Ölene kadar bırakmam

Ülkemiz artık kadına şiddet konusunda çağ atlamış durumda.

Öğretmeninden milletvekili eşine, Batı’sından Doğu’suna kadın dövmek neredeyse gelenek halinde... Dövmekle kalsalar iyi, ayrılmaya kalkan sevgilisini sokak ortasında vuran mı ararsınız, karısı, annesinin evine döndü diye gidip bütün aileyi katleden koca mı istersiniz, her gün gazetelerde sıradan haber şeklinde yer alıyor.

Yakında her kadına bir koruma vermek gerekecek diye korkuyorum. Artık polisler de ne yapacağını şaşırmış, kadınlara, kocalarından korunmak için biber gazı fi lan tavsiye ediyorlarmış karakola gidince... Hatta geçenlerde kocası tarafından tehdit edilip sonra da öldürülen bir genç kız ailesiyle valiye şikayete gittiğinde validen, ‘neden böyle adamlarla evleniyorsunuz,  sizde de hata var’ şeklinde bir nasihat alıp eve dönmüş. Maalesef adam dediğin karpuz değil içini açıp bakamıyorsun. Ama adamın ne olduğunu bile bile evlenen veya peşinden
giden de az değil tabii.

Bizim toplumumuzda çocuklar geç büyüyor. Hatta bazıları hiç büyümüyor. 
Bu ‘geç erişkinlik’ durumu nedeniyle de kimse başına gelenleri kabullenemiyor. Erkek çocuklarının ‘kral’ olarak yetiştirildiği bir ülkede belki de bunlara şaşırmamak lazım. Bir ilişki yürümediği zaman bunu kabullenmekte bu kadar zorlanmamız gerçekten üstünde durulması gereken ciddi bir psikolojik sorun. İlişkiye başlarken kimse fazla ince eleyip sık dokumuyor
ama ayrılmaya gelince kıyamet kopuyor. Kendisini ‘reddedilmiş’ veya ‘başarısız olmuş’ gören taraf cinnet geçiriyor. En azından rezalet çıkartıyor, karşısındakine (daha düne  kadar çok seviyorken, hatta o anda bile aşık olduğunu iddia ediyorken) dünyayı dar etmeye karar veriyor. Aslında ilişkileri yürümese de, bunu kendisi bilse de, etrafta kendisi şikayet edip dursa da, iş ilişkinin bitirilmesine gelince mutlaka birinden biri arıza veriyor. Kimi ailesine, kimi çevresine, kimi kendi egosuna yenik düşüyor.
Tabii yalnızca erkeklerde değil, kızlarda da var bu durum.
Ama onlar genellikle çeşitli işkenceler yapsa da fiziksel saldırıya geçmiyor. Hele ki işin içine üçüncü bir kişi girmişse durum iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Bu kez üçüncü kişi de hedef haline geliyor. Sanki her şey yolundaymış da o bozmuş gibi bir ruh haline giriliyor. 
Ama kimsenin bir türlü anlamadığı şu: Bir ilişki iki kişiyle başlar ama bir kişiyle biter. Yani ilişkinin bitmesine iki tarafın aynı anda karar vermesi pek az rastlanan bir durumdur.
O yüzden, ‘sen benden nasıl ayrılırsın?’ demenin fazla bir anlamı yok. Kim bilir kaç kez gördüm. Kadın veya erkek, evliliğinden, ilişkisinden bunalmış, nasıl kaçacağını şaşırmış, artık orta yerde sevgilisini, kocasını, karısını şikayet edip duruyor, kalabalık ortamda bile kavga edip birbirlerine etmedik laf bırakmıyorlar...

Sonunda içlerinden biri ayrılmaya karar veriyor, yine de kıyamet kopuyor. Erkekler açısından durum farklı. Onlar için bir de ‘erkekliğine yedirememe’, ‘etrafa rezil olma’ gibi neredeyse
genetik saplantılar söz konusu. Eğer ayrılık acısıyla ilgili bir ilaç bulunsa eminim kanser ilacından daha büyük sansasyon yaratırdı. Bundan yalnızca birkaç yüzyıl önce ayrılık acısı için
doktora gidildiğini, doktorların da spor yapmayı, gezmeyi, açık havayı ve seksi tavsiye ettiğini doktor günlüklerinden öğrendik. Belki de öğrenilmesi gereken şudur: Ayrılık büyük bir
travmadır. Hele ki siz hazır değilseniz, hala seviyorsanız, bu ayrılıkla hayatınızın değişeceğini, bozulacağını, içinizde onarılmaz bir acı bırakacağını düşünüyorsanız daha da büyük bir travmadır.
Ama hayat da böyle bir şeydir.
Günün birinde hepimiz sevdiğimiz insanlardan ayrılmak zorundayız. Üstelik çoğu zaman buna kendimiz de karar veremiyoruz ve onları sonsuza dek kaybediyoruz. Ayrılık dediğimiz zaman en azından yeniden başlama şansımız var. Üstelik çoğu zaman görüldüğü üzere bu başlangıç belki de hayatımızı çok daha iyi bir yönde değiştiriyor.

Tüm yazılarını göster