Zıt Kutuplarda Bir Yıldız

Zıt Kutuplarda Bir Yıldız

Son dönemde onu gören herkes ‘Yıldız!’ diye sesleniyor. Yasak Elma’daki başarılı performansıyla Eda Ece, en dramatik olaylarda bile yüzümüzü güldürmeyi başarıyor.

Reyting rekorları kıran Yasak Elma dizisinin Yıldız’ı, seyircinin izlemekten en çok keyif aldığı oyunculardan, Instagram’da 2 milyonu aşkın takipçisi var, oynadığı her film, gişe başarısıyla konuşuluyor. Eda Ece’yle karşı karşıya gelene kadar onun yalnızca ‘ihtişamlı’ yanlarına odaklanacağımıza emindik. Başarısının gururuyla mutluluk sarhoşu olmuş, popülerliğine aşık bir ‘ünlü’ röportajı daha olacaktı bu. Ancak röportaj başladığı andan itibaren derin, çok boyutlu, olaylardan bağımsız düşünülemez ve içinde belki de sayısız karakter barındıran bir kadının hem kendisi; hem de diğer tüm insanlarla olan mücadelesiyle karşılaştık. Hal böyle olunca tüm ön yargıları zihnimizden temizleyip derhal onun hayatı algılama biçimindeki ince, sorgulayan, konformizmden uzak ve derinliği yüksek fikirlerin ortaya serilişine kapılmaya karar verdik.  Eda Ece, üniversitede psikoloji eğitimi almış ve kendini ‘empat’ olarak tanımlıyor. “Bir sokak köpeğini ya da ihtiyaç sahibi bir insanı görüp yanından yürüyüp geçmem mümkün değil. Bütün gün içimde kalıyor” diyor. Bir dergi çekiminde toplumsal sıkıntıları kapının dışında bırakmanız gerekir; aksi halde kusursuz ve cazibesi yüksek bir atmosfer yaratmak pek mümkün olmayabilir. Ancak Eda Ece hiç beklemediğimiz bir yerden vuruyor ve sohbetimiz boyunca ‘insan olmaya’ dair pek çok defoyu, gölgede kalmış duyguyu, fark edilmesi zor akıl oyunlarını ve 30’una yaklaşan bir kadının analizlerini ortaya seriyor. Ona bakınca Manifesto filminde 13 farklı karakteri canlandıran Cate Blanchett aklımıza geliyor; her duygusu bir öncekinden farklı, her saniye başka bir renge giriyor, duygularını gizleyip gizlemediğine dair en ufak bir şüphe bırakmıyor. Sohbetimizin sonlarına doğru ‘delilik’ üzerine konuştuğumuz sırada dünyada olan biten hakkında şöyle söylüyor; “Tüm bunları görüp ‘ben bu hayatı çok seviyorum! İnşallah 113’üme kadar yaşarım’ diyemiyorsun. Delirmek böyle oluyor işte; tüm bunlara çare bulamamaktan…” Bu röportajda sizi kusursuz bir Eda Ece karşılamayacak belki ama ‘farkındalığına’ sevindiğiniz, aslında insana dair tüm keşmekeşi oyunculuğa, yazmaya, komediye, drama, düşünmeye ve düşündürmeye adamış bir kadın dikiliverecek karşınıza. Fotoğrafların her biriyse; birbirinden farklı karakterleri temsil eden film afişleri tadında…  Hangisi gerçek Eda, siz karar verin.

 

Yasak Elma tam tamına üç sezondur devam ediyor. Yıldız karakteri kariyerinizde bir dönüm noktası diyebilir miyiz?  
Bu sezon reytingimiz çok yükseldi. Yaptığımız işin karşılığını aldığımız için çok mutluyuz. Yıldız bana uğurlu geldi. Birçok dizinin adını biliyoruz ama o dizinin içindeki karakterlerin adlarını bilmiyoruz. Yasak Elma’daki karakterlerin adının bu kadar biliniyor olması; oyuncu olarak başarıya ulaşıldığı anlamına geliyor. Dizi bir aile draması ve entrika hikayesi olarak başladı. Ben de ait olmadığı bir dünyaya sonradan giren, aslında kaba tabiriyle ‘sonradan görme’ dediğimiz, yüzeysel hayalleri olan; garson bir kızken; holding sahibi bir adamla evlenip yalıda oturmaya başlayan Yıldız’ı canlandırıyorum. Yıldız’ın birçok noktada küçük düştüğü ve bu dünyaya ait olmadığını düşündüren olaylar oldu. Ancak bu durumları çok dramatik ele almadım; aksi takdirde Yıldız’ın o dünyadan çekip gitmesi gerekirdi… Yeni ortamıyla başa çıkabilmesi için hayatı daha ti’ye alan; özgüveni yüksek ve renkli bir karakter çizmek istedim. Böylece seyircinin gözünde o dünyada kalmamın bir cazibesi oldu.  

Ülkemizdeki birçok dizide kadın karakterler ‘tuttuğunu koparan, bağımsızlığına düşkün’ bir yapıdaysa, kötü kalpli; ‘uyumlu, saf, bir erkeğe aşık ve onu koşulsuz seven’ bir yapıdaysa iyi kalpli karakter olarak tasarlanıyor. Bu açıdan bakıldığında Yasak Elma kadınlarını nasıl yorumluyorsunuz?
Biz hiçbir karakterde kötü hep kötüdür, iyi hep iyidir diye düşünmüyoruz. Hayatta insanlar da çok boyutlu ve dolayısıyla dizideki kadın karakterler biraz gri. Herkesin kendi zaafları, iyi ve kötü özellikleri ve bencilleştiği yerler var. O yüzden hatalarıyla, günahlarıyla gerçek karakterler yaratılmış oldu. Cazibeli ve ilginç tarafları var hikayenin. Yönetmenimiz de senaristimiz de kadın; dolayısıyla bu çok boyutluluk kadın gözünün içtenliğinden kaynaklanıyor olabilir.  


İçinizdeki başka bir biçime bürünme, taklit etme potansiyelini ilk ne zaman fark ettiniz?  
İkizler burcu çocuğu olarak, doğduğumdan beri renkli ve sosyal bir çocuktum. İki ablayla büyüdüm ben. Annem bizi ayakkabı almaya götürdüğünde ayakkabıcının taklidini yapmamdan tutun da; ‘Problem Çocuk’ filmindeki gibi ablalarımın doğum gününü sabote etmeye kadar giden, kalıbına sığmaz, açık enerjili bir çocuktum. Tabii insan büyüdükçe, kalabalıklara girdikçe kendini sansürlüyor, limitliyor. Dolayısıyla ben de sınırlar, perdeler, duvarlar koydum büyüdükçe. Ancak oyunculuk serüveni bunu aşmamı, eskiye dönmemi sağladı.

Çocukken hepimizin hayal gücü en el değmemiş halinde, bahanelerden uzak, sınırsınız ve hatta yetişkinlerin gözünde komik… Siz o zamanlarda en çok neyin hayalini kuruyordunuz?
Çocukluğumda farklı ilgi alanlarım oldu ama tiyatro her zaman vardı. Annem beni baleye, voleybola, piyanoya götürürdü… Benden geri dönüş alabildiği tek şey tiyatro oldu. Birçok tiyatro oyununda başrol oynadım ama ‘büyüyünce oyuncu olacağım’ cümlesini hiç söylemedim. Hatta büyüyünce herhangi bir şey olacağıma dair bir cümle söylemedim. Yeteneğim ve enerjimi kullanabileceğim eğlenceli bir hobiydi benim için.

Psikolojide, felsefede, edebiyatta sanatın birçok dalında ‘ben kimim?’ sorusu merkezdedir. ‘Güzel bir kadın’ ya da ‘oyuncu’ gibi toplumsal sıfatları çıkardığımızda ‘ben kimim?’ sorusunu yanıtlayabildiniz mi?
Ben şuyum desem, yarın öbür gün bir travma veya iyi bir olay sonrasında farklı bir boyutumu daha görebilirim. Ama farkındalığı yüksek bir insan olduğumu düşünüyorum. Her şeyi hisseden insanlar için ‘empat’ diye bir kelime koymuşlar; empatiden geliyor. Mesela ben Joker filmini izlerken, beğenmeme rağmen yarısında çıkmak zorunda kaldım. Onun çektiği eziyete dayanamadım. Biliyorum ki filmin sonuna doğru kötüleşecek ama oraya kadar sabredemedim. İliklerime işledi. Algılarımın bu kadar açık olması aynı zamanda yıpratıyor tabii ki. Kalabalık yerlerde içine kapanabiliyorsun çünkü tüm enerjiyi vakum gibi çektiğin için; kendini korumaya alman gerekiyor.



Yazar Virginia Woolf “Tüm uç duyguların delilikle ilgisi vardır” der. Sizin zaman zaman hissettiğiniz, başkalarına göre ‘delice’ sayılabilecek bir düşünceniz var mı?
Daha oraya gelmedim! Ama ileriki yaşlarımda o seviyeye ulaşabilirim. Bu arada Virginia Woolf’u çok seviyorum çünkü bilinç akışı tekniğiyle yazıyor. Ben de piyasaya çıkmamış yazılarımda bu bilinç akışını kullanıyorum. Onu sevmemdeki ikinci sebepse; onun da empat olduğunu düşünüyorum. Ayağına taş bağlayıp intihar etmiş, hayatın acılarını hissetmekten yıpranmış bir insandan bahsediyoruz. Kendi kendime birkaç kez şu cümleyi kurduğum oldu: Ben bu yaşa iyi geldim! Çünkü Twitter’a giriyorum şehit haberleri, ardından virüs ve hayvanlara eziyet haberleri, ailesine ve çocuklarına bakamadığı için belediyenin önünde benzin döküp kendini yakan adamın haberi… Tüm bunları görüp ‘ben bu hayatı çok seviyorum! İnşallah 113’üme kadar yaşarım’ diyemiyorsun. Bir 20 sene daha, 20 hikaye daha yaşadığımı düşün… ‘Ben bunu nasıl kaldıracağım, siz nasıl kaldırıyorsunuz?’ diyorum. Delirmek böyle oluyor işte; tüm bunlara çare bulamamaktan… Her şeyi kendinden bilmeye başlıyorsun. ‘Dünya’nın düzeni böyle’ diyemiyorsun.

‘İnsanlara sana nasıl davranacağını öğretmen gerekiyor’ cümlesini çok sevdiğinizi okumuştum. Bu biraz ‘Eğer siz beni severseniz; ben de sizi severim’ gibi bir alışveriş meselesi mi?

Bu Jennifer Lawrence’ın Oprah Winfrey’den aldığı bir tavsiyeymiş. ‘Bana böyle davranamazsın’ diyemeyen insanlar, içine atarak o tavırlara maruz kalıyorlar. İyilik yapana iyiyim, yapmayana kötüyüm gibi bir alışveriş olarak almadım bu cümleyi. Karşılıklı enerji ve tavırlarla seni nasıl ağırlamaları gerektiğini insanlara hissettirmek; karşılıklı bir durum yani…

Oyuncu olarak göz önünde bir hayat yaşıyorsunuz. Hakkınızda yapılan eleştiriler ne hissettiriyor?
Hiçbir zaman ‘ben çok iyi oyuncuyum ya da oldum!’ demedim. Hep ‘daha iyisini yapabilirim’ diye düşündüm. İyi ki de öyle demişim. Sekiz sene içinde kariyerimde daha iyi bir yere geldiğimi düşünüyorum. Üstelik yönetmenimle, oyuncu arkadaşlarımla yeni bir şeyler üreterek, işin içine girerek, üzerine düşünüp kendimi geliştirerek yaptım bunu. Bu süreçte herhangi bir hatam olduysa başkalarının görüp de benim görmediğim olmamıştır. Diyelim ki üç proje önce beni izlemiş ve beni beğenmiyor izleyici… Onların üç yıl önce fark ettiği yanlışı ben zaten görüp zaman içinde düzeltmek için çalışmışımdır. Kötü ya da iyi taraflarımı benden daha iyi bilen biri yoktur herhalde.

Teknoloji, tüketim ve sosyal medya… Etrafta bu denli uyarıcı varken zihnimizi şimdiki zamanda tutmak epey zor. Siz anı yaşama konusunda ne durumdasınız?
Benim anda kaldığım yer set oluyor. Bir dönem mindfulness seminerlerine gittim, bu konuda kitaplar okudum… Minfulness’ta işte tamamdır dediğim cümle: Sen duyguların ve düşüncelerin değilsin, sen onları geride durup izleyensin. Mesela kötü bir şey olacağına dair düşüncelere kapılıyorsun ve onu zihninde kurmaya başlıyorsun. ‘Eda kalk, bu odadan çık deprem olacak’ gibi örneğin… Eğer o duygunun ve düşüncenin peşinden gitsen, onun kölesi olarak yaşıyorsun. Tabii ki zaman zaman bunu yönetemediğim oluyor; özellikle stresle alakalı elimden geldiğince farkındalığımı uyanık tutmaya çalışıyorum.



Bugüne kadar kariyerinizle alakalı yaptığınız seçimlerde, aklınızın diğer şıkta kaldığı oldu mu?

Görümce filminin toplantısında, İngiltere’de bir okuldan yüksek lisans kabulüm geldi. ‘Entertainment business’ yani konser, sinema, tiyatro gibi içinde birçok disiplini barındıran bir şirketin nasıl kurulacağına dair bir okuldu. Ben de Türkiye’de bu alanda yeni fikirlere ihtiyaç olduğunu düşünüyordum. Telefonu alınca inanılmaz mutlu oldum ama peşine bir sinema filmi kabul ettim, bir dizi için görüşmeye gittim ve sonuç olarak hayatımı bu fikre taşıyamadım. Daha önce de hep bu tarz kararların arasında kaldım ve nedense hep kariyerimi tercih ettim.

Rol aldığınız filmlerin gişe başarısı çok yüksek. Ancak Türkiye’de ‘gişe filmi’ gibi bir etiket söz konusu. Siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu dünyada da böyle, Batman de gişe filmi. Popüler şeylerin her zaman içinin boş olması gerekmiyor. İşin çok fazla insana ulaşabilmesi güzel bir şey. Total bir zevke hitap etmen gerekiyor. Popüler olana karşı değilim. Tam tersine çok fazla insanın bundan zevk alıyor olması, beni mutlu ediyor.

Aşkı kaybetmekten ya da kafanızda şekillendirdiğiniz ‘aşk’ kavramının bir gün şekil değiştirmesinden korktuğunuz oluyor mu?
Daha hesapsız, başa gelen bir şey olarak görüyorum aşkı. Planlı, aradığını bulduğun, bir ön bilgiyle gelen bir şey gibi değil. Hayatım boyunca böyle oldu; hesapsız, kitapsız, damdan düşer gibi! Tabii ki istediğim gibi gitmediği de oldu, ayrılıklar da yaşandı. Ama şu anda hayatımda biri var ve mutluyum. Yarının ne getireceğini bilmiyorum.

Modayla, trendlerle aranız nasıl?
Trend kölesi bir insan değilim. Oyuncu olarak şöyle bir avantaj var; yeni bir trend çıktığında dergi ya da dizi çekiminde giymemiz için ürünler bize ulaştırılabiliyor ve böylelikle deneyimleme fırsatımız oluyor. Moda; kıyafetler, çantalar, bütün bunlar ile ilişkim en güzel şekliyle karakterleri oynarken çalışıyor. Oynadığım karakter ne giyer, ne sever, onun gibi düşünmek ve karakterime uygun kıyafetleri giymek, karakterin ruhuna girmem de bana çok yardımcı oluyor. Modayı kişi yaratırken kullanmayı seviyorum; karakteri yansıtırken büyük bir yardımcı. Onun dışında bir kıyafeti gördüğümde ‘bu bende olmalı’ gibi bir duygum olmuyor. Bir kıyafet sırf moda olduğu için giymek istemem diyenlerdenim ben de. Moda sektörünün büyüklüğünü ve bu alana duyulan ilgiyi anlayabiliyorum. Ama kendi adıma bir siyah gömlek ve pantolon giyerken yaptığım bir konuşmayla daha çok ilgi çekebileceğimi düşünüyorum.

‘İşte yaşamak bu!’ dediğiniz anlarda genellikle ne yapıyor oluyorsunuz?
Seyahat ediyorum! Daha önce hiç görmediğim bir yere gitmek, uçağa binmek beni çok mutlu ediyor. Ama şu an diziden dolayı ‘ayın 15’inde gidiyorum’ cümlesini kurabilmek için öncelikle iş programımı kontrol etmem gerekiyor. Seyahat anlamında özgürlüğümü çok özlüyorum.

İnsanların size sormaktan bıkmadığı, ancak sizin duymaktan sıkıldığınız o soru ne?
Yıldız’a ne kadar benziyorsun, sen de onun gibi misin? Oynadığım tüm karakterler için soruldu bu.

Hayatınız boyunca size ilham ve güç kaynağı olmuş kadınlar kimler?
Röportajlarını dinlediğim, fikirlerini beğendiğim, benim kafamda bir ışık yakan ve kariyerleriyle, hayata tutunmalarıyla örnek olan Virginia Woolf, Oprah Winfrey, Ayşegül Aldinç, Şevval Sam, J. K. Rowling; ayrıca Maya Angelou, onun metinlerini okuyup da uyanmamış bir insan yoktur.

Gelecekte bizi neler bekliyor, yeni projeleriniz var mı?
Yasak Elma’daki komediden aldığım reaksiyonu değerlendirmek istiyorum. Gupse (Özay) bana ‘İngiliz komedisi yap da görsünler!’ der mesela. Kaba komediler gibi değil de; uzun vadeli planım yaratıcı sürecinde de yer aldığım ve dramatik tarafı da olan bir komedi dizisi yapmak. Bunlar gönlümden geçen dilekler! Bunların dışında Yasak Elma bittikten sonra bir sinema filmi olacak. Bir de sürpriz projem var. Sinema ya da dizi değil!