Hür doğdum, hür yaşarım!

Toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkmayı başarmış, gücünü kimi zaman kadının kırılganlığı olarak gösterilen duyarlılığında bulmuş ve benzer tüm ‘zayıflık’ olarak etiketlenen özellikleri, kendi güç tanımına ve eylemlerine eklemeyi başarmış 7 kadın ile bir aradayız.

Hür doğdum, hür yaşarım!

ATAERKİL sistemin, kendine benzemeyeni ötekileştirdiği topraklarda; ‘GÜÇLÜ’ görünmek için erkekleşmek ve ‘MIŞ’ gibi yapmak zorunda kalıyor olabilir miyiz? Yazar URSULA LE GUIN, eğer bu dünyanın erkek egemen dilin hakim olmadığı; aklı, bedeni ve kavramları HÜR aydınlık bir yüzü varsa, “ORAYA MAÇO ERKEKLERİ TAKLİT EDEREK ASLA ULAŞAMAYIZ. ORAYA SADECE, KENDİ YOLUMUZU ÇİZEREK, KENDİ ÜLKEMİZİN KARANLIĞINI YAŞAYARAK ULAŞABİLİRİZ” diyor! Biz de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkmayı başarmış, güçlü olmak için ataerkil dünyadaki bencil rekabettense dayanışmayı seçmiş, gücünü kimi zaman kadının kırılganlığı olarak gösterilen duyarlılığında bulmuş ve benzer tüm ‘ZAYIFLIK’ olarak etiketlenen özellikleri, kendi güç tanımına ve eylemlerine eklemeyi başarmış; kendi kavramlarıyla, AYDINLIK ÜLKESİNİ KURMA CESARETİNİ GÖSTERMİŞ 7 İSİMLE bir araya geliyoruz. ATAERKİL dünyamızda güçsüz, kırılgan ve pasif olarak atfedilen kadın özelliklerini; erkek dilinin tanımladığı anlamda ‘güçlü’ görünmek için kimi zaman yitirip yitirmediğimizi tartışıyoruz. Banu Çiftçi samimiyeti, Tülay Günal kendini bilmeyi, Müge Boz denemekten korkmamayı, Hilal içgüdüyü, Nevşin Mengü gerçeklerle yüzleşebilmeyi, Jilet Sebahat ‘VAR OLMAK’ için mücadele etmeyi, Ezgi Çağlar ise cesaret kelimesini güç tanımıyla özdeşleştiriyor. ‘GÜÇ BENİM, NASIL GÜÇLÜ HİSSEDECEĞİMİ BEN SEÇERİM’ diyen ve ‘MIŞ’ gibi yapmak zorunda kalmayan her birimizin 8 MART DÜNYA KADINLAR GÜNÜ kutlu olsun!

BANU ÇİFTÇİ - Doktor

“En büyük güç, samimiyettir. Önce kendine samimi olabilmek, kendine yalan söylemeyi bırakabilmek, kendinle barışık olabilmektir.”

“Ben, bir kadın olarak ‘var olabilmek’ için erkekleşmek zorunda kalanlardandım; hem de doğuştan itibaren. Bu şekilde büyümekle kalmayıp hala bu durumdan kurtulmaya çalışıyorum bile diyebilirim. Öyle bir noktaya geldi ki bu varoluş mücadelem, kadın olarak nasıl var olunur, hiç bilmediğimi fark ettim. Bunu fark ettiğimde çoktan 40’lı yaşlarıma gelmiştim. ‘Kadınsı’ olarak kabul edilen tüm özellikler benim için aşağılayıcı ve arınılması gereken sıfatları çağrıştırıyordu. Sonunda vücudum da erken menopoza girerek kökten bloke etmekte bulmuş olmalıydı çözümü…

Biz kadınlarda, güçsüzlük olarak atfedilen özellikler; aslında yaratıcılığımızın, gücümüzün özü. Kırılganlığım ve incinebilirliğim, benim en büyük gücüm; hem de dibine kadar. Çünkü empati kuramayan, incinmeyen insan güçsüzdür ve bir kadın içgüdüsel olarak empati kurmaya programlıdır. Evrimsel olarak bu şekilde türün devamı için, sadece bir yüz ifadesiyle bebeğinin ihtiyaçlarını anlayabilir. Bu özellik de fazla duyarlılığı ve incinebilirliği de beraberinde getiriyor. Kadınların hayal etmeyi ve keşfetmeyi hatırlayabilmesi, üzerlerine boca edilen değer yargılarını sorgulayıp kendi doğrusunu bulabilmesi; çok daha yaşanabilir, çatışmaların olmadığı ve çok daha huzurlu bir gelecek getirecektir.

Kadın, erkekleşmek zorunda kalmadığında kadın olarak artılarını ve potansiyelini devreye sokabilir ancak. Diğer cinsin taklidi olamayacak kadar farklıyız. Umutsuzluğa kapıldığım anlardaysa, daha önce ne kadar çok ve de nasıl fena düştüğümü ve her seferinde nasıl da güzel tek başıma kalkmayı başardığımı kendime hatırlatırım. Evet, bir yanım kırık dökük ama bu beni güçlü yapan yegane şey…”

MÜGE BOZ - Oyuncu

“Güç, dayanıklı olmaktır. Denemekten korkmamak, her düştüğünde tekrar kalkıp yola devam edebilmek, kendi eksiklerin ve hatalarınla barışık olmak, kendini sevmek ve ne olursa olsun ışık saçmaya devam edebilmektir.”

“Küçüklüğümden beri hep ‘güçlü’ olmam gerektiğini düşündüm. Kırılganlık, duygusallık, nahiflik ve saflık hep güçsüzlük göstergesiydi bana göre. Duygularını ne kadar belli edersen o kadar savunmasız olur ve başkalarının saldırılarına maruz kalırdın... Ailemden değil ama çevremden hep bunu gördüm. Zaman içerisinde kendimi anlamak, tanımak ve keşfetmek için çıktığım yolculuklarda fark ettim ‘güç’ kelimesinin aslında bunlar olmadığını. Kadın olmanın getirdiklerinin de çok sağlam, dayanıklı ve verimli olduğunu…

Erkeklerin dünyasında var olabilmek için ‘erkek gibi olmak’ zorunda olmadığımızı ancak kariyerimin belli bir noktasına gelebildikten sonra fark ettim ve düzeltmeye -hala tam anlamıyla olmasa da- çalıştım. Çünkü biz böyle yetişen bir nesiliz... Çalışma hayatımda çoğu zaman erkeklerin baskılarıyla, mobbingleriyle ve duygularımı suiistimal etmeleriyle karşılaştım. Hatta bunu kadınlardan da gördüm diyebilirim. Çünkü onlar da erkek dünyasında var olabilmek için başka kadınları ezmeleri gerektiğini düşünen hemcinslerimdi. Çoğu zaman başka bir çıkış yolu yoktu çünkü. Ya parmağında yüzüğün olacak ve ‘başka bir erkeğin himayesi altında’ imajını vereceksin ya da erkek gibi davranacaksın.

En büyük gücüm ise duygusallığım ve filtresiz olmam. Eskiden duygusallığımı güçsüzlük belirtisi olarak görürdüm ama son zamanlarda aslında bana çok büyük bir güç kattığını fark ettim. Kadınlar, birey olarak saygı gördüğünde ve temel haklarını tamamen kullanabildikleri zaman daha da güç kazanacaklar. Eğer ben, ufak da olsa bir ışık yakabilirsem, başkaları da benim gibi bir ışık yakarsa, hepsi bir araya geldiğinde karanlığı yok etmiş oluruz. Hep bu düşünceyle tekrardan motivasyonumu sağlıyorum. Pes edemem, yola devam etmeliyim!”

EZGİ ÇAĞLAR - Futbolcu

“Güçlü olan, zorluklara göğüs gerebilecek kadar cesaretli olandır. Kimseye kulak asmaksızın düşüncelerini değiştirmeyen ve dik duran birey güçlüdür.”

“Hiçbir zaman erkeklere benzemek zorunda hissetmedim. Sokaklarda futbol oynayarak, erkeklerle beraber büyüdüm. Mesleğimin futbol olmasından dolayı hep erkeklerin arasındaydım. Tabii eleştirildim, futbolun kadın işi olmadığını söyleyenler de çok oldu. Çünkü futbol, ülkemizde ataerkil bir spor. Kadınların futbol oynaması, hep garip karşılandı. Buna karşın, beni erkeklerin içinde bulunduğum için ayıplayan bakışları da ben ayıplardım… O yaşta bile futbolculuğumun cinsiyet ayrımcılığı yapılmaksızın, kadın-erkek eşitliğine dayandığını savundum. Bu yaşıma kadar ise futbolun bana açtığı kapılarla ‘güçlü bir Ezgi’ profili oluşturdum.

‘Erkek gibi bir kadın’ olarak değil ama çok güçlü bir kadın olarak anılmayı tercih ederim, ettim de. Sonuçta erkeklerin sadece güçlü olarak anıldığı bir toplumda, kadın olarak ne kadar güçlü olduğumun farkına varmış bir kadınım ben. Beni en güçlü kılan özelliğim karar verdiğim, kafaya koyduğum ne varsa yapma huyum. Kararlı ve hırslı bir kadınım. Önce kafaya koyarım, sonra elde edene kadar peşinden giderim ve pes etmem. ‘Olmaz’ diyerek bırakmak, benim tercihim değildir. Ben, eşitliği görmek istiyorum. Ne zaman eşit olursak, cinsiyet ayrımcılığına ne zaman son verilirse o zaman kendi değer yargılarımız da güçlenecektir.

Önyargılarımızdan, kalıplaşmış her şeyden bir an önce arınmalıyız. Kendi gibi olmaya devam eden biri olarak; dünyanın ölümlü olduğunu, yapacak olduğum hiçbir şeyden asla vazgeçmemem gerektiğini ve kazandığım her şeyin bir emek karşılığında benim olduğunu kendime yeniden hatırlatıyorum.”

HİLAL @rimelaskina - Dijital içerik üretici

“Gerçek güç, yaradılışımızdan beri hepimizin özünde var olan, düştüğümüzde düşüşümüzün doğal olduğunu kabul etmemizi ve sonrasında ayağa kalkıp devam etmemizi sağlayan içgüdüdür. Dışarıya bağlı değildir, içten gelir.”

“Bazen kendimiz olduğumuzda, diğerlerinin bizi güçsüz göreceğini düşündüğümüz için onlara benzemek zorunda kalıyoruz… Ben, artık biraz daha kendim olmaya çalışıyorum, ne düşünürlerse düşünsünler umurumda olmuyor; çünkü aslında yanlış olan güç algıları. Çok duygusal ve duygularıyla hareket eden bir insanım. Bu, birçok insan tarafından zayıflık olarak görülüyor maalesef; ama ben tam tersini düşünüyorum. Duygularım empati kurmamı, merhamet etmemi, iyi bir insan olmamı sağlıyor ve bana rehberlik ediyor. Bence gerçek güç buradan doğuyor.

Her koşulda empati kuramıyorsak bile hepimiz birbirimize saygı duymak zorundayız. Eminim kadınlara saygı duyulduğunda çok fazla şey değişecek. Gelecekte toplumsal şiddetin yok olduğu, kadının ve erkeğin eşit olduğu bir tablo hayal ediyorum. Bu senaryoda en basitinden ben başörtülü bir kadın olarak hem namaz kıldığım hem de makyaj yaptığım için yargılanmıyorum mesela. Gece dışarı çıkmaktan korkmuyorum. Gülümseyen, ne yapacağına ya da ne söyleyeceğine kimsenin karışmadığı özgür kadınlar hayal ediyorum. Kadının mutlu olması için de saygı görmesi ve ataerkil anlamda baskı ve zorbalığa maruz kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Umarım bu senaryoyu en kısa sürede gerçekleştiririz.

Bütün kadınların maruz kaldığı ayrımcılık ve eşitsizliğe, göz önünde olan başörtülü bir kadın olarak maalesef daha fazla maruz kalıyorum ve hiç beklemediğim eleştirilerle karşılaşabiliyorum. Bu diğer başörtülü kadınlar için de geçerli. Günümüzde hala sırf başörtülü olduğu için işe alınmayan kadınlar var. Ben de yola çıkarken hitap edeceğim kitleye, algılarının yanlış olduğunu kanıtlamayı amaçlıyordum ve bir de onları ataerkil bakış açısından kurtarmayı elbette…

Başörtülü bir kadın, onların bakış açısına göre cahil olmak zorunda değil; ev hanımı olmak zorunda değil. Tüm kadınlar kendi ayakları üstünde durabilir ve istediğini yapabilir. Bu yolda çok fazla desteklendiğim de eleştirildiğim de oldu; ama en güzel tarafı birçok bakış açısının pozitif anlamda değiştiğini görmek. Hala zorluklar yaşıyorum ama devam etmek zorundayız, pes edemeyiz.”

NEVŞİN MENGÜ - Gazeteci

“Güç, gerçeklerle yüzleşip devam edebilme yeteneğidir.”

“Güç pozisyonuna gelirken, kadınların erkekleşmesi söylemi çokça karşımıza çıkıyor. Ben pek anlamıyorum burada kastedileni... Ne yapalım, ‘tırnağım kırıldı” diye ağlayalım mı? O zaman erkekleşmemiş mi olunuyor? Evet, şimdi moda diye herkes ‘vay erkekleşmiş kadın!’ gibi söylemleri kullanıyor. Bence liderlik pozisyonunun cinsiyetler üstü gereklilikleri var. Birincisi, insanların size güvenmesi lazım ki bu da ‘tırnağım kırıldı…’ diye ağlayarak olmaz. İkincisi sağlam ve güçlü bir duruş lazım; zira liderlik, başka insanların sorumluluğunu üstlenmek demek. Bu demek değil ki liderlik pozisyonu saldırganlık ve şiddet gerektirir… Hayır, hem sağlam ve güven veren bir duruşa sahip olup hem de iyi bir takım oyuncusu olmalısınız. Ancak aldığınız kararların da sorumluluğunu taşımalısınız. Hatta takımınızın aldığı kararların sorumluluğunu da. Fakat cinsiyetinizi bahane ederek kenarda ağlayacaksanız; işte o zaman liderlik pozisyonuna oynamayın bir zahmet.

Kadının kendi yargılarını yaratması ve benzeri söylemleri de ‘sugar coated’* ayrımcılık bence. Kaldı ki, kadının değer yargıları üzerine yeni bir dünya idealinde LGBTİ nerede konumlanıyor? Kusura bakmayın, bence yeni değer yargıları gibi şeylerden bahsedeceksek, -hele ki Türkiye’nin içinde bulunduğu durumda- ben herkese öncelikle demokrasi 101’i öneririm. Umutsuzluğa kapıldığımda, sinir uçlarıma dokunulduğunda ve tahammülüm kalmadığında kendime neyi hatırlattığımı soruyorsanız; hiçbir şey. Çok ağır şeyler oluyorsa en fazla biraz yatıp uyuyorum. Koşullar belli, kaldıramayacağın pozisyonlara girme madem… Benim önerim ancak bu olabilir.”

* Hoş olmayan veya kabul edilemez bir kavramı olumlu veya hoş göstermek; yumuşatmak anlamına gelen bir İngilizce söz kalıbı.

JİLET SEBAHAT - Sahne ve fikir emekçisi

“Gücü, var olmak için sarf edilen durum; bir oluş olarak tanımlıyorum. Bir hiyerarşisi yok ne içinde ne de dışında. Bütün iktidarlardan gelen etiketleri reddetmek, erk hegemonyasından sıyrılıp akışkanlığa dönüşmek.”

“Eşitlenmek için ‘benzemeye çalışmak’ ve ‘mış’ gibi davranmaya zorlanmak, çocukluktan bugüne iktidar yapılarından doğar. Evde, okulda, bazen yatağımızı paylaştığımız kişilerde, en muhalif ortamlarda bile... Babam inşaat işleriyle uğraşıyordu. Amcamın oğlu gibi kalas taşıyamadığım için; güzel bir dayağın ardından 10 kilo kadar yamulmuş çivileri, yeniden kullanmak üzere doğrultmam için önüme yığdı. ‘Bunlar dümdüz olacak’ dedi. Bütün parmaklarım morarmıştı, çivileri doğrultmaya çalışırken… Bu, babamın bana verdiği bir cezaydı kendince. Önümde iki seçenek vardı: Ya kalas taşımayı öğrenecektim ya da her gün parmaklarımın ağrıyan, kanayan haline razı gelecektim. Ben üçüncüyü seçtim ve kalasları ateşe verdim. Çünkü benim en büyük gücüm, akışkan bir bedenimin olması.

Ataerkil düzende bozuk, kırık, yamuk olarak atfedilen bedenim… Ataerkillik, formu olan; tanımlayabileceği ve kategoriye uydurabileceği şeyleri sever. Ben bunların dışındayım. İktidardan gelen bütün etiketleri, reddediyorum. Toplumsal cinsiyet normatiflerinin belirlediği bütün kavramları, bertaraf ederek akıyorum; çağlayan bir nehrin akışı gibi… Gücümü buradan alıyorum. ‘Güç’ gibi kavramları, yalnızca ‘kadın ve erkek’ bakış açısından değerlendirmek de bana uymuyor örneğin. Bu bakış açısı, ‘non-binary’* kimlikleri yok saymanın yanı sıra heteroseksizm, cisseksizm ve cinsiyetçiliğin üremesine de yol açıyor. Bu nedenle ikili cinsiyet rejiminin bir eşitsizlik yarattığı gibi; beyan dışındaki rolleri atadığını da düşünüyorum. Heteronormatif ve trans dışlayıcı olmayan, meseleleri sadece ikili cinsiyet üzerinden yorumlamayan her bakış açısının, bizleri daha güçlü kılacağına inanıyorum.

Toplumsal cinsiyet, cinsiyet, cinsel kimlikler ile alakalı her türlü etiketlenmeye karşı çıkmak gerekiyor. ABD’nin ilk trans kadın senatörü olan Sarah Mcbride’nin şu sözleri yankılanıyor kulağımda: “Umarım bu gece, LGBTQ çocuklara da demokrasimizin onlar için de yeterince büyük olduğunu gösterir.” Bu ülkede de bunu görmek isteyen çok fazla çocuk var, biliyorum.”

* İkili cinsiyet sınıflandırmasının dışındaki kimlikleri kapsar.

TÜLAY GÜNAL - Oyuncu

“Gücü, düzgün insan olmak diye tanımlıyorum. Artık bu o kadar zor ki… Kendini bilmek, başka insanlara saygılı davranmak…”

“Güçsüz, kırılgan ve pasif olarak tanımlanan özellikler, daha ziyade erkek cinsiyetinin özellikleri. Güç kelimesiyle ifade edilen bütün anlamlar ve görüntüler tarihsel olarak ‘erkek’ olduğu için; günümüzde de alanında belli bir başarı elde etmiş, adı bilinen/duyulan bir kadın için de bu anlamlar geçerliymiş gibi sunuluyor. Böyle kadınları ‘güçlü’ olarak tarif etmekten, belki önce biz kadınlar vazgeçmeliyiz…

Yataktan sokağa, evden saraya her türlü iktidarın erkek cinsiyetiyle anılması, yeni bir olgu değil ve sadece bize özgü de değil. İnsan tarihindeki belge ve anlatımlar da ‘erkeğin tohumlaması’nı temel alarak yazılmış, oluşturulmuş. Erkek, iktidar arayışını; kadını, hayvanı ve tabiatı köleleştirerek gerçekleştirmiştir. Hepimizin en büyük gücüyse, çalışmak bence. Çalışmak, anlamak ve yaptığı işi iyi yapmak. Tüm kadınları, kendi değer yargılarına göre güçlü kılacak ve şu anda eksik olan iki konu var: Ahlak ve yasa.

Kadını ve çocuğu hedef alan cinayet, tecavüz, şiddet ve istismar ancak ağır hapis cezasıyla önlenebilir ve bunun affı olmaz. Bu insanların hapisten çıkamaması gerekir. Umutsuzluğa kapıldığımda ve bu konulara tahammülüm kalmadığında ne yaptığımı soruyorsanız; açıkçası konunun tüm bu zenginliğinde, aynı zamanda sonsuz ve sınırsız bir enflasyon görüyorum. Esas meselenin ise ‘herkesin özel hayatı kendine ama mesleğini iyi ve doğru yap’ olduğunu düşünüyorum. Genel anlamda siyaseten/ideolojik bir tutum almak yerine, belli alan ve konularda uzmanlaşmanın kıymetli ve ‘güçlü’ olduğunu düşünüyorum. Erkek veya kadın, yaptığımız işler kalacak yarına; söylediklerimiz değil.”

RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR, BARAN ALIŞKAN
FOTOĞRAF: BARBAROS CANGÜRGEL
STYLING: ŞEYDA SÖZÜER
SAÇ: BAHAR GÖKYILDIZ MAKYAJ: HİDAYET KORKMAZ
STYLING ASİSTANLARI: ALP ÇELEBİ, BETÜL DÜNDAR, TULUĞ YILDIZ

KIYAFETLER İÇİN; THE ATTICO, BRUNELLO CUCINELLI, CALZEDONIA, RABİA GÜL, LES BENJAMINS, ACADEMIA, PENTİ, ASLI FILINTA, MANNING CARTELL, V2K DESIGNERS, PROENZA SCHOULER, THE JACQUELYNS, IN THE MOOD FOR LOVE, T.A.G.G., MELTEM ÖZBEK, DICE KAYEK, GIZIA GATE, DENİZ ŞEN, SUNNEI VE BEYMEN’E TEŞEKKÜR EDERİZ.