Çılgın kalabalıktan uzak

Gösterişli şehirlerden doğaya kaçma arzumuzun son durağında küçük bir ev var. Yüksek binalardan uzakta, doğanın içinde bir tiny house, şehirden çıkışın formülü olabilir mi?

HAZIRLAYAN: BARAN ALIŞKAN
FOTOĞRAFLAR: MECİT GÜLAYDIN/KAROS FOTOĞRAF

Dar sokaklar ve yüksek yapılar arasında gökyüzüne hasret geçen günlerin içinde, trafik ışıkları ve korna seslerinin arasında bir çıkış planı arıyoruz. Elbette bu çıkışın sebebi yalnızca inşa ettiğimiz modern şehirler değil, doğaya dönme ve onunla buluşma ihtimali de etkili mutlaka. Çok katlı betonarme yapıların göz korkutucu geldiği bugünlerde, küçük bir sahil kasabasına yerleşmeyi ya da büyük şehirlerin merkezinden uzaklaşmayı dileyenlerin radarına birçok alternatif konaklama biçimi takılıyor. Onlardan biri de son yıllarda hayli popüler olan tiny house, yani küçük veya mikro ev olarak tabir edilen yapılar. Genellikle oturma alanı, yatak, mutfak ve banyo gibi temel kullanım alanlarına sahip küçük metrekarelere sığdırılmış kompakt yapılar. Ortalama bir apartman dairesinin salonuna denk gelecek büyüklükteki tiny house’lar, minimalist yaşamı da beraberinde getirme yeteneğine sahip. Onları yalnızca bir yapı olarak değerlendirmek haksızlık olur, zira bir bütün halinde yaşam tarzını temsil ettikleri tartışmasız bir gerçek. Taşınabilir, yani bağlı olacağı araziye sonradan yerleştirilen; tekerler üzerinde kendine ait plakası olan ve bulunduğu arazide bir temel üzerine inşa edilebilen ya da satın alınabilen alternatiflerle ortaya çıkan yapıların en önemli ortak özelliği ise hepsinin küçük boyutlara sahip olması. İhtiyaca ve yapısına göre değişkenlik gösterebilen evler, çoğunlukla 20 ila 50 metrekare aralığında değişen boyutlara sahip. Geçmişi daha eskiye dayansa da milenyumla birlikte Amerika’da popülerlik kazanan tiny house akımı, ekonomik ve şehircilik alanında yaşanan sorunlar sonucunda dikkatleri üzerine çekmişti. Ardından, pandemiyle birlikte çıtayı yukarıya taşımıştı. Şimdiyse bu kaygılara doğayla uyumlu olma ve sürdürülebilirlik kaygıları da eklendi demek mümkün. Peki, tüm teorik bilgilere karşı pratikte işler nasıl yürüyor? Soru işaretlerimizi yanımıza alıyor ve şehir hayatını arkasında bırakanlara kulak veriyoruz. Çılgın kalabalıktan uzakta, doğayla baş başa bir tiny house’da yaşamak neye benziyor?

MUTLULUĞUN PEŞİNDE: GÖKHAN AKAN & NAZ BEKPINAR AKAN

Gökhan Akan ve Naz Bekpınar Akan, şehrin tam ortasında bir apartman dairesinde yaşarken yeni bir hayata doğru yelken açanlardan. Akan çifti, 30’lu yaşlarının hemen başında, kurumsal şirketlerde çalıştıkları ve hayallerini gerçekleştirmeyi başardıkları için gerçek bir referans noktası. İstanbul’un gözde semtlerinden birinde yaşadıkları dönemi, ‘şehrin sosyal hayatı içerisinde’ kelimeleriyle tanımlıyorlar. Aynı zamanda doğayla ilişkilerini kamp yaparak her zaman sıcak tuttuklarını da ekliyorlar tabii. Şehirden göç etme kararlarının hareket noktasıysa pandeminin yaşandığı döneme denk geliyor. Evlerinin penceresinden görünen bir çam ağacı, onları doğayla kurdukları bağı hatırlatsa da geriye kalan beton yapılar mutsuzluk hissi uyandırmış. İşte o zaman, artık daha fazla böyle bir yerde yaşamak istemediklerini anlamışlar. İlk bakışta hayli kolay görünse de Gökhan ve Naz, her şeyi geride bırakıp doğaya yerleşen bir aile değil aslında. Gökhan, çocukluğundan bu yana kamp yapan, motosiklet sevdalısı, bisikletçi -ki Türkiye’den Hollanda’ya kadar pedal çevirmişliği bile var- ve aktif iş hayatını sürdüren bir endüstri mühendisi. Naz ise özel bir şirkette hem satış hem de teknik servis görevlerini üstlenen bir kimya mühendisi ve işi gereği zamanının yarısını farklı şehirlerde müşteri ziyaretleri yaparak geçiriyor. Anlayacağınız, House of Graten’in hikayesinde -evlerine bu ismi vermişler- modern hayata sırt çevrilen bir durum yok. Aksine, doğayla buluşmayı başarmış ama şehirle bağlarını profesyonel anlamda koparmamış bir hikaye bu. İstanbul’dan İzmit’e doğayla kavuşma niteliğindeki hikayenin diğer başrolüyse eve adını veren kedileri Graten şüphesiz. Takvimler 2019’u gösterdiğinde bir akraba ziyareti sırasında yolları kesişen Akan çifti ve Graten, maceralarına şimdi 20 metrekare boyutunda bir tiny house’da devam ediyor. Graten’in macerasının ise ilham veren hikayelerin anlatıldığı bir sahnede, epey ilgi çekeceğini düşünüyorlar. Graten, şimdilerde istediği zaman evden çıkıyor, bahçede geziyor, ormana gidiyor ve eve dönüyor. Peki, hikayenin diğer başrolleri?

Tiny house hayatınız ve şehir hayatınız arasındaki farklar nelerdir?
Gökhan Akan: İki buçuk yıldır burada yaşıyoruz. Şehirdeyken; ofise gidiyorum, eve dönüyorum ve hep trafikte zaman geçiriyorum. Yazın da, kışın da, sonbaharda da, ilkbaharda da şehir hep aynı renk, gri görüyordum şehri. Buraya taşındığımızda her mevsimin kendine ait bir rengi varmış, gördüm. Bir bakıyorum dışarıya, yaz gelmiş. Bir bakıyoruz kar yağmış, ‘demek kış geldi’ diyorum. Bu insanı gerçekten güzel hissettiriyor. Sesler için bile bunu söyleyebilirim. Şehirde nasıl renkler standartsa sesler de standart. Hep bir trafik veya bir insan sesi var ama burada mesela kuşlar uçuyor. Anlıyoruz ki bahar geldi… Aynısı kokular için de geçerli, her mevsimin ayrı bitkisi, çiçeği ve kokusu var. Özetle doğa bütün duygularınıza hitap ediyor ve bunlar gerçekten hayatın kalitesini arttıran şeyler bence. Burada ufka bakarak gün doğumunu ve batımını izlemek, bir adımda bahçeye çıkabilmek, hemen ormana gidebilmek, bunlar çok ferah hissettiriyor. Şehirde daha büyük bir evdeydik evet ve kişisel alanımız daha büyüktü ama orada sadece kendi alanımıza hapsolmuş gibi hissediyorduk. O yüzden şu an çok daha geniş ve ferah bir yerde yaşadığımızı düşünüyoruz.

Hayatınızda tam olarak ne değişti? Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?
Naz Bekpınar Akan: Biz kendimizi daha hafiflemiş hissediyoruz. Bu biraz süregelen de bir şey tabii. Bir günle olmuyor, geriye dönüp baktığımızda bunu ancak görebiliyoruz diyebilirim. Bunu arada bir şehre giderek de fark ediyorum. Şehir hayatı biraz daha materyalist ve kapitalist bir döngüde. O gün ne giyeceğinize, nerede yemek yiyeceğinize ya da kiminle takılacağınıza kadar dikkat ediyor ve bunun için bir enerji harcıyorsunuz. İstanbul’da bir arkadaşınızla buluşmak bile gerçekten kaygı uyandırabilir halde. Artık biz bunları düşünmüyoruz. Hiç kaygılanmıyoruz ve akışa göre hareket ediyoruz. Hafta sonu kim gelmek istiyorsa onu buyur ediyoruz ve evde ne yemek varsa onu ikram ediyoruz. Nerede yiyeceğiz, ne yapacağız gibi konular söz konusu değil bizim için. Kıyafetinizi ya da dış görünüşünüzü de aşırı düşünmüyorsunuz doğada. Enerji harcamıyorsunuz. Dolayısıyla biraz fazlalıklardan kurtulmuş gibiyiz. Daha yalın, arınmış bir hayat yaşıyoruz. Enerjimizi, bizim için gerçekten önemli olan şeylere harcıyoruz. Mesela arkadaşlarımız, ailemiz gibi. Onlarla değerli vakit geçirmeye daha fazla odaklanıyoruz. Bazen hobimiz ya da işimiz de olabiliyor bu tabii. Artık evden çalıştığımda işe daha çok odaklanabiliyorum.

Peki, tiny house’da yaşama fikri nasıl ortaya çıktı?
G.A: Biz zaten doğaya taşınmak istiyorduk. ‘Tamam, ne yapalım?’ dedik. Önce, nasıl bir alanda yaşamak istediğimizi tasarlamaya başladık ve ‘mümkün olduğu kadar doğayla iç içe olmak istiyoruz’ dedik. Çünkü kamp geçmişimiz olduğu için şunu çok iyi biliyoruz ki vaktimizin çoğu dışarıda geçecek. O yüzden dedik ki ev daha küçük olabilir ama daha geniş bir bahçemiz olsun olsun. Sonrasında ise ‘oraya taşınacağız, şehirden, işimizden daha uzak bir yere gideceğiz ama gerçekten biz tam zamanlı burada yaşayabilecek miyiz?’ gibi bir soru işareti vardı. Çünkü buraya temeli olan bir ev yaptırsak bunun geri dönüşü yoktu. Ama tiny house konusunda durum böyle değil. Olmadı mı? Çok rahat bir şekilde satabiliyorsun veya buradan başka bir yere taşıyabiliyorsun. Yazlık bir sürü kiralık arazi var. Oraya koyup yazlık olarak kullanabiliyorsun. Bu kolaylığını da düşündüğümüz zaman tiny house almak açıkçası daha mantıklı geldi.

Yeni bir yaşam biçiminize alışma süreciniz nasıl gelişti?
N.B.A: En başta şüphelerim vardı ama hiç vazgeçme durumuna gelmedim. Yani bizim için bir dönüm noktası yok bu konuda. Belki de aynı zamanda çok sık kamp yaptığımız ve zorlu koşullarla daha önce karşılaştığımız için de olabilir. Ama tiny house’da yaşamak çok daha konforlu. Çadır ile asla karşılaştırılamaz ve normal bir evde aradığınız her türlü konfor var. Şu an mesela beyaz eşyamız bile normal ölçekte, İstanbul’daki bütün beyaz eşyalarımızı buraya getirdik. Banyo deseniz, tamamen normal ölçülerde. Dolayısıyla alışmak çok zor olmadı. Sadece kıyafetler ve diğer özel eşyalar için depolama zor olabiliyor. Ben gerçekten gereksiz olan her şeyden kurtuldum diyebilirim. Birisine vermek olabilir ya da başka bir yerde depolamak çözüm olabilir. Sonunda psikolojik anlamda da çok rahatlatıyor bu süreç. O yüzden herkese tavsiye ederim. Çünkü çoğu zaman gardırobunuzun üçte ikisini giyinmiyorsunuz bile. Bu alışveriş sürecinizi de kısıtlıyor ki bu da iyi bir şey. Paranızı gerçekten önemli, sizin için değerli şeylere harcıyorsunuz. Her anlamda insanı pozitif düşünceye sürükleyen bir durum. Yaşamın olumlu tarafıysa kendinizi anlamsız boşluklarda bulmuyorsunuz. Evde her unsurun, her metrekarenin yaşamınız için bir önemi var ve bir anlamı var. Hiçbir şey gereksiz olmuyor. Bu da tatmin edici bir duygu çoğu zaman. Misafiri evi gezdirmek de temizlik de çok kısa sürüyor. Olumsuz denebilecek deneyimlerden biriyse evden çalışırken iki kişinin aynı anda toplantı yapması. Sesler karışabiliyor. Bizim bir verandamız olduğu için bu sorunu da çözdük sayılır. Verandaya bir soba koyup çevresini camla kapladığımız için ayrı bir oda gibi oldu.

G.A: Tiny house’da yaşamanın olumlu ve olumsuz tarafları kişiden kişiye, hayat tarzına ve ne beklediğine göre değişebilir. Biz evi yaptırırken yatak odası mümkün olduğunca küçük olsun istedik. Hobilerimiz için salona daha büyük bir alan kalmalıydı. Salona pikabımızı, gitarımızı koyabileceğimiz bir alan yaptırdık ve yatak odası gerçekten çok küçük kaldı. Burada da çoğunlukla Naz’ın kıyafetleri var. Benim yani günlük kıyafetlerimin haricinde çoğu arabamın arka koltuğuna yaptığım askılıkta kılıflar içinde asılı durumda. İhtiyacım olduğunda gidip oradan alıyor ve tekrar oraya götürüyorum. Ben zaten bir sırt çantasıyla da yaşayabilen bir insanım. Bu yüzden benim için gayet normal bir durum.

Tiny house’da yaşadığınız zamanı göz önünde bulundurursak; hayalini kuranlar için kendi deneyiminizi nasıl özetleyebilirsiniz?
Genel yaşam standartlarıyla ilgili merak edilenler oluyor. Isınma, güvenlik, internet erişimi, altyapı hakkında ya da evin boyutu ve ruhsat gerekliliği gibi sorular. Böyle bir ev için imar gerekmiyor; çünkü tiny house bir araç statüsünde. Yani kendi araç ruhsatı ve plakası var. Yanı sıra zaten küçük bir yapı olduğu için her yeri camla kaplı. Ancak camla kaplı olduğunda ferah bir yapıya dönüşüyor ve manzarayı izleyebiliyorsunuz. Çok cam demek de ısı yalıtımında biraz problem olabileceği anlamına geliyor. Yazın güneşten kavrulabilir, kış aylarında da daha soğuk olabilir. Biz genellikle klimayla ısınıyoruz ama klima havayı tamamen yukarıda çeviriyor. Belki zemine yakın bir ısıtma ya da bir radyatör koymak da mantıklı olabilir. Tiny house ya da müstakil bir eve taşınmak isteyen insanlar bence şunu bilmeli: Kendi kendinize yetebilmeniz lazım. Biz şehir merkezine 30 km uzaklıkta yaşıyoruz. Herhangi bir sorun, altyapı problemi olduğunda kendiniz çözmelisiniz. Mesela böyle bir anımız var: İki buçuk yıl önce, ilk eve taşındığımız günün ertesinde evden çalışıyorduk ve ikimizde çok heyecanlıydık. Çünkü doğaya taşınmış ve hayallerimizi gerçekleştirmiştik. Öğle arası mola verdik ve doğada ilk günümüzde ormanda romantik bir yürüyüş yapalım dedik. Adımımızı dışarıya attığımızda yakınlarda oturan Naz’ın babasıyla göz göze geldik. Kendi evinden bize el sallıyor ve çağırıyor. Meğer kanalizasyon tıkanmış ve onu açmamız lazımmış. O bir saat kanalizasyon çukuru kazmıştık… Ancak kimseyi korkutmak istemeyiz, bir noktadan sonra gerçekten bu işlerle uğraşmak, becerebildiğinizi görmek, bahçe işleriyle uğraşmak, ahşap işlerle uğraşmak gerçekten çok zevkli ve bunun zevk verdiğini görünce bu hayata uygun olduğunuzu anlıyorsunuz. Zorlukların üstesinden birlikte gelmek ve birlikte yaratıcılığımızı kullanmak da aile bağlarını güçlendiriyor. Biz şu anda verandamızın bir kısmını oturduğumuz masaları, sandalyeleri hatta evlenirken kullandığımız nikah kürsüsünü bile kendimiz yaptık. Şimdi kendi bahçemizde kullanmaya devam ediyoruz. Yaratıcılığımızı kullanabildiğimiz ve el becerimizi geliştirdiğimiz bir ortamda olmak büyük keyif veriyor.

Tiny house sahibi olma ve araziyi hazır hale getirme gibi hazırlık sürecinizde neler yaşandı?
Bizim tiny house’umuz aslında hazır bir model. Biz içinde biraz değişiklik yapmak istedik. Yatak odasından 1 metre kısalım, salona 1 metre daha ekleyelim gibi. Evimiz bir bütün olarak 8m x 2m 55 cm boyutlarında. Sipariş verdikten sonra iki-üç aylık bir sürede evinize ulaşmak mümkün. Arazi konusundaysa şanslıyız; çünkü uzun yıllardır bizimdi. Dolayısıyla halihazırda altyapısı vardı. Sıfırdan başlayacaklar için; önce bir arsanızın olması lazım. Ardından, elektrik ve su altyapısı gibi maddeler var. Bu dönemde arsa bulmak gerçekten zor. Bulunan arsanın yolu yok, yolu olanın elektriği ve suyu yok ya da fiyatları gerçekten çok yüksek. Bu nedenle insanlar arazilerini kiraya veriyorlar. Biz de şu anda böyle bir model içerisine girdik. Arazimizde parseller hazırladık ve insanların kendi tiny house’unu getirerek burada yaşamaya başlamasına imkan veriyoruz. Bir nevi ‘evini getirip yaşa’ modeli. Böyle bir fikrimiz zaten vardı ama henüz olgunlaşmamıştı. Geçen sonbaharda ilk kazmayı vurduk toprağa. Arazimiz geniş olduğu için biz de evler arasında büyük boşluklar bırakıyoruz. Buraya gelenlerin huzurlu olmasını istiyoruz çünkü.

Daha yalın, arınmış bir hayat yaşıyoruz.

GERÇEK HAYATI YAŞAMAK: ALTUĞ ÖZSOYDAŞ

Altuğ Özsoydaş ve eşi Sinem Özsoydaş, şehirden göç etme fikrine öncelikle toprağa olan özlemlerinden, sonra da çocuklarının geleceğini düşünerek karar vermiş. Altuğ Özsoydaş, aile şirketlerinde ticaret ile uğraşan; Sinem Özsoydaş ise kurumsal bir şirkette çalışan birer İstanbul sakini olarak bir apartman dairesinde hayatlarını sürdürüyormuş. Kızları Mira doğduğunda, ona vakit ayıramayacaklarını fark edip, uzun süredir büyük şehir keşmekeşini yaşamalarının sonucu olarak göç etme fikri ortaya çıkmış. Yurtdışında eğitimini tamamladıktan sonra 2008’de yurda dönen Altuğ, 2010’da eşi Sinem ile evlendikten sonra, birlikte motokaravanla İstanbul’dan İzmir-Seferihisar’a kadar olan bölgeyi epey gezmişler. Aslında en başta daha tarımsal bir faaliyet düşünseler de o fikrin kendileri için fazla marjinal bir fikir olduğunu hızlı bir şekilde anlamışlar. Daha gerçekçi bir plana ihtiyaç duyduklarını fark etmişler. Özsoydaş ailesi, 30’lu yaşlarının başında araştırmalarına başlamış ve 4-5 sene süren bir olgunlaşma süreci sonunda harekete geçebilmişler. Altuğ, İstanbul’daki hayatlarını ‘klasik bir beyaz yakalı gibi’ sözleriyle tanımlıyor. Çanakkale-Assos bölgesine, Sivrice koyuna yerleşmeleriyse 2015 yılını bulmuş. Tanışmalarından önce eşi Sinem’in kampçılık tecrübesinin pek olmadığını belirten Altuğ, minibüsleriyle Türkiye’yi, Balkanları gezdiklerini ve hatta İtalya’ya dek seyahat ettiklerini de ekliyor. Minimalist yaşam, yani çok fazla şeye ihtiyaç duymadıkları bir yaşam da o zamanlarda alışkanlıkları haline gelmiş. Kızları Mira doğduktan sonra, bir beş senenin sonunda olgunlaşan planları, finansal ayarlamalardan sonra yola çıkmalarıyla başlıyor. İlk dönemlerinde Sivrice’de bir pansiyon ve restoranını kiralayarak başlayan hikayeleri, ikinci çocukları Arya’nın doğumuyla taçlanmış. Şimdilerde, Sivrice koyunda bünyesinde 10 adet tiny house bulunduran Avlu Tiny Houses’da hem hayatlarını sürdürüyor hem de konuklarını misafir ederek deneyim kazandırıyorlar. Büyük şehir hayatından uzaklaşıp Ege’de ya da Akdeniz’de bir sahil kasabasına demir atmayı düşleyenler için birinci ağızdan tecrübelere kulak veriyoruz.

Şehirden göç etme fikri olgunlaştığında, hangi motivasyonla yola çıktınız?
Biz gerçek hayatı yaşamak, kendimize vakit ayırmak, çocuğumuzu büyütürken onun yanında olmak ve doğa ile iç içe olmak ümidiyle minimalist bir yaşam geçirmeye karar verdik. Baktığınızda çok marjinal insanlar değiliz biz. Hayat tarzımızı ve konfor alanımızı tamamen terk edip bir maceraya atılmadık. Yine bildiğimiz turizm ve gastronomi alanında iş yapmayı ve dingin bir hayat yaşamayı arzuladık. Tabii kendi domatesimizi yetiştirmeye başlayınca bu hayatın ne kadar zor olduğunu da gördük.

Apartman dairesinden tiny house’a uzanan deneyiminizi nasıl özetlersiniz?
Karavan yaşamına aşina olduğumuz için minimalist yaşam tarzına da alışıktık. İki çocuklu bir aile olarak deneyimimiz biraz farklı olabilir. Biz, ne kadar konfor bekleyeceğimizi ve nasıl koşullarda olacağımızı biliyorduk. Aslında, şehirde yaşadığınız evinizin günlük kullandığınız alanlarına bakarsanız bu kadar büyük alanlara ihtiyacınız olmadığını zaten fark edersiniz. Yapı küçüldüğünde, doğayla ilintili olmak durumunda kalıyorsunuz. Tiny house’da geçirdiğiniz zamanın bir kısmını dışarda geçirirsiniz ama bir apartman dairesinde içerde kalma süresi artabiliyor. Beyniniz sizi küçük bir yerde kalmak yerine dışarıya davet ediyor. İşte orada doğaya bağlanıyorsunuz. Zaten tiny house sahibi kimse şehrin ortasına koymaz onu, doğayla iç içe bir yere koymak ister.

Bir tiny house sahibi olmak isteyenler ya da yaşama hayalini kuranlar mutlaka neyi bilmeli?
Öncelikle doğayla iç içe olmaya hazırlıklı olmalı. Biz zaten doğanın bir parçasıyız ama sırtımızı dönmüşüz. Kucaklaşmanız lazım ve buna hazır olmalısınız. Büyük şehir alışkanlıklarını değiştirmelisiniz. Organize olmalı, saklama alanlarınızı iyi kullanmalı ve ihtiyacınız kadar eşya ya da yiyeceğe sahip olmalısınız. Tiny house’da yaşamak böyle bir şey, minimalist bir hayata geçmeyi kabullenmeyi gerektiriyor. Tekneciler ve karavancılar bunu iyi anlar mesela, benzerlikleri vardır. Aslında bir şeyden feragat etmiyor, yalnızca biçimi değiştiriyorsunuz. Küçük bir yapıda yaşamak tamam, ama konforu yakalamak da önemli. Birçok insan bu hatayı yapıyor. Tiny house mimarisi asgari alanda azami konforu sunmalı. Yani ısınma, su, sıcak su, elektrikli aletler için enerji kaynağı, rahat bir yatak alanı, duş, tuvalet gibi bileşenler göz önünde bulundurulmalı. İstanbul’dan kaçmak isteyenler var. Organik tarım yapmak istediklerini söylüyorlar ama daha önce yapmamışlar. Bunun pratikte deneyimlemek hayalle aynı şey değil. Ve hayat hiçbir yerde kolay değil. Buna karşın hayat tarzını değiştirmek elbette mümkün. Bakıldığında, tiny house mimarisi şehirlerde de var aslında. Japonya’da, Amerika’da da var. Eğer bahsedilen müstakil bir yaşamsa ve tekerlek üzerinde değilse, bulunduğu doğayla uyumlu biçimde olmak zorunda. Unutulmaması gereken, tiny house bir mimari stildir ve minimal bir yaşamdır. Aynı zamanda doğayla iç içe olan bir yapı tarzıdır. Aslında minimalizm, insani gerçeğe bağlayan bir şeydir. Tiny house’da yaşamak söz konusu olduğunda hayatın özüne dönmeye hazır olmalısınız.

Tiny house, son yıllarda hayli popüler bir yaşam stili olarak karşımıza çıkıyor. Buna bağlı olarak, deneyim elde etmeye gelen misafirleriniz var mı, yoksa genellikle tatil amaçlı mı tercih ediliyor?
Deneyim için gelenler de var elbette. Tiny house’da yaşamak istediği için deneyimleme amacıyla geliyorlar. Buradaki yapıların tekerlek üzerine kurulan yapılar gibi olmadığını da fark ediyorlar. Farklı yapılar çünkü. Konfor söz konusu olduğunda ise havalı yemekler yemek değil, samimi bir ortam ve günlük alışkanlıklarını arıyor insanlar. Hiç yoktan filtre kahvesini içmek istiyor insanlar. Haklılar, ben de filtre kahve içiyorum çünkü. Biraz da bu yüzden bizi tercih ediyorlar sanırım. Aradıkları konforu, alışkanlıklarını devam ettirebildikleri için. Sohbet ettikçe insanların buralara gelmek istediğini duyuyoruz. Fakat beklentileri netleştirmek gerekli. Çünkü burada yaşamak kolay değil. Mesela ben, ağustos ayında günde ortalama 21.5 km yürüyormuşum bir sohbet esnasında -cep telefonumdaki adım ölçer sayesinde- fark ettik ya da çalışmaktan ciddi kilo kayıpları da yaşıyorsunuz. Gerçi ne iş yaparsanız yapın kolay değil. Bodrum’a, Sivrice’ye, Datça’ya göç edip bir hayal kurulduğunda gerçekleştirmek pek kolay olmuyor. İnsanlar çok yorulmuş. Bu kadar yoğun mesai saatleriyle çalışıp, yılda iki hafta tatil yapma olanağı insanları çok yoruyor. O yüzden haklı olarak insanlar göç etme hayalinin yanında bir şey yapmama hayalini de taşıyor. Genel olarak bu tarz hikayeler de o yüzden başarıya ulaşmıyor. Yapanları tenzih ederim tabii, harika işler yapan insanlar da var.

Tiny house olarak adlandırılan yapılar mimari olarak nasıl tasarlanıyor?
Tiny house, aslında bir akım. Ufak bir yerde yaşarken konforunuzdan feragat etmek zorunda değilsiniz ve ‘nasıl yaparım da konforumdan feragat etmem’ diye düşünmelisiniz. Tuvaletinizin, banyonuzun içerde olduğu, en az iki kişinin yatabileceği bir yatak, mutfak ve bunlardan bağımsız bir de oturma alanının olması yeterli. Mesela biz, öyle bir şey yapalım ki hem mimari olarak farkımız olsun hem de kısa bir sezona sahip bölgenin mevsimi dışında da gelen misafirler yaşayabilsin istedik. Ayrıca samimi bir dünya yaratmamız gerektiğini de biliyorduk. Avlu’da bulunan yapıları ben çizdim ve araziye oturumunu da biz ayarladık. Hiçbir ağacı kesmediğimiz gibi 100 küsur bitki, 40 küsur ağaç ektik. Asırlık zeytinler vardı mesela, onlara göre evlerin yerleşimini yaptık. Alandaki bütün evlerin bir avluya açıldığı bir alan oluşturduk. Avlu adı da buradan geldi aslında. Herkesin buluştuğu herkesin bir araya gelebileceği bir alan olsun istedik. Bizim yapılarımızda çatının üçgenin bir kenarı kısa bir kenarı uzundur. Mesela yatak yukarıdadır ve yatağa çıkarken kafanızı çarpmaz, yatakta dik durup oturabilir ve böylece zorluk yaşamazsınız. Yapı olarak ise yığma diye tabir edilir, tek kat oldukları için. Asma katı ve çatı iskeleti demir profillerden yapıldı. PonceBloc denilen yeni nesil tuğlalardan yapılmıştır. Kendiliğinden ses yalıtımı ve ısı yalıtımı sağlayabilen tuğlalar bunlar, daha az sıva ile kaplanabiliyor ve mantolama da gerektirmiyorlar. Zemini ise subasmanı denen, zeminine demir döşenmiş beton üzerine oturan yapılardır. Normal tuğlaya göre daha hafif bir yapıya sahip. Çatılar ise sandviç paneldir, ahşap değil. Hazır bir ürün, ısı yalıtımlı çift taraflı metal ve hafif malzemeli yapıya sahiptir. Avlu’da böyle 10 adet yapı var. Bu tarz bir tiny house’un temelinin atılması, kuruması, üzerine başlanması, demir karkas yapımı, çatısı, sıvası, tesisat işleri derken en az iki haftada hazır olabiliyor. Tabii çok nizami şekilde çalışılır ve ilerlerse en iyi ihtimalle yaklaşık 15 günde hazır hale gelebilir.

Bu deneyimi yaşayan konuklarınızın geçirdiği süreyi gözlemlediğinizde, nasıl bir manzarayla karşılaşıyorsunuz?
Gözlemlerime göre insanlar doğayla iç içe geçiyor. Önce çevredeki ağaçları, bitkileri ve meyveleri keşfediyorlar. Cep telefonlarında gezinmek yerine yürüyüş rotalarını, bilinmeyen koyları, yöresel üreticileri ve denizi keşfediyorlar boş vakitlerinde. Doğayla temas ettiklerinde daha dinç olduklarını görüyorum. Yanı sıra, uzun süreli apart konaklamalarda tek bir bakkalımız ve seyyar manavımız olduğu için internetten de sürekli sipariş vermek gibi bir imkanı olmadığından, yemek için lojistik olarak plan yapmak gerekiyor. Eksiğiniz olduğundaysa komşularınızdan rica ediyorsunuz. Dolayısıyla beşeri ilişkiler gelişiyor. Elbette mecburi olarak. Daha içine kapanık insanlar biraz daha dışa dönük olmaya başlıyor. Ve ne olursa olsun doğada yaşadığınız için hayvanlarla karşılaşıyorsunuz. Ne de olsa bir köy yeri olduğu için horoz sesiyle uyanıp, koyun sürülerinin çıngırakları ile uykuya dalıyorsunuz. Misafirlerimiz genelde dört gün civarı kalıyor. Eskiden sadece hafta sonu için gelenler de vardı. Pandemi döneminde ise çok uzun süre kalan konuklarımız oldu. Tam istediğimiz şey, o zaman oldu diyebilirim. Sürekli yaşayan dört ya da beş oda olunca herkes komşu olmaya başlamıştı. Samimi bir ortam yarattığımızı fark ediyoruz konuştuğumuzda. Çünkü mekan sahipleri yemek yapıyor, servis yapıyor, birlikte oturuyor… Sonuçta, hepimiz avluya bakan evlerde oturuyoruz. Kahve yapıp birbirimizi davet ediyoruz. Herkes birazcık kendi evinde gibi hissediyor. Samimi bir komşuluk ilişkisi gelişiyor. Yemeklerimizi de çok beğeniyorlar. Eşim Sinem’in mezeleri her gün taze olarak bostandaki sebzelerle veya o gün taze ne bulursak günlük yaptığımız için inanılmaz lezzetli oluyor. En çok da dostlarıyla birlikte gelme hayalleri olduğunu duyuyoruz. Sahiplenme söz konusu, kendi ekibiyle birlikte yaşamak ve ‘biz bize’ olmak istiyorlar.

Minimalizm, insani gerçeğe bağlayan bir şeydir.
Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan'ın kızları Su 15 yaşına girdi! Eşi ve kızlarıyla Mauritius'a giden Sinem Kobal'dan yeni kareler İşte Öyle Bir Geçer Zaman ki'nin Osman'ı Emir Berke Zincidi 90'lı yılların yakışıklısıydı... İşte Kaan Girgin'in son hali... 'Kızılcık Şerbeti'nden yeni 2. fragman: Daha önce tanışmış mıydık Demet Şener: Sevgilime gönülden bağlıyım, evlilik şart değil