Liana Georgi: “Çünkü biz aşk ve umut ile yürüyoruz”

Onur Yürüyüşü’nde, kalbalık bir polis grubunun önünde, topuklu ayakkabılarıyla tanıdık Liana’yı. Onun bisikletin üzerinde bambaşka bir hayata evrilen gerçek yaşam hikayesine davetlisiniz. “Çünkü biz, aşk ve umut ile yürüyoruz”

Liana Georgi: “Çünkü biz aşk ve umut ile yürüyoruz”

Onur Yürüyüşü’nde, kalabalık bir polis grubunun önünde, topuklu ayakkabılarıyla ‘aşk, umut’ ve zaman zaman da ‘yavaş!’ diye bağırırken tanıdık Liana’yı. Kim ne derse desin, dönemin ruhunun simgelerinden biri oldu. Kendisinin de söylediği üzere ‘topuklu ayakkabı giyen kadınları asla hafife almayın’ ve cesaretini korkusuzca aşka ve umuda çevirenleri de! Liana Georgi’nin pozitif bir uğurda göğüslediği savaşını ve bisikletin üzerinde bambaşka bir hayata evrilen hikayesini kendisinden dinliyoruz.

RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR FOTOĞRAF: SAREH OVEYSİ
ÇEVİRİ: BİHTER NEYMEN  (Elele Ağustos 2021)


“Birçok insan benim heteroseksüel olduğumu düşünüyor; çünkü ortada heteronormatif bir bakış açısı ve sosyal yaklaşım var. Belki de lezbiyen stereotipi için fazla feminen bulmalarından da kaynaklanıyor olabilir.”

Onur Haftası’ndaki görüntüleriniz, bir sembole dönüştü ve pek çok insana ilham ve cesaret verdi… O an tam olarak ne yaşandı, sizden dinleyebilir miyiz?
Aslında yaşananlar çok spontane, dürtüsel ve bir o kadar da yaptığım en tehlikeli şeydi. Her ne kadar protestolar yasal hak olsa da Onur Yürüyüşü, bir insanlık gösterisi; yani spesifik bir protesto değil. Polis, insanların toplanmasını engellemeye çalıştı. Barikatlar ve polisler Beyoğlu’nun her yerindeydi. Her şeye rağmen bildiğim kadarıyla özellikle 2014 yılından beri neredeyse yapılamayan bu yürüyüşü gerçekleştirdiğimiz için kendimi çok güçlü hissettim. Cihangir’de polis bir anda her yerden geldi. Bir anda arkadaşım Buğra’yı kaybettim. Hava çok sıcaktı ve topuklularlaydım çünkü yürüyüşün bu kadar erken olacağını düşünmemiştim. Arkamı döndüm ve bir sürü polis memuru olduğunu gördüm. Önümde renkli, çok güzel bir lubunya vardı ve çok gururlandım, bu cesur insanları korumak istedim. Polisi yavaşlatarak onların daha rahat bir şekilde yürümesini sağlamaya çalıştım. Çok plansız bir şeydi ve polisin beni tutuklamamasının ya da daha kötü bir şeyin olmamasının en önemli nedeni beni turist sanmalarıydı. Onlar da çok şaşırmışa benziyorlardı. Bu anı haber yapan ve beni destekleyen tüm gazetecilere teşekkür ederim.

Binlerce kişi video’yu paylaştığında ne hissettiniz, bu denli bir destek görmeyi bekliyor muydunuz?
Yaptığım şey çok spontane olduğu için böyle bir yansıması olacağını hiç düşünmemiştim. Şaşırdım hatta afalladım. Çok minnettarım. Hiçbir zaman bu kadar ‘topluluğun bir parçası’ gibi hissetmemiştim. Şimdi her gün online ya da yüz yüze bir sürü insan ile tanışma fırsatı buluyorum. İlk defa olduğum kişi gibi anlaşıldığımı ve sevildiğimi hissediyorum. Çok müthiş bir his. Keşke dünya üzerindeki herkes bunu tadabilse… Bu işte birlikteyiz ve el eleyiz! Umut ve aşkı bu şekilde yaşayacağımı hiç düşünmezdim. Tekrar cesur ve muhteşem LGBTQI+ topluluğuna ve özellikle bunun olması için uğraşan aktivistlere çok teşekkür ederim.

Madonna’dan da destek geldi, işte bu sürpriz olmuştur sanırım…
Gey bir birey olarak heyecandan öleceğim sandım! Kraliçenin kendisi bizim varlığımızı biliyor ve destekliyor, bu gerçekten çılgınca. Topluluktan bazıları onun bir oyun değiştirici olduğunu söyledi ve kesinlikle katılıyorum. Onun Instagram paylaşımından sonra Türk medyasından birçok kişi bu konuya yöneldi ve bu çok önemli. Madonna dünyaya birlik ve beraberliği gösterdi ve ihtiyacımız olan da tam olarak buydu.

Onur Yürüyüşü’ndeki görüntülerinizle tanıdık sizi; fakat aslında kim olduğunuzu tam olarak bilmiyorum. En baştan başlayabilir miyiz?
Ben Liana Georgi! Bu aslında benim sanatçı ismim, gerçek soyadım Bulgarca Georgiewa. Yarı Alman yarı Bulgarım. Genel anlamda hayatımı Berlin’de geçirdim. Hayatımın özeti kardeşim, annem ve bendik. Sonrasında üvey babam hayatımıza girdi ve kardeşim çocuk sahibi olunca dört tane yeğenim de dahil oldu hayatıma. Ne kadar Bulgaristan ile güçlü bir bağım olsa da -çünkü anneannem hala orada- yine de hiçbir zaman o kadar kolay bir bağ olmadı... Annem kendi başına iki çocuk büyüttü. Biz ayrılmaz bir üçlüydük! Annem, en iyi eğitimleri almamız için uğraştı. Liseyi Berlin’de okudum. Hatta erken mezun oldum. Sonrasında temel hukuk okurken 19 yaşında psikolojiye geçiş yaptım. Bu sene klinik psikoloji master programını bitirdim. Aynı zamanda geçen yıl Bahçeşehir Üniversitesi’nde bir senelik caz sertifika programını tamamladım.

İstanbul’a geliş hikayenizi merak ediyorum…
Aslında bu hayatımdaki çok ani gelişen hatta dürtüsel diyebileceğimiz anlardan biri, hatta Onur Yürüyüşü’ndeki tavrımla çok benzer. İki yıl önce yaşadığım bazı olaylar ve açılmamdan sonraki dönem beni seyahat etmeye ve sistemleri geride bırakmaya itti. Önce Güney Amerika’ya gittim. Oradan sonra en yakın arkadaşımla bisikletlere atlayıp Almanya’ya gittik ve sonra devam ettik… ‘Ne kadar?’ ya da ‘nereye?’ gibi sorular olmadan, sadece özgür olmak istedik. Bir şekilde Hırvatistan kıyılarındaydık ve deniz boyunca devam etmeye karar verdik. Bisikletlerle kimseye ve hiçbir şeye bağlı olmadan, saf özgürlük dolu bir yazdı. Bir yeri beğenirsek orada birkaç gün geçirip sonrasında aynı gün başka bir ülkeye geçebiliyorduk. Tamamen özgürdük. Özgür ve tembel. Arnavut dağlarına gitmektense feribotla İtalya’ya geçtik oradan Yunanistan adalarında dolaşırken bir anda Çeşme’de bulduk kendimizi. Özellikle vardığımız anı hatırlıyorum çünkü en yakın arkadaşım Elly’e şöyle dedim: “Burası ile ilgili ne olduğunu bilmiyorum ama bir mucize olacak ve sanki hayatımın aşkını ya da hayatımın şansını burada bulacakmışım gibi hissediyorum. Ben kalıyorum.” 10 gün sonra İstanbul’da bir caz jam session (doğaçlama çalınan caz müzik) yapmaya başladım. Hikayeler anlatıyorduk ve fark ettim ki burada yapabileceğim tek şey sanattı. Müzikten başka beni tamamlayan hiçbir şey yoktu. Müzik hayatımın aşkıydı. Bana burada kalıp caz okumamı önerdiler ve üç gün içinde caz okuyordum!

Kendinizi buraya ait hissettiniz… Doğru mu anlıyorum? Bir yere ‘ait hissetmek’ sizin için ne ifade ediyor?
Cevaplandırmakta zorlandığım çok derin ve varoluşsal bir soru bu. Ben hep Bulgaristan ve Almanya arasında bölünmüş hissediyordum. İkinci sınıfın sonuna kadar Bulgaristan Sofya’da yaşıyorduk ve bir şekilde oradaki arkadaşlıklarım devam etti. Bulgaristan’da ‘Alman olan’dım ve Almanya’da hiçbir zaman kendimi oraya ait hissedemedim. Ergenliğimde özellikle 14 yaşındayken Hermann Hesse hayranıydım ve şöyle bir sözü var: “Kimi evini bulamaz. Ne zaman ki dostane karşılaşmalar yoluna çıkar, işte o zaman bir saatliğine bile olsa tüm dünya onun evi olur.” Bu söz beni çok yatıştırdı. Hayatımı bu şekilde yaşıyorum. Aidiyet benim için anlamlı ilişkiler, nezaket ve kendimiz olabildiğimiz yerleri ifade ediyor. Belki bu nedenle de Türkiye başta olmak üzere LGBTQI+ topluluklarından bu kadar insanla bir bağım var. Dostça davranmayarak, bir yere nasıl ait olabiliriz ki? Hele ki kendi benliğimize bile yansıtamıyorsak... O zaman hiçbir yere ait hissedemeyiz.

Türkiye’de pek çok kişi ‘kendisi olamadığından’ şikayetçi aslında. Hatta büyük bir çoğunluk özgürlüğünün kısıtlandığını söylüyor ve bu nedenle de farklı ülkelerde bir hayat kurmak istiyor…
Buradaki gençlerin yaşadığı umutsuzluk ve acıyı anlıyorum. Sizi anlıyorum ve elimden geldiğince de yanınızda olmaya çalışıyorum. Birlikte hareket ederek bir şeyleri değiştirebileceğimize içten inanıyorum. Umuyorum ki gelecekte, buradaki hayata daha optimist bakabileceğiz. Benim Türkiye maceram daha farklı, ben çok şanslıydım. İstediğim her şey bana sunuldu. Müzik yapma şansı yakaladım ve elbette Queer kominite de bir diğer şansım oldu. Ayrıcalıklarımın farkındayım ve buna benzer şanslara sahip olmayan insanları görünce, kendimi suçlu ve üzgün hissediyorum. Açıkçası ‘keşke dünyayı tüm insanların istedikleri yerde rahatça yaşayabilecekleri şekilde değiştirebilsek’ diyorum.

Kendinizi bir ‘aktivist’ olarak tanımlıyor musunuz?
Aslında hayır. Bunların hepsi benim için çok yeni. Dünya üzerinde yanlış giden pek çok şey var ve ben insanları korumak kadar sevgiyi, umudu ve cesareti de paylaşmak istiyorum. Benim ajandam bu aslında. Elbette video sonrasında LGBTQI+ hakkında daha fazla konuştum ve örneğin Almanya’daki bir arkadaşım olan ve trans topluluğunun yeni kraliçesi haline gelen Hana Corrales’e destek verdim. Kendimi her ne kadar ‘non-binary’ olarak tanımlıyor olsam da özellikle kadınların zorluklarını bildiğim için feminist hareketleri de her zaman destekledim. Genel anlamda, Onur Yürüyüşü’ndeki videonun insanlara verdiği hissi müzikle devam ettirmek istiyorum. Alman basınına ve siyasetine yaşanan korkunç olayları anlattım. Bu beni aktivist yapıyorsa belki de öyleyimdir. Ama öncelikle ve en önemlisi şu ki sadece bir insanım.

Ayrım gözetmeden, herkese karşı ‘sadece bir insan’ bakışına sahip olduğunuzu biliyorum; ancak biz Türklerin genel özelliklerini düşündüğünüzde, ilk etapta size tuhaf gelen ve alışmakta zorlandığınız yanlar oldu mu?
Hiç olmadı! Türk kültürüne gerçekten bayılıyorum. Misafirperverliğiniz dünyaca biliniyor ve diliniz çok şairane. Çok fazla metafor kullanıyorsunuz. Herkes ‘canım, aşkım, kardeşim’ diye hitap ediyor birbirine. Öğrendiğim kadarıyla herkes birbirine -polis bile olsa- çok tatlı hitaplarla yaklaşıyor. Belki bu nedenle de bu kadar birlik beraberlik barındırıyorsunuz. Türk insanlarının çok nazik olduğunu düşünüyorum, hangi geçmişe sahip olursanız olun... Herkes yardımsever ve gerçekten cesaret dolu ve sesini çıkartmaktan korkmuyor. Buna bayılıyorum! Ben de kendimi böyle gördüğüm için bu kadar rahat uyum sağlıyorumdur belki de.

Aşk ve umut kelimelerini her fırsatta dile getiriyorsunuz. Sizce aşk nedir?
Dünya üzerinde söylenmiş, yazılmış, araştırılmış ya da tartışılmaz hiçbir tanımı olmasaydı ben şöyle tanımlardım: Limitsiz, sonsuz, ölümsüz ve bir o kadar da yakalaması, betimlemesi ve bazen de hissetmesi zor. Sanki bir sim gibi her yerde. Her yerde olduğu için de o kadar küçük bir nokta ki sanki hiç yok gibi bazen... Derin bir nefes alıp etrafıma baktığımda ya da gözlerimi kapadığımda kalbimde zaman zaman hissettiğim şeyi bir ‘sıvı altın’ olarak tanımlıyorum. Özellikle başka insanlarla birlikte müzik yaparken bunu çok hissediyorum; ya da aşıkken... Kalbime doğru sıcak bir ışık hissi o kadar güçlü geliyor ki bana her şeyi yapabileceğim hissini veriyor. Benim için aşk bu.

Peki, aşk için savaşmak zorunda kaldığınız ve hatta ciddi anlamda ayrımcılığa uğradığınız, canınıza tak eden bir olay yaşadınız mı?
Ben gey bir kadınım. En başta bir kadın olarak, ataerkil bir sistemde ‘kadın’ olmanın ne demek olduğunu biliyorum. Birçok insan benim heteroseksüel olduğumu düşünüyor; çünkü ortada heteronormatif bir bakış açısı ve sosyal yaklaşım var. Belki de lezbiyen stereotipi için fazla feminen bulmalarından da kaynaklanıyor olabilir bu. Bir keresinde İstiklal’de bir mekanda öpüştüğümüz için sorun yaşamıştık. Bir keresinde de gece yarısı kız arkadaşımla birlikte yürürken, bir grup erkek bizi takip ediyordu ve artık yardım için bağırıyordum. Çok korkunç ve kötü hissettirmişti; çünkü sevdiğim kadın da tehlikedeydi ve bu konuda hiçbir şey yapamıyordum. Ama açık söylemek gerekirse, bu konuda bir savaş başlatmayı amaçlamadım. Benim kalbim umut ve sevgi dolu. Ancak ve ancak pozitif bir uğurda savaşmak, olumlu sonuçlar verecektir. Bu seneki Onur Haftası’nda Maçka Parkı’nda yaşananlardan sonra polislerin herkesi ablukaya alması, saldırması… Instagram canlı yayınında bunun saçmalık olduğunu ve bu konuyu götürebildiğim kadar ileri götüreceğimi söyledim. Öyle de oldu! Madonna bile destek verdi, ne diyebilirim ki… Topuklu ayakkabı giyen kadınları asla hafife almayın.

Duygu Asena, ‘Kadının Adı Yok’ kitabında şöyle söylüyor: “Anlamıyor musunuz siz? Kendim olmak istiyorum, kendi adımla anılmak istiyorum ve erkeklerden, evlilikten yalnızca dostluk bekliyorum. Dostluk da saygı da eşitlikle olur, anlamıyor musunuz, eşitliğin olmadığı yerde ikisi de yok…” Dünyada cinsiyetler arası eşitlik mücadelesi hala sürüyor; ancak Türkiye’de durum daha da vahim. ‘Kendi adını’ ve ‘haklarını’ kazanmak için bitmeyen bir mücadele var! Siz de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kararına karşı yapılan protestolarda aktif olarak yer aldınız…
Türk kadınına büyük bir hayranlık duyuyorum ve onların arkasındayım. Duygu Asena’nın sözleri, kesinlikle haykırarak duyurulmalı. Ben kendi sesimi de çıkartmaya çalışıyorum ve herkesin bilmesini isterim ki yalnız değilsiniz. Burada olmak, polis tarafından bize karşı güç kullanılması, o kadar güçlü hissettirdi ki... Çünkü biliyorum ki biz kadınlar birbirimizi korumaya devam edeceğiz. Birlik ve umudun hissiyatı tüm fiziksel acıları iyileştirebilecek kadar güçlü. Buradan tekrar tüm polislerin bize nazik ve dostça yaklaşmasını rica ediyorum. Fiziksel şiddeti uluslararası kınıyoruz. Türk kadınları için bu daha belirgin ve acı çekiyorlar. Bir harekette tanıştığım bir kadın şunu söylemişti: “Kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.” Bu konuda bu kadar derin bir savaş vermelerinin sebebi ve kendilerini tehlikeye atma sebepleri bu. Bu ülkede çok fazla kahraman var ve onlarla aynı safta yer almak beni çok gururlandırıyor.

Mücadelesiyle, duruşuyla ya da hayata bakış açısıyla size rol model olan biri var mı?
Yakın zamanda bir model ve aktivist olan Rain Dove’a denk geldim. ‘Cinsiyet kapitalizmi’ adında bir çalışma yapıyor ve erkek ya da kadın olarak portrelenme arasındaki geçişleri hayata geçiriyor. İnsanlık, eğitim ve nezaket üzerine yoğunlaşıyor. Sosyal medyasını ve röportajlarını çok ilham verici buluyorum. Onlar da durumumuza bir video ile destek verdiler hatta.

Peki, bir müzisyen olarak hedefleriniz neler?
Bazen hala o bisikletin üzerinde gibi hissediyorum. Her yeni gün ne getirir kim bilir? Elbette önce ailemi müzik sayesinde finansal olarak desteklemeyi umuyorum. Kaydedilmeyi bekleyen çok fazla şarkım var ve ilk EP olarak ‘Non-Binary’ adındaki çalışmama yönelmek istiyorum. Şu an finansal olarak yeterli değil ama bunun gelecekte değişeceğini umuyorum. Beni şarkı söylemek kadar -ailem ve topluluğumuz ile olan ilişkim dışında- mutlu eden hiçbir şey yok. Şu an Dolapdere Big Gang grubunda şarkıcı olarak performans yapıyorum. Harika insanlar! Elbette sadece kayıt yapmak değil kendi parçalarımı da sahneleyebilmeyi diliyorum.

Türk müzisyenlerden sevdiğiniz ve ileride birlikte çalışmak istediğiniz biri var mı?
Dürüst olmak gerekirse Türk müziği hakkında çok bilgili değilim. İngilizce yazıp söylüyorum. 90’lar Türkçe Pop müziğinde dans etmeyi çok seviyorum. Güncel sanatçılar, örneğin Aleyna Tilki, Edis ve Zeynep Bastık çok pozitif bir etki yayıyor. Müzikal anlamda Kalben’i çok seviyorum. ‘Sadece’ isimli şarkısıyla çok güçlü bir bağım var ama bu da başka bir zamanın hikayesi! Kısacası iş birliklerine her zaman açığım. Umut ve aşk mesajını daha geniş kitlelere yayabilmeyi de isterim. Eğer ilgilenen varsa bana ulaşsın! Her tür müzik birliği güzeldir. Ben caz okudum, bu nedenle başka insanlarla çalmayı her zaman severim.

En büyük hayaliniz nedir?
Şu an sahip olduğum -zamanında sakladığım- enerjiyi herkese yaymak, en büyük hayalim. Bunun ancak müzik yoluyla olabileceğini düşünüyorum. Ve bir de kardeşimin ve yeğenlerimin sağlıklı ve mutlu olmasını diliyorum; önceliklerim bunlar. Benim lubunyam, ailem şu an! O nedenle hepimiz için iyi şartları sağlayana kadar savaşmaya devam edeceğim. Bunu da müzik ile gerçekleştirmek isterim. Şarkılarım başarılı olursa ve bu hareketlerin görünürlüğünü, aşk ile umudu yayarsa belki emekli olurum. İlk büyük hedefim ‘aşk ve umut’ adı altında bir hayır işi festivali oluşturmak. Hatta belki bahsettiğim sanatçılara yer vermek… Her şey daha çok başında, birliğimize destek olacak mekanlar ve insanlarla -umarım ki LGBTQI+ desteği sağlayacak insanlarla- büyük bir konser organize etmek hayalim... Eğer değişim sağlayamazsam o zaman hiçbir şey başaramamışım demektir. Güçlü olduğumuzu göstermemiz lazım. Değişim burada ve bu Queer! Çünkü biz aşk ve umut ile yürüyoruz.