duygusal biriyim. Duygularımı göstermeyi de severim, yoksa ne anlamı var? Bazen duygularımla hareket edip mutsuz olduğum anlar da var ama bu da beni ben yapan şeylerden biri. O yüzden kabul ediyorum, bazen insanı başarılı ve başarısız yapan özellik aynı özellik olabiliyor. Kendimi bu konuda yarı yolda bırakmıyorum ve duygularımla hareket etmeyi seviyorum.

Serkay Tütüncü, gece yastığa başını koyduğunda direkt uyuyanlardan mı, yoksa gün içinde olanları yeniden değerlendirenlerden biri mi? Gelecek ve geçmiş kavramları hakkında düşüncelerinizi merak ediyoruz…

Maalesef hemen uyuyamayanlardanım. Gün içinde de uyku öncesinde de çok düşünüyorum. Bu bazen çok yorucu olabiliyor. Geçmişten bahsederken yüzeysellik devreye giriyor. Anlattığın anı tekrar hissetmen, o anın tadını tarif edebilmen imkansız. Jet uçaklarının arkasındaki buz parçacıkları gibi her şey, zamanla siliniyor... Eskisi gibi hissetmiyorsun ama tarif edecek kadar hatırlasan da aynı histe olmana imkan yok. Biz unutabildiğimiz için geçmiş var. Yoksa unutmayı tercih etmediğinde her şey seninle birlikte yaşamaya devam ediyor. İnsanın en müthiş özelliği de bu sanırım. Hep ikisinin arasındayız. Adım atar gibi, bir önceki adımın bir sonraki için bir momentum. Oyalanıyoruz işte.

Uzaktan bakıldığında görünmeyen ama keşke bu yönümü daha iyi gösterebilsem dediğiniz bir tarafınız var mı?

Uzaktan bakıldığında görünmeyen yönlerimi bilmiyorum. Sanki bazı diyaloglarda ‘Oğlum ben seni baya itici buluyordum’ diyenler oldu ama bunu kişisel algılamıyorum. Çünkü çevremde bunu sürekli duyan birçok insan var. Bu tamamen insanların önyargılarıyla alakalı. Ben kendimi iyi ifade edebilen biri olduğumu düşünüyorum. Bunu anlayan ya da anlayamayan insanlar var hepsi bu. Bunun benimle ilgili bir sorun olduğunu düşünmüyorum.



Sonbahar biraz da hüznün mevsimi olarak kabul edilir. Sizin sonbaharlarınız nasıl geçer? Daha hareketli mi, yoksa daha romantik mi?

Sonbaharı çok severim. Evet, bu mevsim benim de pesimist yanımı ortaya çıkarıyor, doğru. Daha çok izlediğim, daha çok dinlediğim, daha çok yazdığım, daha çok dinlendiğim ve biraz da asosyalleştiğim bir mevsim. Neden bilmiyorum ama yaprakların bile rengi değişiyor, o yüzden sanırım.

Şimdi, gelecekte yeniden görüşmek adına sizden bir söz almak istiyoruz. Bir dahaki buluşmamızda hayatınızda ne değişmiş olabilir ve biz neyi büyük bir merakla soruyor olabiliriz?

Gelecekte kendini daha çok tanımış, daha tatmin olmuş, daha yeterli hisseden bir Serkay olacak. Onun dışındaki gelişmelerin pek bana bağlı olduğunu düşünmüyorum. Gelecekte soracağınız sorunuz şöyle olabilir: ‘Serkay, her şeyi bir kenara bırakalım… Sen nasılsın?’; ‘iyiyim’ yanıtını verebilmek isterim.

TEK BAKIŞTA

Bu şarkıyı durmadan dinliyorum: Camel Power Club/Crocodile Go to Sleep

Kendime sürekli bunu hatırlatıyorum: Alaçatı’da rüzgar esmeye devam ediyor.

En çok bunu unutuyorum: Şükretmeyi.

Benim imza aksesuarım: Gözlüklerim.