Kahkahanın öznesi Demet Evgar

Kahkahanın öznesi Demet Evgar

Demet Evgar, dört koldan geliyor. Kahkaha bombardımanına tutulacağımız kadrosu sağlam Aile Arasında filmi, ardından şahane bir kara komedi Sofra Sırları, festival filmi tadında Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve bir de ters köşe sürpriz bir dizi. Heyecan tavan!

Röportaj: Filiz Şeref
Fotoğraf: Semih Kanmaz
Styling: Anıl Can
Saç: İbrahim Zengin
Makyaj: Hamiyet Akpınar
Styling Asistanı: Ecem Güvenciler

Bazı kadınlar size hep bir telefon mesafesinde olsun istersiniz ya, Demet Evgar kesinlikle onlardan. Bağıra bağıra ‘ben pozitifim’ demesine gerek yok, ama bana kalırsa kesinlikle öyle. Sadece komik olduğundan değil, hayata bakış tarzında da. Hatta aslını söylemek gerekirse, sanki her an bir problem çıkaracakmış gibi hissedebilirsiniz bile uzaktan, ama tersine aslında inanılmaz sorunsuz, o yüzden yaklaşın biraz. Akıllı, zeki, anlayışlı. Belki hatta biraz fazla! Ve siz hangi tarz kadınlara saygı duyuyorsunuz bilemiyorum ama ben böyle kadınlara gerçekten saygı duyuyorum. O her ne kadar yeni oyunculara laf söyletmek istemese de ben aslında onu birçoklarıyla aynı kefeye koymayı büyük bir cüret sayarım. Demet Evgar ile ilgili pek çok şey tartışmaya açılabilir ama oyunculuğu ve yeteneği şüphesiz ki, tartışmaya açık değil. Zaten şu sıralar onu arka arkaya izleyeceğimiz üç film de bunun ispatı niteliğinde. Hepsinin de konusu farklı, hepsindeki rolü de çok özel. Tiyatro kısmını da unutmamak gerekiyor tabii, 39 Basamak da ayrı bir başarı konusu.

17 yaşından beri piyasada olan, bugün 37 yaşının verdiği tüm tecrübe, deneyim ve farkındalıkla, ‘hata yapmadan gelişmek mümkün değil’i anlayarak Hata Yapım Atölyesi’ni kuran, bir yandan da sesi müziğe de yatkın olan bu özel ve güzel kadını anlatmakla olmuyor, yakından tanımalısınız.



‘Deli kanı geziyor damarlarında belli’ demiş bir hayranınız sizin için. Siz de bazen deliliğe vuruyor musunuz yoksa başka bir şekilde mi yorumluyorsunuz tavrınızı, duruşunuzu, hayata bakışınızı?
Hiçbir deli kendine ‘Ben deliyim!’ demez. Bu delilerin en büyük özelliği olduğu için bana da deliymişim gibi gelmiyor ama dışarıdan biri aileme girdiği zaman, “Ay ne kadar deli bir aile veya bu kız deli!” dedikleri oluyor. Damarlarımda bir delilik var ama Arnavut kızı olduğum için bendeki damara Arnavut damarı da denilebilir. Hem Selanikli hem Arnavut’um, öyle bir karışım.

Rol yapabilme kabiliyetiniz tartışılmaz. Peki, hayatın size nasıl bir rol biçtiğini düşünüyorsunuz?
Öncelikle ben çok şanslıyım! Bunu çocukluğumdan beri söylüyorum; yani her şeyden evvel ailemden şanslıyım bir kere… Arkadaşlarımdan da… İstediğim, sevdiğim mesleği yapıyorum ve artık yalnızca iş olarak görmüyorum. İnsanı ele alıyor olmak, insanın ruhunun derinliklerine giriyor olmak ve her yeni role çalıştığında o derinlikte, kendine ait olan ve daha önce fark etmediğin bir sürü şeyi keşfediyor olmak, aslında hiç kimseden farklı olmadığının ama herkesin de kendi içinde ne kadar farklı olduğunun analizini yapıyor olmak benim hayattaki amaçlarımdan biriymiş gibi geliyor. Dolayısıyla hayat amaçlarımdan birini gerçekleştirirken, bir yandan da bu kadar insana dokunabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.

‘Aileden de şanslıyım’ dediniz. Sizin şans olarak nitelendirdiğiniz şeylerin içinde neler var?
Kabul görmek! Çocukken hayallerimin üzerine oturulmadı. ‘Sus, sen bilmezsin!’ denmedi. Dedem, büyükbabam, babaannem, anneannem, halam, annem, teyzemler, yani herkes gerçekten beni bir birey olarak gördü ve iletişime önem verdi. Yalnızca aile olduğumuz için değil, gerçekten ‘kişi’ olarak tanıyıp sevdik birbirimizi ve bu çok kıymetli bir şey.



Yeteneğinizi özel olarak keşfeden, ortaya çıkaran biri oldu mu, yoksa bu zaten sizin hep farkında olduğunuz bir nitelik miydi?
Konservatuvarı kazandığım zaman anaokulu öğretmenim, ‘Demet’in olması gereken yer!’ dedi. Yani beş yaşındayken beni tanıyan anaokulu öğretmeni bunu söylüyorsa, onların da gördüğü bir şeyler vardı demek ki! Tabii ki ilk fark eden annem ve babam oldu. Benim hayatta da komik bir insan olduğumu söylerler. Ama benim ailem de çok komiktir. Hatta annem hep söyler,  “Uykulusun, uykusuzsun hiç fark etmez; huysuzluk yapmazdın veya bir şey tutturmazdın. Sürekli komiklik peşindeydin” diye.

Ve pek çoğumuz sizin bu komik yanınızı en çok 1 Erkek 1 Kadın’da fark ettik. Sizin için 1 Erkek 1 Kadın nerede duruyor?
Oyunculuk anlamında bir etüt alanıydı gerçekten. Sürekli bir tiyatro provasında olduğunuzu düşünün; oyunculuk anlamında bana kattığı bu oldu, hızlı bir pratik alanı sağladı. Ve elbette ki çok daha büyük bir kitleyle tanışmama vesile oldu. Daimi dostlukları da içinde barındıran bir dönemdi aynı zamanda; yani benim için çok kıymetli bir yerde. Herkesin de izledikçe tebessüm ettiği bir işti ve gülmek gerçekten çok sihirli bir şey. Bir yerde okumuştum, günde bilmem kaç kere gülmen gerekiyor çünkü güldüğünde seni gençleştiren ve hastalıkları yok eden hormonlar salgılıyorsun ve beyin o kadar aptal ki, kahkaha taklidi yapsan bile güldün zannediyor ve direkt bahsettiğim hormonları salgılıyor. ‘Aaa kahkaha atıyor şu an’ diyor ve gerçekten içten gülmesen bile beyin bunu ayırt edemiyor.

Bu sihri siz insanlara çok güzel şekilde sağlıyorsunuz. Aile Arasında filminde de katıla katıla gülmek garanti. Senaryoyu okuyunca ne hissettiniz?
Senaryo yazılmadan önce Gülse ve Ozan’la buluştuk. Ozan benim çok eski arkadaşım. Birlikte biriktirdiğimiz ve ileriki zamanlarda yapmak istediğimiz birçok sinema projesi var. Ozan ve Gülse de uzun zamandır bir şeyler yapmak istiyormuş; ben zaten yıllardır BKM’yle, Necati Abi’yle çalışmayı çok istiyordum. Gülse “Böyle bir konu var, eğer Engin ile isterseniz bu hikayeyi film yapalım mı?” dedi. E şimdi Gülse yazıyor, Ozan çekiyor, Engin’le karşılıklı oynuyoruz.. “Tamam!” dedim. Senaryoyu okurken gülmekten kendimi nereye atacağımı şaşırdım, kendimi kafamda oynatmaya başladım hemen. Metin iyi olmazsa, kendinizi doğaçlayabileceğiniz bir alan olmuyor fakat Gülse son derece zeki ve çok ahlaklı bir kadın. Hiç kimse işin kolayına kaçmadı. Oynadığım karakterle ilgili, günahıyla sevabıyla her şeyi üstüme alırım, çünkü inanmadığım tek bir adım bile atmadım.



Solmaz aile kurmayı kafaya takmış bir karakter. Onu canlandırmak nasıl bir deneyim oldu?
Oynadıkça nasıl rahatladığımı anlatamam, çok hayat dolu bir kadın! Bir pavyonda çalışıyor ve hiç baba olmayacak birinden bile bir baba yaratmak için kendini paralamış. Sonrasında da filmin başında yolları Fikret (Engin Günaydın) ile kesişiyor. Solmaz, kendini farklı göstermeye çalışmayan, içi dışında, aklındaki ağzında bir kadın ve bu yüzden de zaman zaman çok büyük patavatsızlıklar yapabiliyor. Rejisinden yazarına, yapımcısından, oyuncusuna kadar her alan için söyleyebilirim ki, herkesin kendi adına parladığı ve yanındaki insanın da parlaması için alan açtığı bir iş oldu bu.

Şubatta vizyona girecek olan Sofra Sırları filmi de fragmanından anladığımız kadarıyla enteresan bir kara komedi...
Kafasının içinde yaşayan bir kadının, kendini bulma hikayesi… Ümit Ünal oldukça kült filmlere imza atmış bir senarist. Kadın ruhunu tüm incelikleriyle, oya gibi işleyen, hayran olduğum bir adam. Ümit Ünal’ı tanıdıktan sonra da kendimi çok şanslı hissettim; çünkü hani İstanbul beyefendisi denir ya, hakikaten öyle yaşayan biri. Hiçbir şeyi farklı göstermeye çalışmıyor ve çok akıllı…

Daha bitmedi! Ardından bir tane daha film geliyor, Onur Ünlü’den Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve hatta sonrasında da bir dizi. Yoğun bir dönem olmuş, olmakta. Nasıl bir ruh hali içindesiniz?
Ben hep böyle yoğun yaşıyorum aslında. Hazırladıklarımızı paylaştığımız zaman bunların seyirciye neresinden ve nasıl dokunduğunu görmek ise işin en keyifli yanlarından. Biz seyirciye bir kapı açıyoruz ve herkes kendi baktığı yerden kendi adresine gidiyor. Merak ediyorum ben de, acaba izlediği şey seyirciyi nasıl adreslere götürecek?

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok’ta kör bir piyanisti canlandırıyorsunuz. Bu rol sizi zorladı mı?
Onur’a “Nasıl bir kör?” dediğimde, “Sen bazen muhabbet ederken boş boş bir yerlere bakıyorsun ya, işte öyle!” dedi. Yani meğerse o bana bakarken “Ya Demet de kör gibi bakıyor, dur ben şuna bir kör rolü yazayım!” diye aklından geçti belki de… Bu tip durumlarda aslında tiyatro çok işime yarıyor diyebilirim. O kadar farklı yerlere gidiyorsun ve ruhuna öyle bir alıştırma yaptırıyorsun ki, bunlar senin cebini dolduruyor. Tiyatro gerçekten benim etüt alanım; varım yoğum o. Mesela gerçek hayatta tanısan asla empati kuramayacağın bir karakteri canlandırıyorsun ve dolayısıyla öyle bir insanla karşılaştığında tuhaf bir yerden empati kurabiliyorsun. Böylece ben bu işi yaptıkça, daha çok kabule geçmeye başladım ve bu hayatta beni kabule götürecek yol demek ki oyunculuktan geçiyormuş. Bu dünyaya, kendim gibi olmayanı kabul etmek için geldim belki de… Oyunculuğun da beni kabule getirdiğini görüyorum.