Tutkusu sonsuz: Ezgi Mola

Ezgi Mola, zihnimize kodlanan ‘Komedi oyuncusu’ algısına karşı, hayranlık uyandıran bir ters köşe karakterle ekranlara geri döndü! Gizlediğimiz farklı kimlikleri sorgulatan, derinlikli ve keşfetmeye tutkulu bir Ezgi’yle güçlerimizi yeniden birleştiriyoruz. Evet, o şeref bize ait.

Konu ne olursa olsun kutuplaşmakta ülkece ustayız, özellikle de sosyal medyada. Ancak son günlerde hemfikir olduğumuz bir gündem yaratmayı başardık. Milyonlarca yürek, tek bir soru: “Ezgi Mola, Masumlar Apartmanı’nda döktürüyor, izledin mi?”

Masumlar Apartmanı’nın Safiye’sine baktığınızda rol yapan bir oyuncudan ziyade; Ezgi’nin değimiyle ‘değersizleştirilmiş’, sevgi açlığı yüzünden kalbi habis kırıklarla dolmuş, obsesif kompulsif bozukluk ile yaşayan Safiye’yi gördüğünüze eminiz.

Ezgi Mola’nın kendini yok etmeyi başaran, gerçekçi performansı; inandırıcılıkla bezenmiş bir tokat gibi yüzümüze çarpmış durumda. Aslında kendimize olan korkunç mesafeyi, düştüğümüz halleri, yüzleşmeyi ertelediğimiz için son sürat uzaklaştığımız insanlığımızı; dikiz aynasından gösteriyor bu performans tüm kaçaklara… İşte tüm bu nedenlerden ötürü, bir önceki buluşmalarımızda komediyle yatıp kalktığımız Ezgi Mola röportajlarının aksine, onun aslında nasıl bir ‘an ustası’ olduğunun keşfiyle başladı bu kapak hikayesi. An ustası diyoruz; çünkü performansını izlerken o anda asılı kalmamak pek mümkün değil. Diğer yandan oyuncuları hep benzer kalıplara yakıştırmanın sığlığını da isteyerek ya da istemeyerek kanıtlamış oldu. Yanılıyor muyuz? Hatta röportaj sırasında ‘çoğu yapımcı için ben, komedi oyuncusuydum. Bir dizide ya da filmde dram oynamamın, proje için risk olduğunu da bana bizzat kendileri söyledi’ diyor kendisi de.

Ezgi Mola, ister bizi güldürsün; ister ağlatsın her dönem ilham veren, oyunculuğa olan tutkusuyla, nezaketiyle ve kahkahalarıyla birlikte çalışmaktan en çok keyif aldığımız isimlerden. Şimdi gündemi pek oyalayan bu harika performansı ve arta kalan zamanda neler yaptığını Ezgi Mola’dan dinliyoruz…

EZGİ MOLA: SAFİYE ŞU ANDA HAYATIMIN ROLÜ

Masumlar Apartmanı’ndaki tüm karakterler seyirciyle müthiş bir bağ kurdu. Özellikle de Safiye… Peki, herkesin konuştuğu üzere Safiye; sizin için hayatınızın rolü mü gerçekten? Ya da bir oyuncu için ‘hayatımın rolü’ diye bir şey var mıdır?

Masumlar apartmanı, TRT 1’de yayınlanmaya başladığı günden itibaren o kadar güzel bir ilgiyle karşılaştı ki çok mutluyum. “İyi ki bunca yıl direnip içtenlikle inanmadan herhangi bir şeye ‘evet’ dememişim” diye Safiye’yi okuyunca şükrettim. Hayatımın rolü demek istemiyorum. Hep daha heyecan verici yerlere gitme hevesinde olduğumdan beklenti hep daha da yukarı çıkar kafamda; dolayısıyla beğenme eşiğim hep çok yukarlardadır. Ama öte yandan bir iş yaparken de o iş benim hayatımın rolü, en iyisi, en heyecan vereni de olur… Safiye şu anda hayatımın rolü, çok seviyorum onu çok!

Dizi setiyle henüz 15 yaşında tanıştığınızı ama uzun zamandır da sizi televizyonda izlemediğimizi düşünürsek; projeleri titizlikle seçtiğinizi varsaymak zor değil. Masumlar Apartmanı’nda sizi heyecanlandıran, ‘evet’ dedirten neydi?

Titizlikle seçiyorum evet, en ihtiyacım olan dönemlerde bile sevmediğim bir rolde oynamadım -şansım da yaver gitti- ama çok seçiciydim. Biliyorsunuz ki zaten herkese rehber olan bir kitabı var, üstelik o kitaptaki her bir öykü yaşanmış… Başlı başına okuyanı meraklandıran, heyecanlandıran ve etkileyen yönleri var; ama bir diğer etkileyen şey, senaristimiz Deniz Madanoğlu’nun muhteşem kalemi! Teklif geldiğinde iki bölüm verildi okumam için ve ‘üçüncü bölümü nasıl okurum?’ diye hop oturup hop kalktım. Sanki yaşayan bir eve soktu beni Deniz! Tüm bu karakterleri, biri karşıma geçip anlatsa ‘saçmalama’ derdim belki; ama okurken her bir sahne bir öncekini kuvvetlendiriyor, bir sonrakini delice merak ettiriyordu. Bu uzun zamandır en hasret kaldığımız şey… İyi yazılmış senaryo okumak… Teşekkürler Deniz ve üçüncü bölümle senaryo ekibi olan Rana Mamat, Gizem Kızıl! Harikasınız kızlar, sizinle okudukça gurur duyuyorum, kalbinizden öpüyorum.

Bunu sormak zorundayım, herkes çok merak ediyor! Role hazırlanırken nasıl bir süreçten geçtiniz, neler yaptınız? Safiye’ye bakınca gerçekten onu görüyoruz, rol yapan bir oyuncuyu değil. Bu çok zor olmalı…

Kitabın yazarı değerli hocamız Gülseren Budayıcıoğlu ile farklı şehirlerde olduğumuz için online görüşmeler yaptık ve ben önce kendisinden OKB hastası kişilerin özellikleri üzerine, hocanın gözlemleri ve yorumlarıyla kendime notlar alıp bazı notların da üstünü çizdim. İpek Bilgin’le senaryo ve oynayacağım karakter üzerine bir telefon görüşmesi yaptım, çok iyi geldi… Davranış bozukluklarını temel alan kuramsal kitaplar okudum ve bu türde referans olabilecek bazı filmler izledim.

Safiye, çocukluk travmaları nedeniyle aslında mükemmelin peşine düşmüş, temizliğe takıntılı ve haliyle mükemmel olana takıntılı bir karakter. Safiye’den yola çıkarak, bu mükemmeli arama hali; korkularımızın bir sonucu mu sizce? Sizin hayatınızda mükemmeliyetçilik ne kadar yer kaplıyor?

Sondan başlayarak cevaplayacağım, ben zaman zaman mükemmelliyetçi biriyimdir! Safiye’nin travmalarının sonucu mükemmeliyetçilikten ziyade; daha çok sevgi açlığı ve takdir edilme arzusu olduğunu düşünüyorum. Bunların da temelinde ‘değersizleştirilme’ var bence. Herhangi bir konuda bir şeyi takıntı haline getirmekten imtina ettiğimden; bu mükemmeli arama halini kendimde fark ettiğim an, hemen uzaklaşmaya, biraz olsun her şeyi akışına bırakmaya çalışıyorum.



Dizinin etkisini düşünüyorum… İnsana en karanlık tarafları gösterildiğinde, kendine bile itiraf edemediği yönleri bir anda çarpma etkisi yaratıyor. Aç kaldığı yönlerini fark ettirip bir anlamda ‘insanlık’ dediğimiz şeye dair motive ediyor. İçimizdeki benzer karanlıkları fark etmek, onları iyileştirmek için daha efektif bir yol olabilir mi sizce de?

Zaten işimi ve dolayısıyla sanatın her dalını bu yüzden çok seviyorum. Okuduğunuz iyi bir kitap, bir müzik, bir resim size bir anda ayna olabiliyor… Bir şeyleri sorgulamanıza, üzülmenize ya da sevinmenize, aslında her şeyiyle size yaşadığınızı hatırlatan ve kötü hissettirirken bile sorgulamanızı sağlayan bir şey oluyor. İçimizdeki karanlıkları da güzellikleri de daha iyi ifade edebilme konusunda efektif olduğunu düşünüyorum ben de dizinin…

Zannediyorum ki kavgamız ‘yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek’ sürecek; bir şairin de dediği üzere. Konu hep sevgiye ve sevgisizliğe geliyor... Biraz geriye, çocukluğunuza doğru sevgi izi sürdüğünüzde; orada nasıl bir sevgi karşılıyor sizi?

Valla terapi odasında konuşulacak konular bunlar, bahsetmek istemem… Teşekkür ederim!

Sizi hep neşeli, konuşkan, pozitif görüyoruz ve hakikaten de öylesiniz. Ancak insanların beklentisinin hep neşeli Ezgi’den yana olması, sizi yoruyor mu?

Yormuşluğu var ama bunu ben yapıyordum; çünkü ‘beklenti öyle, ayıp olur’ diye diye kendim alıştırıp sonra bundan da kendim yorulup sonra da başkalarını şikayet etmek kolay. Canın o anda o şeyi öyle yapmak istemediğinde ‘teşekkür ederim, istemiyorum’ demek zor. Kolaysa onu de, rahatla… İşte ben ne zaman ki bunu diyebildim, rahatladım. Sitem eden, ağırlık yapan, beni anlamadığını düşündüğüm kişileri de hayatımdan uzak tutuyorum zaten.

Çocukken en çok kullandığımız soru kalıpları ‘bu ne, neden?’ büyüdükçe yavaş yavaş yok oluyor, sorgulamayı yitiriyoruz. Kendiyle bu denli mutlu, hayatla şakalaşmayı bilen biri olarak; bu seviyeye gelmeden önce sizi en çok ‘neden?’ diye düşündüren, anlamaya çalıştığınız ve hayatı algılayış biçiminize etki eden konu neydi?

Varoluşumdu… Her gün şaşırıyordum. Saatlerce ellerime bakıp ‘ben varım, inanamıyorum yaşıyorum, parmaklarım oynuyor, ağaçlar büyüyor, yaprakları rüzgarda uçuyor…’ diye diye şaşırıp kalıyordum. Hem kendi varlığıma hem de her şeyin bu kadar nizami var olmuş olmasına!



Güldürmek ve neşe saçmak dışında baskın gelen bir imajınız daha var, güvenilir olmak. İşte bu, çabayla olacak iş değil; ancak kendiliğinden kazanılabilir. İnsanlar size saygı duyuyor, düşüncelerinizi önemsiyor. Yalnızca bir oyuncu olarak değil, hayvan ve insan hakları konusunda da duruşunuzu ve sesinizi takdir ediyor. Bu saygınlık, hayalini kurduğunuz bir şey miydi ve şu an kendinizle gurur duyduğunuz bir değer taşıyor mu?

Çok teşekkür ederim. Hayatta hepimizin değerleri, öncelikleri, prensipleri vardır. Benim için de çoğu insanın söylediği gibi, önceliklerimin başında dürüstlük gelir. Güven veren biri olmak, sözünün dinlenmesi gerçekten insanı çok onore eden bir şey. Benim hayvanlara, bitkilere, insanlara tüm canlılara saygım ve sevgim var. Hayatta her canlının yaşam hakkı olduğunu düşünüyorum, gittikçe cahilleşen ve gaddarlaşan insanların şiddet meyillerinin acısını hayvanlardan çıkarması, göz yumulur bir şey değil. Buna göz yummuyor olmak da beni daha iyi bir insan yapmıyor. Zaten yapmam gereken bir şey olduğu için yapıyorum. Sevilmek, örnek gösterilmek, hayalini kurduğum bir şeyleri gerçekleştiriyor olmak, ekstra bir gurur sebebi olmuyor benim için. Güzel enerjilere seviniyorum sadece! Eksik olmasınlar, sevgi çok güzel bir şey ya!

Her gün aldığımız üzücü haberlere değinmeyeceğim. Kişisel fikrim, röportajda sorulmasını, mikrofon uzatılmasını beklemeden elinizi taşın altına koyanlardansınız çünkü. Sadece bu güçlü duruşun motivasyonunun nereden geldiğini merak ediyorum. Neticede suya sabuna dokunmadan da bu kadar ünlü bir oyuncu olabilirdiniz…

O da bir tercih. Fakat ben çocuk istismarı gibi, kadına, çocuğa, hayvana, insana şiddet gibi, avlanma gibi konularda çok hassas oluyorum. Bunlara kafa çevirmek, duymazlıktan gelmek; adaletsiz, haksız bir şey görüp tepki vermemek bana merhametsizlik ve yapılan kötülüğün bir parçası olmak gibi geliyor.

YouTube kanalınızda ‘Tanınmış Kişileri Seviyorum’ isminde çok eğlenceli bir video seriniz var. ‘Çok takipçim var, YouTube’da da olmalıyım’ gibi değil de hakikaten eğlendiğiniz için yapıyor gibisiniz bu işi. Yanılıyor muyum?

Tam olarak düşündüğünüz gibi! Eğlendiğim için yapmak istedim. İyi ki de yaptım, yapıyorum; çünkü sevdiğim arkadaşlarımla arabada gezip sohbet edip eğleniyoruz.

Ünlü olmadan önce, tanınmış kişileri çok seviyormuşsunuz. Hasbelkader karşınıza çıksa, koşa koşa selfie çektireceğiniz isim kim olabilir ve neden?

Ünlü olmadan önce diyemem; çünkü şu anda da ünlü gördüğümde fotoğraf çektirme istediğim, heyecanım hayli fazla oluyor. Çoğunlukla da çektiriyorum o fotoğrafı, çektiremiyorsam üzülüyorum ‘keşke utanmasaydım ya’ diye.



Tam şu anda Instagram profilinize bakıyorum ve tam 5.3 milyon takipçiyle göz göze geliyorum. Sosyal medya hesabınız, bugünkü kimliğinizin güçlü bir parçası aslında. Bir grup yabancının sanal da olsa sizi çok iyi tanıdıklarını düşünmesi, size ara sıra korkutucu geliyor mu? Bununla baş etmeniz gereken durumlar yaşıyor musunuz?

Korkutucu gelmiyor bu durum; çünkü bu fikir ya da bu paket, neyse artık… Yani bu sosyal medya yaşamı, kullanmaya başladığım andan beri bu bilgi hep bende vardı. Neyi ne kadar göstermek istediğimin farkında olarak paylaşım yaptım. Korkutucu olan, yazdığınızı okuyup anlamayanlar. Bizim okul kitaplarında ‘okuduğumuzu anladık mı?’ diye bir bölüm vardı. Sanırım o bölüm, unutuldu ya da kalktı. Benim adıma benim ne düşündüğümü çok iyi bildiğini sanan ve bunun üzerinden haddini aşan insanlar zaman kaybettiriyor, bilgisizlikleriyle etrafı kirletiyor sadece.

Az sonra tanışacağımız biri hakkında fikir sahibi olmak için bile ilk önce Instagram profiline bakıyoruz. Ezgi Mola değil de bu 5.3 milyon takipçiden biri olsaydınız; bu profile bakınca ilk izleniminiz ne olurdu? Üç kelimeyle tarif edebilir misiniz?

Kendime ne kadar dışarıdan bakarsam bakayım, içeriden cevaplar vereceğimi biliyorum; çünkü o profilde neyi, nasıl bir duyguyla koyduğumu biliyorum. Bunu gerçekten dışarıdan birilerinin cevaplaması daha doğru. Siz sorun üç yabancıya, yazın. Bana da sürpriz olsun… Filtresiz, neyse öyle yazın ama! Sevimsiz diyeni de güzel diyeni de.

Biri ‘mutlu musun?’ diye sorduğu an, insanın içine birkaç saniye bir şüphe düşüyor, eksikleri gözden geçiriyorsun sanki… Ben size şu an ‘mutlu musunuz?’ diye sorsam…

Ben bu soruyu kendime hep sorarım. Günlük kontrollerimi yapar, kendime iyi kötü her şeyi hatırlatmaya çalışırım. Mutlu olmak göreceli bir şey, zaman zaman şikayet ediyoruz, vıdı vıdı konuşup bizi anlamadıklarını söylüyoruz. Koşturuyoruz, uğraşıyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz ama ben kendime hep şunu söylüyorum: Sağlığın yerinde, sevdiklerin yanında, çalışmayı seviyorsun, gücün var bir engel çıktığında mücadele etmek için… Bu çok kıymetli. Teşekkür ediyorum bunlara sahip olduğum için.



Çok sevdiğinizi bildiğim bir kitabı incelerken; bir baktım ki okumaya başladım, Sevme Sanatı. Bir kişiyi ihtiyacımız olduğu için mi severiz, yoksa sevdiğimiz için mi ona ihtiyaç duyarız? Bu dilemmayı çözebildiniz mi, son durum nedir?

Ben kalbimiz ya da mantığımız neye ihtiyaç duyuyorsa onu seçtiğimizi düşünüyorum. Kimi zaman ihtiyacımız olduğu için seviyoruz, kimi zaman çok sevdiğimiz için ihtiyaç duyuyoruz. İkisi de birbiriyle bağlantılı sanki…

‘İşte yaşamak bu!’ dediğiniz anlarda genellikle nerede ve ne yapıyor olursunuz?

Her şey ‘yaşamak bu’ dedirtmez mi, acısıyla tatlısıyla… Nefes aldığımız her an bizi büyüten, öğreten tecrübeler aslında.

Oyunculuk yapan bir kadın için; hala çok dar bir kariyer yörüngesi var. Sadece bizde değil, yurt dışında da böyle. Popüler kültürün güzellik algısına uymak, yaş, medeni durum, anne olup olmaması bile kariyerini etkiliyor maalesef. Bu dar bakışa sahip bir otoriteyi, ıspanak misali Safiye’nin evine atıp kaçmak isterdim… Ne dersiniz?

Çoğu insanın risk olarak gördüğünü, cesur biri çıkıp inanarak yaptığında, denediğinde, oldurduğunda bu diğer insanların da ‘ben de yapabilirim’ diye düşünme sebebi oluyor. E tabi, bu onları yine güvenli alanlarından çıkarmayıp yine gördükleri şey üzerinden yapmalarına sebep olsa da yanıldıklarını gösteriyor en azından. Mesela çoğu yapımcı için ben, komedi oyuncusuydum. Bir dizide ya da filmde dram oynamamın, proje için risk olduğunu da bana bizzat kendileri söyledi. Masumlar Apartmanı’nın yapımcısı Onur Güvenatam ise bu rolü ben oynarsam, çok acayip bir şey başarabileceğimizi söyleyip ikna etti beni… Onur, teşekkür ederim çünkü bu benim için risk değildi; benim inandığıma, benimle birlikte inanan birini görmek şahane bir şey! Onur’dan sonra aynı şahane tepkiyi ve heyecanı bir de üstüne TRT’den görmek gerçekten çok mutlu etti beni. Mesela az önce sorduğun mutlu olmakla ilgili soruna buradan da cevap vereyim. Bu benim için mutluluk sebebi!



Güzellik standartları bir yanda dursun; ama elbette ki kendimizi daha iyi hissetmek için yaptığımız, günlük makyaj ritüelleri var. Sizce göz makyajı mı, dudak makyajı mı? Hangisinden vazgeçemezsiniz?

Aslında ikisi de çok önemli. Gözlerle ifade ediyoruz kendimizi ama ruj bambaşka bir şey… Yani cevabım dudak makyajı. Şu sıralar vazgeçilmez rujum Avon Power Stay hafif dokulu ruj. Hem kalıcı hem hafif yapılı. Yağmura, akmaya dayanıklı. Öyle sık sık tazelemem gerekmiyor, gün boyu benimle kalıyor. Sanki dudaklarıma hiçbir şey sürmemişim gibi hissettiriyor. Favori rengim de Constant Cherry.

Peki, makyajda sizin için hangisi önemlidir; kalıcı olması mı, hafif yapılı olması mı?

Eskiden olsa bir tercih yapmam gerekirdi. Yani ya kalıcı ya hafif yapılı derdim. Ama Avon Power Stay hafif dokulu rujum her iki özelliğe de sahip. İnanılmaz kalıcı, 10 saate kadar ve inanılmaz hafif yapılı. Sanki hiçbir şey sürmemişim gibi… Bu his gerçekten çok güzel, o eski mat rujlara hiç benzemiyor. Bir de artık maskenin altına rujumuz bulaşmasın istiyoruz. İşte bu ruj o bakımdan harika bir buluş. Maskeye asla bulaşmıyor ve sık sık tazelemeniz gerekmiyor.

Alice Müzikali, ardından Masumlar Apartmanı; yanı sıra çok izlenen bir YouTube kanalı… Bundan sonra gönlünüzde yatan aslan nedir, birtakım projeler var mı? Sinemayla ilgili olacağını umut ediyorum.

Net bir şey yok. Bu röportajdan sonra heyecanla okuyacağım bir senaryo var. Başrolünde, söylenene göre oynamayı en çok isteyeceğim oyunculardan biri varmış. Gerisi sürpriiiz…



BOŞLUK DOLDURMACA

• Pandemi geçer öğrendiğimiz yeni tarifler kalır.

• Guilty pleasure olarak istemsizce şunu dinliyorum demek isterdim; ama benim gizli gizli dinlediğim bir şey yok ki! Hepsini alenen dinliyorum.

• Muhabbete doyamayacağım bir sofrada en az iki tabak olmalı.

• Makyaj çantamdan ruj eksik olmaz.

• Benim için parfüm temizlik demek.

• En çok merak etmeyenlere şaşırıyorum.

• İstanbul dört mevsim de muhteşem yaşatır!

RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR
FOTOĞRAF: ERDİ DOĞAN
STYLING: ŞEYDA SÖZÜER
SAÇ: FERİT BELLİ
MAKYAJ: SELEN KARABULUT (AVON ÜRÜNLERİYLE)
SAÇ ASİSTANI: SUAT ÜRÜN
STYLING ASİSTANLARI: SAFİYE KAPTANOĞLU, İREM İNANÇU

Pınar Altuğ ve Yağmur Atacan'ın kızları Su 15 yaşına girdi! Eşi ve kızlarıyla Mauritius'a giden Sinem Kobal'dan yeni kareler İşte Öyle Bir Geçer Zaman ki'nin Osman'ı Emir Berke Zincidi 90'lı yılların yakışıklısıydı... İşte Kaan Girgin'in son hali... 'Kızılcık Şerbeti'nden yeni 2. fragman: Daha önce tanışmış mıydık Demet Şener: Sevgilime gönülden bağlıyım, evlilik şart değil