Üç aşk bir kadın

Üç aşk bir kadın

Çoban Yıldızı ekibi ile Kapadokya'da buluştuk.

Röportaj: Ece üremez
Fotoğraf: Serhat Hayri

İstanbul’dan uzakta Kapadokya’nın otantik atmosferinde farklı bir boyuttan seslenen dört oyuncu... Derinlik algıları değişmiş, empati duyguları tavan yapmış ve zaman kavramına bakışları farklılaşmış. Ayrı ayrı yapılan röportajlarda birbirlerinin cümlelerini tamamlıyor oluşları, Çoban Yıldızı’nı farklı bir gezegene taşıyor, mükemmel bir sinerjinin yansıması adeta.



SELİN ŞEKERCİ

Çoban Yıldızı’nın senaryosuna dair sizi etkileyen ne oldu?

Zühre’nin hikayesi Türkiye’nin acı bir gerçeğini anlatıyor; babaları tarafından erken yaşta, para karşılığı evlendirilen, satılan kızlar… Bir kadın oyuncu olarak böyle bir rolü canlandırıyor olmak beni çok heyecanlandırdı.

Kendinizi güncel tutmak adına neler yapıyorsunuz?
Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Belki o benim eksiğim olabilir ama ben bir şey yapılması gerektiğini de düşünmüyorum. Son zamanlarda çok fazla yapımcı, dizi ve oyuncu var. Dolayısıyla da hep tetikte olmak tabii ki gerekli çünkü alternatif çoğaldı. Ben ilk sektöre başladığımda böyle değildi durum. Tam 10 yıl geçti. Eskiden yetenekle ve görselle ön plana çıktığımız noktada iş alabilir durumdaydık. Ama şu an elini sallasan oyuncuya çarpıyorsun. Bizim jenerasyonumuz tam arada kaldı. O yüzden tetikte olmak lazım, ben de bunu seçtiğim rollerle farklı şeyler oynayabildiğimi göstererek yapmaya çalışıyorum; gayem hep bu oldu. İşte kendime inanmaktan dahi vazgeçtiğim noktada Gül Oğuz bana inanıp bahtımda geri dönüş yaşattı.

Bu aralar kendinizi en çok neyi analiz ederken buluyorsunuz?
‘Ne yapacağız?’, ‘Ne yapmalıyız?’, ‘Nasıl çözüm bulabiliriz?’ soruları hep aklımda. Kendimle ilgili ise daha sakinleştiğim bir döneme girdiğimi düşünüyorum ruhsal olarak. Bu dönüşüm de beni sersemletti. Çünkü çok hareketli ve anlık tepkileri olan biriyken biraz daha sakin ve içine kapanık birine dönüşmeye başladım. Bir şeyler sanki rayına oturmaya başladı. Bu da hayatıma sirayet ediyor. Tabii şu an yaşadığımız olaylar da biraz sakin kalmak zorunda hissettiriyor. Belki olanlar bile benim karakterimi etkiliyor olabilir. Zor günlerden geçiyoruz. Umarım her şey çok daha güzel olur.

İlişkide ne olursa arkanıza bakmadan kaçarsınız?
Benim ilişkiye tutunmam için karşımdaki partnerime yüksek derecede saygı duymam gerekiyor. Onun entellektüel açıdan benden üstün olduğunu bilmeliyim. O eşitlenip, bir de üstüne ben yukarı çıktığım zaman korkarak kaçıyorum. İlişki öğrenmeye teşvik ettiği zaman beni çok besliyor. Bazen gaza gelip öğrenme açlığıyla koşarken boynuz kulağı geçiyor durumu oluyor ki ben de o zaman hadi bakalım görüşürüz, oluyorum. Ama şu an hiç öyle bir imkanım yok, çok mutluyum, onu geçemem.

Aşka dair en sevdiğiniz söz nedir?
O kadar anti-romantik bir kızım ki… Romantik hareketlerden de hiç hoşlanmam. Jest yapıldığında gülerim, yabancılaşırım, yapanın da sinirini bozarım. Ama erkek arkadaşım da benim kadar anti-romantik olduğu için biz böyle cool bir şekilde takılıyoruz.

Bir gün mutlaka gerçekleştirmeyi dilediğiniz hayaliniz nedir?
Selin’in en büyük hayali; kendi reçelini yaptığı, sebzesini topladığı bir evde ve kesinlikle İstanbul dışında yaşamak. Maddi ve manevi gücü toplayıp bu şehirden başka yere gitmek. İstanbul’u sevmiyorum. O da beni sevmiyor sanırım. Bir yönetmenim İzmir’den ilk geldiğim yıl bana şöyle demişti; “İstanbul’da yüksek sesle onu sevmediğini çok söylersen, o da seni içine almaz.” Öyle de oldu, alışamadık birbirimize.



ŞÜKRÜ ÖZYILDIZ

Çoban Yıldızı’nı diğer aşk hikayelerinden ayıran ne?

Ben zaten projelerime karar vermeden önce hikayede farklı olanı arıyorum. Buna bakarken de gerçekliği tartıyorum. Hem daha önce anlatılmamış olması ve oyunculuk adına bana farklı gelmesi hem de ne kadar gerçekçi bir şekilde anlatıldığı önemli. Bu hikayeye de tam bu yüzden çok güveniyorum aslında. Çok sıcak bir aşk hikayesi. Bu yörenin insanını, alışkanlıklarını, yaşam tarzlarını ve hayata bakış açılarını gerçek bir noktadan işleyen ve rol olarak da beni fazlasıyla heyecanlandıran bir proje.

Oyunculuğa adım attığınızdan beri karakterinize dair hangi özelliklerinizi törpülemek ve iyileştirmek durumunda kaldınız?
Oyunculuğa ben insan bilimi olarak bakıyorum. Her oynadığın karakterle empati kuruyorsun ve bu süreci seyircinin gözleri önünde gerçekleştiriyorsun. Sadece bizim insanımız için söylemiyorum, dünyanın neresine bakarsanız bakın sistem bizdeki empati duygusunu almaya çalışıyor. Biz bu duyguya ne kadar bağlı kalır geliştirirsek o kadar daha güzel insan oluyoruz. O yüzden iyi oyuncu olabilmek iyi insan olabilmekle çok alakalı. Ben de oyunculukla beraber bunun geliştiğini hissediyorum kendimde. Dünyanın kurtuluşu da orada zaten.

Gerçekleştirmek için geç kaldığınızı hissettiğiniz bir şey var mı?
Zaman kavramına bakışımı değiştirdim, o yüzden de hiçbir şeye geç kalmış hissetmiyorum kendimi. Eskiden 30 yaş gözümü korkuturdu, ama 28 yaşında o yaşın getireceği zenginliklerin olduğunu fark ediyorum. Korkmuyorum. Yaşlandıkça hayata bakışımın da değiştiğini ve bazı lezzetleri daha iyi alabildiğimi anlıyorum. Şu ana kadar hayatımda ne olduysa hatalarımı da fırsatlarımı da, bana bahşedilen tüm güzellikleri ya da o an felaket olarak gördüğüm tüm olayları geriye dönüp düşündüğümde hepsinin olması gerektiği zamanda olduğunu görüyorum. Bu belki oyunculuğun da getirdiği bir durum olabilir ama yaşadığım her şeye farklı pencerelerden bakabiliyorum.



SELİM BAYRAKTAR

Çoban Yıldızı’nda canlandırdığınız karakterin en hoşunuza giden yanının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

En hoşuma giden yanı, genelde hepimizin de hoşuna giden yanı; kötü olması. Bu kez canlandırdığım karakter genel kanılara bakarsan kötü ama kendi içinde incelersen değil. Çünkü kimse kendisine göre kötü ya da iyi değil. Haklı ya da haksız var aslında. Zekkar hedeflediği şeyleri yapmak zorunda, o da çocukluğundan beri tamamlayamadığı bir duygusundan kaynaklanıyor; sevgi ve önemsenme yetersizliği, değersizlik duygusu... O bu dizinin karanlık tarafı. İsminin anlamı da her daim düşünen ve düşündüğünü uygulayan anlamına geliyor. Hayatımızda kötü dediğimiz insanlar olmazsa iyinin değeri çıkmıyor ortaya.

Neler size enerji verir ve yenilenmenizi sağlar?
Bilmediğim, beni etkileyecek sözleri okurum her gece yatmadan. Bu dünyadan gelmiş geçmiş çok önemli insanların çok önemli sözlerini okumak her gün yeni bir bilgi demek. Beceri kazanmak benim için vazgeçilmez çünkü oyunculuk çok nankör bir meslek. Senden çok daha yetenekli, becerikli bir insan çıkabilir karşına. O yüzden sen her daim bir basamak daha yukarıda gitmek zorundasın. Ben her sene kendime iki beceri hedefi koyuyorum. En ufağından en büyüğüne kadar. Çünkü oyunculuk diye bir meslek yok aslında, hayat var. Her şey ve herkes olabilirsin ama olabilmenin getirileri var, sorumluluğu çok fazla.

Sosyal medyanın iletişim anlayışını kökten değiştirdiği günümüzde ilişkileri güçlendirmenin yolu sizce ne?
Biz şu an bir dizi setindeyiz ve harika bir ekibimiz var. Bu ekibin harika olmasının nedeni de her akşam yemekten sonra masaya oturup, sabaha karşı dörde beşe kadar yaptığımız muhabbet... O yüzden diyoruz ki; keşke İstanbul’a gitmesek. Çünkü oraya döndüğümüzde biliyoruz ki herkes setten sonra evine gidecek. İstanbul’da aynı günde 10 mekan değiştirip gittikleri yerlerde birbirlerine değil cep telefonlarına bakanlar, o sivri kayalıklarda çekirdek çitleyerek saatlerce sohbet edenlerin derinliğini yakalayamıyor. Mesele bu, derinliği unuttuk biz. Çünkü sosyal medya bizim çok zayıf bir noktamızı yakaladı; değerliliğimizi. Egomuzu tatmin ediyor. Yani annemizin, babamızın bize veremediği şeyi sosyal medya veriyor. O yüzden fotoğraflarımızı paylaşıyor, insanların hakkımızda neler diyeceğini merak ediyor ve önem veriyoruz. Kurtulmak için çözüm olarak kapatsanız bile, bir gün elinize öyle bir fotoğraf geliyor ki o hesabı yeniden açıyorsunuz; çünkü bunu göstermem lazım diyorsunuz. Kanca ağzımızda artık.

Bir kadında en çok hoşunuza giden, en değer verdiğiniz özellik ne?
Paylaşımı. Sadakati. Sadece bir kişiye olan sadakat değil. Şöyle örnek vereyim; ben 13 yıldır evliyim. Herkes diyor ki; ‘Nasıl gitti bu ilişki bu kadar?’ Aslında kimse kimsenin malı değil, sahibi değil. ‘Sen benimsin’ demeyi bıraktığın anda asıl bağlılık o zaman başlıyor. Evli olan pek çok erkeğin dışarıda gizli gizli yaşadıkları başka ilişkileri var. Bu tip erkekler evli oldukları hatta çocuk sahibi oldukları kadınların evden çıkmalarını istemezler. Bu bastırmadan ötürü kadının gizemi kaybolmaya ve o kadına duyulan sevgi, aşk tükenmeye başlar. Ve bu erkekler genelde kimlerle olurlar biliyor musun? Dışarıda çok özgür, çok rahat, kendini göstermesini bilen kadınlarla birlikte olurlar. Sonra ona da sahip olduğu zaman yine aynı şeyi yaparlar. Psikolojik bir problem bu. Rahat bırak, senin olsun. Paylaşmak şunu da içeriyor aslında; dinlemek. Uzun yıllar birlikte oluyorsun, seni dinlemesi gereken bir insan olması gerekiyor karşında, bu çok önemli. Fakat ilişkilerin en büyük gizemi dip dibe olmamak. Öyle olduğun zaman, her saniyeniz beraber geçerse sevgiyi çok çabuk tüketmeye başlıyorsun, paylaşacağın gizemli şeyler kalmıyor. Birbirini özlemek lazım.



MENDERES SAMANCILAR

Çoban Yıldızı’nda anlatılan hikayenin can alıcı noktasının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Aslında hikayenin başlangıcı şu; arada yaş uçurumu olan bir aşk. Fikret’le Zühre’nin ilk karşılaşması senaryonun en can alıcı yerlerinden biri çünkü işte orada yol ayrımı başlıyor. Zorbalık ve despotluk insanların ruhuna girdiği için aşkı satın almaya çalışıyorlar. Her şeye sahip olduğunu zanneden insanlar aşka da böyle kolay sahip olunur zannediyor. Fikret Zühre’yi kendi harasında büyüttüğü yarış atlarından biri gibi görüyor. Ama öyle olmadığını da hayat gösteriyor.

Paket program dizi anlayışı, televizyonun tamamen dizilere ağırlık vermesi, oyuncuların çok yüksek rakamlar alması, Türk sineması adına nitelikli filmlerin üretilmesine set çekiyor olabilir mi?
Son dönemde başlayan diziler, yapımcıyla, kanalla, oyuncuyla yaşanan sorunlardan ötürü çok çabuk bitebiliyor. Dizi tutmadı diye kalktı zannediyoruz ama aslında tutma aşamasında olan diziler de kalkabiliyor. Mesela beşinci olmuş bir diziye biraz şans verilse 13’üncü bölümden sonra açılacak ama bu beklenmiyor. İşe, emeğe, mesleğe saygısızlık ve haksızlık var. En büyük saygısızlık da seyirciye oluyor. Bu şuna benziyor; siz bir kitabı yarıya kadar okumuşsunuz, yarısında biri kitabı elinizden çekip alıp atıyor. Buna kimsenin hakkı yok. Ancak Sinemanın kulvarı farklı. Ülkemizde kayda değer önemli filmler art arda yapılıyor. Film sayısı aza düşmüş olabilir ama kalitemiz oldukça yükselmiş durumda. En önemlisi de her yapılan filmin anlatmak istediği bir sıkıntısı, sancısı, derdi var. Zaten kaygıları olan sinema varsa umut var demektir. Bizim sinemamızın da her zaman kaygıları olmuştur. 

Oyunculuğa dair ilk anınız desem…
Hatıralar bitmez. 1979’da Bereketli Toparaklar Üzerinde’yi çekiyoruz Orhan Kemal’in. Bir sahnede oyuncu arkadaşımı sırtıma alıp parke taşlı bir yolda yürümem gerekiyordu. Ayağımda da yumurta topuk bir ayakkabı vardı. O yüzden de 2-3 provadan sonra ayağım burkuldu ve düştüm. Tuncel Kurtiz de seyrediyordu, beni de çocuğu gibi çok sever, özen gösterirdi. Geldi bana epeyce bağırdı çağırdı; “Bir oyuncu kontrollü olmak zorunda” dedi. Ben de ayakkabıdan dolayı olduğunu anlatmaya çalıştım. O ise şöyle cevap verdi; ‘Kimseden bir şey beklemeden ayakkabını değiştireceksin o zaman. Kimse sana doğruyu göstermiyorsa kafanı değiştireceksin. Eğer gittiğin yol yanlışsa yolunu değiştireceksin. Önce hangi yükü taşıyacağını bileceksin.”

Bugünlerde en çok neye ‘dur’ demek istiyorsunuz?
Bir defa eğitim kıyımına, haksızlıklara, sanatın önünde çıkan engellere dur demek istiyoruz. Çünkü eğer sanatı ve emeği özgür bırakmazsanız, kollamazsanız ülkemizin aydınlık geleceğini kuramayız. Önce çocukları, kadınları ve emeği kollamak zorundayız. Biz bunlara yapılan kıyımlara dur diyoruz. Bizim tek silahımız demokrasi, bunu korumak zorundayız.

Sizce korkularımızı yenmenin yolu, alternatifi ne?
Üstüne gitmek. Korkunun ne kadar üzerine gidersen o kadar çabuk kurtulursun. Bu karanlıkta ışığın kesilmesine benzer, bir zaman sonra gözlerin karanlığa alışır ve o noktadan sonra karanlığa razı olmak değil, nedenleri bulup aydınlığa çıkmak olur bütün mesele. Bugüne baktığımızda bir korku toplumunun yaratıldığını görüyoruz. Her şeyden korkuyoruz; konuşmaktan, gece sokağa çıkmaktan, terörden, bir şey söylediğimizde içeri alınmaktan, dayanışmadan bile korkuyoruz. Aklı başında insanların bir tek çıkış yolu, karanlığı yırtma ihtimali var; korkuyu yaratanlardan korkmayacağız ilk önce.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.