Geleceğin özgeçmişi

Bölüm 2

Yonca Tokbaş

Yonca Tokbaş


Geleceğin özgeçmişi

Bundan tam üç sene önce, ilk Elele yazımın başlığı ve konusu ve çizimi buydu.
Geleceğin özgeçmişi...
Bundan üç sene önce, özgeçmişler ben bir şirkette tamamen kurumsal çalışırken önüme tek tek gelirken, öyle sıkılıyordum ki!
Yalan yok... Önüme gelen ince detay yazılmış o uzun ve ciddi özgeçmişleri okurken acayip sıkılıyordum evet.
Hep aynı cümleler, aynı kalıplar, aynı merak ve ilgiler aynı renksiz, ruhsuz ama sanki pek heyecanlı gibi duran hiç yaratıcı olmayan siyah beyaz klasik fontlarda yazılmış dizilmiş bilgiler...
Sürekli neden böyle diye soruyordum!
Neden herkes aynı?
Neden herkes kendini böyle olmak zorunda hissediyor?
Robotlaşmış herkes de haberi yok diyordum.
Tamam diyeceksiniz ki, işine göre değişir... Yok benim elimde değildi demek ki, ben o ‘standart’ özgeçmişler içinde bile, illa farklı olanı yakalayabiliyordum, veya seçebiliyordum.
İsteyen gayet güzel son derece ‘ciddi’ bir özgeçmiş içine ‘sıradışı’ ve ilginç, kendine has bir fark yaratabiliyordu.
Sonra işim gereği öyle çok özgeçmiş geliyordu ki önüme, bir gün kafayı bozdum ve arkadaşım Pınar Büyükgüral’ı aradım.
Ona bu gördüğünüz çizimindeki gibi ‘tıkla beni tanı beni’ gibi bir link işi; yaratıcı ve sıradışı, hatta üç boyutlu gibimtrak bir özgeçmiş hayal ettiğimi anlattım.
Pınar, yani Pino, hemen anladı beni.
Bu çizimi yolladı şipşak.
Budur yahu dedim görünce, budur.
Ben kimim, tıkla oku.
Ben ne severim, tıkla oku.
Ben ne yapmak isterim, ne hayal ederim, becerilerim nedir?
Tıkla oku.
Nitekim şimdi LinkedIn var.
Her şeyini oraya yazıyorsun, seni sanal ve sosyal medyadan buluyorlar.
Çok uzun zamandır kimi merak etsem internetten bakıyorum, buluyorum.
Mutlaka bir şekilde ulaşma şansım var.
Öte yandan emin de olamıyorsun bir türlü.
Keza geçenlerde oturdum kendime baktım, kendi hakkımda okuduklarıma kahkahalar attım.
Bir yandan bu ‘ulaşılabilirlik’ iyi, bir yandan sağlamasını yapmak açısından fazlaca riskli.
İlişkilerimiz de boyut değiştirdi.
Cem Yılmaz’ın Fundamentals’ını izlerken beni komaya sokan kısım cep telefonlu ilişkilerimiz kısmı oldu.
Çünkü o haldeyiz işte!
Yanında oturan arkadaşınla mesajlaşıyorsun bi kafede!
Ben de!
Diyeceğim o ki, geleceğin özgeçmişi diye bir yazı kurgularken, gelecek bugün oldu bile.
Ben bu özgeçmişi hayal ederken, ilişkilerimizin de bu hale geleceğini düşünmemiştim.
Birbirimizi tıklıyoruz, dokunmak yerine.
Oysa dokunmak gerek...
Tıklamak yerine.
İşle eşi karıştırmamamız temennisiyle...
Yonca 'özeleştiri'

Sprint de ne?
Tamam spor delisi bir kadınım, tamam koşuyorum, tamam kaptırdım.
Hepsini kabul ediyorum ama biliyor musunuz ben galiba bu spor işinde her gün yeni bir şey öğrenmeyi de çok seviyorum; çünkü öğrenmenin ve keşfetmenin sonu gelmiyor.
Şimdi de 1-2 Haziran’da Yalova’da sprint deniyorum.
“Sprint ne Yonca?” diyorsunuz değil mi?
Valla ben de yeni öğrendim işte, triatlonun yavrusu.
Yani önce 750 m. yüzeceğim, sonra 20 km. bisikletle gideceğim, ardından da 5 km.
koşacağım.
Triatlon Federasyonu’nun düzenlediği resmi bir yarışta hem de!
O kadar ilginç ki böyle bir yarışmaya hazırlanmak...
Bir kere hayatımda hiç süre tutarak, mesafe hesaplayarak yüzmeyi denemedim. Üstelik bunun bana bir faydası oldu, koşarken sürekli aynı kasları yoruyordum, oysa yüzmek
her bi şeyime iyi geldi.
Bi de bisikleti nasıl severim, garajda duruyordu, hayata döndü.
Bakalım nasıl bir deneyim olacak?
Gelecek aya yazarım...
Kendimi keşfediyorum deli deli.
Yonca 'sprintçi'

Halikarnas Balıkçısı
Aylardan Haziran.
Hasret’in bittiği ay benim için. Ailem için.
Bodrum’la hasretin bittiği, memleket havasına; zeytinlere, günbatımına, bahçeye, narlara, Yalıkavak esintisine, gerçek hayata, toprağa, denize,
baykuşlara kavuşma vakti.
Halikarnas Balıkçısı, Cevat Şakir Kabaağaçlı şiirleri okuma vakti.
Bodrum’da
Yokuş başına geldiğinde Bodrum’u göreceksin,
Sanma ki sen 
Geldiğin gibi gideceksin
Senden öncekiler de
Böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum’da
Bırakıp gittiler...
Deme vakti.
Öyle özledim ki!
Burnumda tüttü koca sene, yetti gari!
Yonca 'yalıkavaklı'

Kajal-Apar kızlarının sürmesi
Sürme meğer amma olaymış yahu.
Geçen ay, Elele Online’dan Nilgün Yıldız Dubai’ye gelip bu konu hakkında bir yazı yazınca ayıldım.
İnsanın yaşadığı ortamdaki bazı doğal şeyler, başka ortamlarda ne kadar önemli.
Bana sıradan gelen bir şey bunca yıl içinde, meğer bizim memlekette ne kadar aranan bir şeymiş.
13 yıldır Dubai’de yaşıyorum, içim dışım sürme oldu.
Kajal diye bir şey var, o sanırım herkesin merak edip aradığı.
Bizdeki herhangi bir siyah göz kalemi gibi değil.
Ama ben size diyeyim en alası ve aynısı
Türkiye’de var.
Hatta ben yıllar evvel İzmir’de Kızlarağası Hanı’ndan almıştım. Başparmağım kadar, konik bir şeydir. Ucuz ve alakasız gibi gelir ama ta kendisidir.
Arap kadınlarının, Hintli güzellerin kullandığı da farklı değil. O.
Sadece onlar bazen daha toz gibi olanını da kullanıyorlar. Elleri inanılmaz yatkın. Alışkanlık.
Benim o toz gibi olanı elime almamla dünyayı kömüre çevirmem saliseler alıyor.
Her yere saçılıyor daha süremeden.
Elim yüzüm gözüm kapkara oluyorum pasaklı çocuklar gibi.
Komedi yani.
Bir de dikkatimi çeken, sürmek yetmiyor bakın sürmeyi, Dubai’de örneğin ortam inanılmaz klimalı olduğu için ve o kadınların çoğu ben gibi sıcağın ‘alnı gabağına’, koşuya, plaja
vesaire gitmediği için de gözlerinin altına sağına soluna yayılmıyor.
Sürmekle iş bitmiyor yani, hayli endamınla süzülen elini sıcak sudan soğuk suya dokundurmayan bir hayat stilinin de olması gerek.
Öte yandan, sürmeyi sürdün mü, gerçekten çok başka bir buğulu büyülü bakış hali.
Daha dahası, sürmeni temizlesen de çok çıkmıyor ve bence ertesi günkü hali hepsinden iyi...
Ve bütün bunları yazarken ben, bir baktım ki bütün Dubai sokaklarında reklam panoları Maybelline Colossal 
Kajal reklamları ile bezenmiş, slogan da ‘yayılmıyor!’ Tesadüfün böylesi!
Bu da bu ayın sürme bilgisi olmuş olsun bari.
Yonca 'sürmeli'