Tatlı gülüş! -Merve Dizdar-

Masumlar Apartmanı dizisinin Gülben’i, birçoğunuzun sevecen, masum ve çocuksu ‘üzümlü keki’. Merve Dizdar’ın hayalci bir gerçekçilik ile akıp yolunu bulan hikayesi; en arındırılmış̧, en saf haliyle karşınızda! Merve Dizdar kimdir? Yakından bakalım...


Onunla kurduğumuz organik bağ, asla tesadüf değil. Merve Dizdar, Yutmak oyunundaki performansıyla 2017’de Afife Jale En Başarılı Kadın Oyuncu ödülüne layık görüldü. Ardından Alice Müzikali’nin Kedi’si olarak çıktı sahneye. Şimdiyse Masumlar Apartmanı’nın Gülben’i olarak, özünde muziplikten de kopmayan bir karanlıkta izliyoruz onu. ‘Hayat tam da böyle’ dedirten, iyisiyle kötüsüyle kendi hayatlarımızın da anlam ufkunu genişleten, çarpıcı bir realitenin arasından, tüm duyguların derinliklerinde bir deniz yıldızı gibi parlıyor izleyicinin kalbinde Gülben ve ardındaki Merve Dizdar...

RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR
FOTOĞRAF: CAN BÜYÜKKALKAN
STYLING: ŞEYDA SÖZÜER


Merve Dizdar: Samimi ve eğlenceli

Onu ister tiyatro sahnesinde, ister Eltilerin Savaşı filmindeki Gizem rolüyle beyaz perdede, ister televizyonda tanımış olun; Merve Dizdar’la kurduğunuz o incelikli bağ, röportaj esnasında kendisinin söylediği sözlerde gizli: “Sanatçı seyircisiz, seyirci de sanatçısız olamaz. Bu yolculukta beraber ilerlenir. Seyirciye saygım sonsuz, keza onlar da gayet kibar ve ince. Böyle olmalı. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanıyor sanat. Ve aslında her şey...” Merve Dizdar, oyunculuğu her şeyin en üstüne koyuyor; ancak bunu sanatın ‘ulaşılmazlıkla’ sık dokunmuş kumaşından değil, tam aksine sanat sayesinde ‘herkes olabilmeyi’, değişimi ve başka biri olmanın özgürlüğünü hissetmeyi sevdiği için yapıyor. Sohbet ederken aslında ketum ve duvarları olan bir yapısı olduğunu dile getirse de; bir oyuncu olarak her karakterle barışık, her rolü bu denli yaşayan ve hatta ‘o olan’ bir ruh için duvarlardan pek söz edemeyiz bana kalırsa... Peki, bizim gözümüzden Merve Dizdar kimdir? Başıboş gururdan, ödünç alınmış naziklikten, devralınmış ‘ünlü’ kavramından çok ama çok uzakta; ‘keşke biraz kendim gibi davranabilsem’ dediğiniz anlarda hayal ettiğiniz o cesur hamle, Merve. Sizin de onun bu arındırılmış, pirüpak gerçekliğini çok sevdiğinizi biliyoruz ve işte bu yüzden kocaman gözleri ve kocaman gülüşüyle bir ilk kapak hikayesinde Merve Dizdar’la buluşuyoruz. Heyecanlı heyecanlı anlatmaya başlıyor...

Masumlar Apartmanı, son zamanlarda televizyonun başına gelen en güzel şeylerden biri. Tüm karakterler, seyirciyle bağ kurmayı başarsa da Gülben deyince, özellikle sosyal medya yorumlarında ‘Ah Gülben, üzümlü kekim’ samimiyetinde bir bağ söz konusu... Bunun nedeni Gülben’in Masumlar Apartmanı’nın en masumu olarak görülmesi mi sizce?

Evet, çok güzel tepkiler geliyor. Çok mutlu oluyoruz. Ne mutlu bize. Seyircilerimize çok teşekkür ederim bu vesileyle. Fakat tek masum Gülben mi ki? Bence Masumlar Apartmanı’nda herkes masum. Herkes hüzünlü, herkes dertli. Aynı zamanda herkesin karanlık tarafı var. Siniri, hırsı, öfkesi, umudu... Yani herkes gerçek. Bence çok sevilmesinin sebeplerinden biri bu. Karakterlerin hepsi yaşıyor. Hepimiz izlerken bir yerlere gidiyoruz, başka anılara... Herkes masum o yüzden. Kimsenin suçu yok ama aslında hepsi suçlu... Bu bir zincir ve bana sorarsanız kırılması gerekiyor. Kendimizi iyileştirebilecek güç bizde var; kendine inanmakla başlıyor.

Sizi Masumlar Apartmanı’nda rol almaya iten, heyecanlandıran ilk faktör ne oldu? Hikaye mi, diğer oyuncular mı, karakter mi?

Hikayemiz, yönetmen, karakter ve oyuncular; hepsi bir bütün… Böyle güzel bir karakter kolay kolay gelmez. Böyle güzel bir ekip, uyum her zaman olmayabilir. Hem karaktere, hem işime gözüm gibi bakıyorum. Gülben, oyuncuyu heyecanlandıracak; oynarken ağzının suyunu akıtacak, kendine şaşırtacak, havalara uçurabilecek bir rol. Çok şanslıyım. Yapımcımız OGM Medya, yönetmenimiz Çağrı Vila Lostuvalı, oyuncu arkadaşlarım, senaristlerimiz Deniz Madanoğlu, Rana Mamatlıoğlu ve kanalımız TRT… Bu ekiple birlikte olduğum için hem çok mutluyum hem de çok şanslıyım.

Belki çok klişe olacak ama Gülben karakterine hazırlanırken nasıl süreçlerden geçtiğinizi merak ediyorum. Bu kadar hakkı verilerek oynanan bir role nasıl hazırlandığınızı, onu anlamak için neler yaptığınızı eminim herkes merak ediyordur…

Yönetmenimiz ve senaristimizle konuşarak çözümlemesini yaptım. Gülseren Budayıcıoğlu’yla görüntülü bir konuşma yaptık. Çok faydasını gördüm, karakter analizini daha iyi yapmamı sağladı. Sonrasında birkaç film izledim; izlemek her zaman çok iyi gelir bana. Daha sonraları sürekli düşündüm. Herkesin yolu farklı, benimki daha çok düşünmek üzerine; ama ‘düşünüyorum çok’ gibi klasik bir şey değil. Gerçek anlamda düşünmekten bahsediyorum. Sizinle konuşurken bile aslında bazı ‘halleri’ düşünmek ya da anları… Nasıl anlatılır bilemiyorum; rol çalışırken gündelik hayata devam ediyorum ama aslında bir kamptayım. Sadece normal yaşıyormuşum gibi görünüyorum ve bu her karakter çalışması için geçerli. Başlangıçlarsa hep zor. Bir süre sonra karakter, hem beyine hem bedene yerleşiyor ve her şey daha net oluyor.

Aslında diğer kardeşlerde olduğu gibi Gülben de çocukluğunu yaşayamadan büyümek zorunda kalmış ve bu yüzden de hep çocuk kalmış. Büyürken pek çok eşikten geçiyoruz, belli ki Gülben’de bu eşikler kocaman bir boşluk... Siz ne dersiniz?

Hepsi, sevgi eşiğinde takılıp kalıyor. Sadece bu sevgisizlik hepsinde farklı tepkilerle ortaya çıkıyor. Gülben, ortanca çocuk. Ortanca olması gibi, hayatta da hep arada kalmış bir karakter. Tüm duyguları bastırılmış. Kimse onu dinlemiyor, ciddiye almıyor. Yok sayılmak, o kadar ağır bir şey ki... Kendini var etmeye çalışıyor. ‘Ben de buradayım beni de görün’ çırpınışları o kadar net ki... Bu yüzden de çocuk gibi. Aklı, hep başkalarından almış. Özgüveni, hiç yok. Saf, iyi niyetli. Kimse üzülsün istemiyor; ama en sevdiğim özelliği, bu kadar sevgisiz büyüyen bir insanın sevgiye bu kadar inanması diyebilirim. İnancına, hayallerine, cesaretine bayılıyorum. Ben bile şaşırıyorum bazen. Bu kadar cesaretli olabilir miydim? Bilemiyorum. O yüzden Gülben, çok özel bir insan. Çok gerçek, çok iyi.

Peki, sevgi sizin için ne ifade ediyor? Sevmek ve sevilme isteği, derinlerinde biraz da korku ve kaygı barındırıyor sanki…

Ne desem bilemiyorum inanın; çünkü ben hep çok sevdim ve çok sevildim. Çevremde ailem, eşim, dostlarım var. Hep böyleydi. O yüzden net bir şey söylemek doğru değil. Şimdi sorunca siz, düşünüyorum... Sevilmediğimi hissettiğim zamanlar çok az ve o zamanlarda da hep gitmişim. Evet gidiyorum. Kaçmak değil, gitmek. Böyle zamanlarda savaşmıyorum. İnatlaşmıyorum. Zorlamıyorum. Sevginin zorlamayla olabileceğini düşünmüyorum; ama korkutucu olduğunu da düşünmüyorum. Sevilmiyorsam giderim, sevmiyorsam da öyle.

Gülben gibi oyuncaklarla dolu bir odada, bir nevi gerçek dünyadan koparak hayal dünyasında yaşamak; aslında sınırsız bir özgürlük sağlıyor olmalı. Ta ki gerçekler, bu hayal bulutunu dağıtana dek... Sizin hayallerinizin, özgürlüğünüzü kısıtlayan gerçeklerle ilişkisi nasıl?

Ben hayal kurmaya bayılırım! Hep öyleydim, küçüklüğümden beri. Hatırlıyorum bazı oyunlarımı, inanılmazlar. O kadar inanıyorum ki yarattığım o oyuna... Çocukların yarattığı oyunlar şahane bence! Bu bende büyüdükçe de devam etti. Sadece şöyle bir değişim oldu: Gerçekliğe yakın, gerçek olabileceğine inandığım hayaller kurdum hep. Yani oyuncuyum ve bir pilot olmayı hayal etmedim. Oyuncuyum ve ‘daha iyi nasıl oynayabilirim’i hayal ettim... Kendimi sahnede hayal ettim, dizide, beyaz perdede... O yüzden özgürlüğümü kısıtlayan gerçekler yok. En azından iş özelinde. Özel hayatımda ise çok düşünmüyorum bunu. Geçmişle çok bağlantılı bir insanım ben. Severim geçmişi ama bazen geçmişi, geçmişte bırakmak gerekir. Şu an buradayım ve bu yolculuğun tadını çıkarıyorum. İyisi iyi, kötüyü de içimde halledip iyi etmeye çalışıyorum. Kolay değil tabii ama ne kolay ki...

Bugüne dek arzuladığınız ve gerçek olan en büyük şey neydi? Bir arzunuzun gerçek olması, sizi kısa bir süre de olsa amaçsızlığa sürükler mi; yoksa her daim hangi yöne gideceğinizden emin olur musunuz?

Yani abartı gibi gelmesin lütfen, sadece beni tanıyanlar bilir ama buradan da beni tanımak isteyenlere söyleyeyim. En büyük arzum ve gerçek olan şey tam da bu: Oyunculuk ve işini iyi yapmaya çalışmak. İnanın düşünüyorum, ‘şöyle olsun böyle olsun’ dediğim şeyler çok az. Öyle çok hayalim yok benim. Kurduğum tüm hayaller de oyunculuk üzerine. Kendimi hep çok iyi bir rolde oynarken hayal ediyordum ve hala ediyorum. Şu an o rollerden birini oynuyorum. Soruyu doğru cevaplayamayabilirim o yüzden; çünkü bu gerçeklik beni amaçsızlığa götürmüyor, tam tersi nasıl bir yöne gitmek istediğimi daha da pekiştiriyor. Ama hep diyorum, bu durum bugün böyle yarın hakkında bir fikrim yok. Bambaşka bir yerde, bambaşka düşünüyor olabilirim…

Yutmak oyunundaki performansınız ile Afife Jale Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu ödülünü aldınız. Çok büyük bir başarı. Ancak çoğu izleyici yeteneğinizi, Gülben karakteriyle fark etti. Bir oyuncu olarak tiyatronun etkisinin, televizyon dizisi kadar çok olmamasına içerlediğiniz oluyor mu?

Benim Masumlar Apartmanı’na girmeden önce insanlar tarafından çevrilip Yutmak oyunu hakkında konuştuğum çok oldu, biliyor musunuz? Ben zaten daha çok tiyatrodan tanınmış bir oyuncuyum. Ödül sonrası bu tanınma daha da arttı. Ödüllerin insanlar üzerinde böyle etkileri de var. Oyun daha çok duyuluyor ve insanlar merak ediyor. Üstüne Alice Müzikali yaptık yine binlerce kişi izledi, yine ödüller aldık ve yine tiyatrodan tanınıp insanlarla sohbet ettim. Bu çok kıymetli benim için. Tabii oyunlar sadece İstanbul’da, her şehirden insanın gelmesi çok zor. TRT sayesinde herkese ulaşıyor dizimiz ve o yüzden çok fazla kişi tanıyor. Bir sürü mesaj alıyorum çok mutlu oluyorum. Herkesin izlediği ve sevdiği bir işte oynamak, çok çok keyif verici; ama dediğim gibi tiyatronun etkisinin az olduğunu düşünmüyorum ben. Tam tersi pandemiye kadar nerdeyse tüm oyunlar doluydu, yer bulamıyorduk. Pandemi sonrası yavaş yavaş tiyatro yine gücünü bulacak, inanıyorum ben. Her zaman buldu!

Onsekiz Mart Üniversitesi, Oyunculuk bölümünden mezun oldunuz. Ardından yüksek lisansınızı film ve drama üzerine yaptınız. Biraz geçmişe dönersek de İzmir’de, hepimizin aşina olduğu çekirdek, kendi halinde bir ailede büyümüşsünüz... ‘Ben oyuncu olacağım’ kararını verene kadar içinizdeki farklılığı, aslında yaratıcılıkla sımsıkı bir bağı olan ‘tuhaflığı’ nasıl fark ettiniz?

Bunu fark etmem ailem sayesinde oldu biraz. Basketbolu denedim olmadı, çocuk korosuna girdim o da olmadı. En son annem, tiyatro kursuna götürdü beni. Oyun oynamayı, hep çok severdim. Tiyatro’yu da gittiğim andan itibaren çok sevdim. Hikaye öyle başladı. Okulda bir oyuna çıktım önce, sonrasında işte araya araya yine oyunda buldum kendimi; çünkü kendimi en iyi ifade edebildiğim yer yine tiyatro. Hala öyle, biliyor musunuz? Merve olarak röportaj vermeyi, pek sevmem. Tanımadığım kalabalık ortamlarda konuşmayı da pek sevmiyorum. Sıcakkanlıyımdır ama mesafeliyimdir de. Tatlı, iyi hoş kız ama duvarlı. Ketum bazen... Bunu aşabildiğim tek yer sahne, oyunculuk. Yavaş yavaş Merve olarak da aşmaya başladım. Eskiden daha kapalı kutu olduğum konuları, şimdi daha rahat konuşuyorum. Ama bir karakteri oynarken hissettiğim özgürlük, değişim, başka biri olmanın verdiği keyif vazgeçilemez. Karakter inşa etmenin keyfi muazzam.

Farklı bir şehirde doğup büyüyenler için, İstanbul ilk etapta çarpma etkisi yaratabiliyor. Üstelik bir de oyunculuktaki gibi meşakkatli ve acımasız bir sektörle karşı karşıya kalınca… Bu durum sizde nasıl işledi, umutsuzluğa kapılıp pes etmeye yaklaştığınız oldu mu?

Başlarda sıkıntılı, zor günlerim oldu tabii, olmaz olur mu? Kolay değil ki. Olumsuzluğa, ümitsizliğe kapılmak çok basit bu meslekte. Yargılamak, takdir etmemek, beğenmemek... Bu kötü enerjinin çok yorduğu zamanlar oldu; ama başlangıçlar her zaman zordur benim için. Buna rağmen hiç pes etmeyi düşünmedim; vazgeçmeyi, bırakmayı, en önemlisi kendime inanmayı. Kendine inanmak, çok çalışmaktan geçer benim için. Yoksa her kendine inanan da yapamayabilir istediği şeyleri. Kuru kuru inanmak yetmiyor. İnandığın şeyler için çok çalışacaksın, ter, gözyaşı dökeceksin, uykusuz kalacaksın, emek vereceksin, zaman ayıracaksın ve çok seveceksin. Bunlar olursa insanın yapamayacağı şey yok bence. ‘Yapamazsın, olmaz, bize göre değil bu işler, sen de o şans nerede, para yok ama ya’ deseler bile…

Bugüne dek belirlediğiniz doğrularınıza tutkulu ve hatta biraz da fanatik sayılabilecek bir inancınız var mı? Yoksa kendinize, fikirlerinizin günden güne değişebileceğine dair bir esneklik payı bırakıyor musunuz?

Evet, esneklik payı tanıyorum. Günden güne değişiyor fikirlerim. Beş yıl sonra ya da bir yıl, belki beş ay sonra bambaşka şeyler diyor olabilirim. Değişime açık olma fikriyse, yavaş yavaş oluştu bende. Geçmişe bağlı biri olarak zor değiştirdim bu huyumu. Hala çok iyi değilim; ama değişime açık biriyim artık. Çok uğraşıyorum bu durumla. Öyle kemikleşmiş huylarımı değiştirdim ki... İyi ki de yapmışım. Gelişmek için değişim lazım. ‘Ben buyum değişmem’ diyenden uzak duruyorum artık. Bir şey kötüyse, yanlışsa değişmelisin. ‘Ben buyum demek’ en kolayı. Güvenli alandan çıkmaya başladığın zaman, hayat güzelleşiyor bence. Kendini keşfetmek o zaman başlıyor.

Arama motoruna ‘Merve Dizdar kimdir?’ yazdığımızda burcunuzdan, okulunuza; bugüne dek rol aldığınız tüm film, dizi ve oyunlara ulaşabiliyoruz. İnsanın kendini anlatması epey zor ama bu biyografik bilgilerin dışında, Merve Dizdar kimdir? Boş günlerinde neler yapar, küçük mutlulukları nelerdir…

Boş günlerimde hiç yerimden kalkmak istemem. Sadece film izlemek isterim ya da dizi ve tüm gün izleyebilirim. Güzel kahvaltı yaparım. Evde oturmak favorim! Dışarda gezeyim, oraya buraya gideyim bende çok az. En yakın arkadaşlarımı görüyorum tabii ama çok az boş günüm oluyor, onda da bazen kendime zaman ayırmak istiyorum. Yalnız kalmaya bayılırım. Sevgilimle birbirimizi çok iyi tanıyoruz bu konuda. Herkesin alanı vardır. Kimse kimseyi sıkmaz. Ne mutlu ki beraberken çok eğlenen bir çiftiz biz; ama yalnız kalmak için ya da ayrı ayrı arkadaşlarımızla görüşmek için de birbirimize zaman tanıyoruz. Benim için çok önemli bir konu bu. Onun dışında hava güzelse yürüyüş yapmak; sevgilimle, arkadaşlarımla gezmek çok güzel oluyor. Sıradan basit şeyler yani. Şimdi size sayınca fark ettim. Neyse ki Gürhan eğlenceli biri! Yoksa ben biraz sıkıcı olabilirim…

Eşiniz Gürhan Altundaşar da oyuncu. Birbirinizi oyunculuk, kariyer anlamında olumsuz eleştirmeye açık mısınızdır?

Sormadan yapılan eleştiriden, hiç hoşlanmıyorum. Dinlemem de zaten. Eğer kıramayacaksam karşımdakini, o zaman da aklımdan bambaşka şeyler geçiririm. Yüzüne bakıp ‘eve gidince ne yesem?’ diye hayaller kurarım; çünkü bu sormadan yapılan eleştiri, çok garibime gidiyor. Herkesin her eleştirisini alamayız, almamalıyız da. Sorduğum, güvendiğim insanların dediğini de asla yabana atmam; dikkat ederim. Sevgilim, onlardan biri. Olumsuz eleştirdiğinde canım sıkılıyor tabii; ama o bir şey diyorsa dikkate almam gerektiğini bilirim. Çok zeki bir adamdır. Düşünceleri benim için önemli. Keza o da bana güvenir. Birbirimize katılmıyorsak da onun üzerine tartışırız. Bayılırım zaten oyunculuk konuşalım, sahne tartışalım. Ben ya da Gürhan oyuncu olmasaydı, inanın bana daha zor olurdu. Nedense ‘oyuncu, oyuncuyla olmaz, zor’ diye düşünülüyor. Ben tam tersini düşünüyorum. Aslında birbirini anlamak, sevmek, saygı duymak meselesi… Bence iyi ki sevgilim de oyuncu. Birbirimizden çok şey öğreniyoruz.

Gülben ve ışık hızıyla gelinlik giyme motivasyonu, sosyal medyada günlerce viral oldu. Eşinizle tanıştığınızda, aynı ışık hızı sizde de cereyan etti mi? Yoksa evlilik uzak bir fikir miydi?

Evet, şahane videolar gördüm! Çok eğlendim. Bende öyle olmadı tabii ki. Zaten çok erken yaşta evlenmiş biri değilim. Ben 32, sevgilim de 34’tü evlendiğimizde. Aşka batacağın kadar erken; ama delirmeyeceğin kadar da geç bir zaman. Aşk, sevgi kıymetli bir şey. Her şey gibi o da emek istiyor. Biz bunu çok önemsiyoruz. Hiçbir şeyin belli olmadığı gibi, ileride bizim ne olacağımız da bilinmez. Ama ilerisini ne yapalım zaten? Şu an tam da bayıldığım, aşık olduğum bir insan kendisi.

Kadın ya da erkek fark etmez, geçmiş yıllarda güzellik ‘kusursuzluk’ olarak görülüyordu. Şu anda özellikle seyirci tıpa tıp aynı görünen kusursuzluktansa, doğal oyuncuları takdir ediyor ve hatta bu kez de estetikli, kaslı oyunculara karşı sert eleştirilerde bulunuyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Kimse kimseyi yargılamamalı. Kimseyle kıyaslamamalı. Ben Merve kişisi olarak, kusursuzluğa inanmıyorum zaten. Herkes kusurlu ve herkes mükemmel bence. İnsanı, tipine göre ayırmıyorum. Kişi nasıl görünmek istiyorsa, öyle görünür. Ama oyuncu Merve olarak; bugün bir rol gelir kaşımı alırım, bir rol gelir sarışın olurum, bir rol gelir saçımı kestiririm, bir rol gelir kilo alırım. Oyunculuğun keyfi burada. Karakter neyi gerektiriyorsa, o olmaya çalışmalısın. Oyuncu olarak görevimiz daha iyi görünmek, daha güzel olmak, daha zayıf ya da kilolu olmak değil; karakter inşa etmeye çalışmak. Her anlamda ‘o’ olmak. Bizim işimiz bu.

Zaman içinde ve özellikle Masumlar Apartmanı’yla birlikte tanınırlığınızın epey artması, kendinizle ilişkinizde değişim yarattı mı? Daha özgüvenli olmak ya da daha kaygılı olmak gibi…

Yok, yaratmadı. Zaten tiyatrodan seyirciye alışkınım ben. Çok severim seyirciyle konuşayım, sohbet edeyim... O yüzden yolda tanınınca da gerilmiyorum hiç. ‘Ben ünlüyüm vay be!’ gibi düşüncelerim yok. Tam tersine insanlar dizimizin ne kadar güzel olduğundan, Gülben’i ne kadar sevdiklerinden bahşediyorlar bana. Mutluluk işte bu! Seyirci sanatçı ilişkisi, çok önemli bence. Birbirimize bağlıyız. Sanatçı seyircisiz, seyirci de sanatçısız olamaz. Bu yolculukta beraber ilerlenir. Seyirciye saygım sonsuz, keza onlar da gayet kibar ve ince. Böyle olmalı. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayanıyor sanat. Ve aslında her şey…

‘İşte yaşamak bu’ dediğiniz anlarda, genellikle nerede ve ne yapıyor olursunuz?

Tiyatro sahnesinde -dizide, sinemada- oyun bitimindeki alkışı alırken, ailemin yanında özlem giderirken, sevgilimle beraber deniz kenarında eğlenip hayaller kurarken, evde kedimle beraber otururken, dışarda arkadaşlarımla buluşup hiçbir şey düşünmeden gülerken…

Şu an pandemi nedeniyle yapamadığınız ve şartlar uygun olduğunda ilk yapacağınız şey nedir?

Gönül rahatlığıyla sevdiklerime sarılmak ve hemen acilen sinemaya gitmek. Festival filmlerini, iki seans arayla kalabalıkla beraber; sıkış tıkış koltuklarda oturup izlemek.

Sırada neler var, oyunculukla ilgili yakın gelecekteki hayaliniz nedir?

Yine hayal ettiğim rolleri oynamak, yine üretmek, sahnede olmak. Dediğim gibi öyle uçuk hayallerim yok; çünkü benim hobim mesleğim. O yüzden tüm kapılar, tüm hayaller sevdiğim rolleri oynamaya çıkıyor. Belki bir gün yönetmenlik yaparım. Minikten hayaller kuruyorum, çok minik hayaller ama daha. Belli olmaz. Hayal kurmaya başlamışsam ‘neden olmasın?’ diye düşünüyorum, bakacağız.

SERBEST ATIŞ

  • Zlatan Ibrahimovic ile tanışıp bir günümü birlikte geçirmek isterdim. Nasıl düşünüyor, nasıl çalışıyor kafası, hep bakardım, gözlemlerdim. Bir insanın hem egolu, aynı zamanda yüksek özgüvenli olup üstüne bir de hiç yanılmamasının, işi konusunda hiç haksız çıkmamasının nasıl bir his olduğunu sorardım.
  • Antik Çağ’da, antik tiyatroda sahneye çıkan ilk oyuncu olmak isterdim. O dönemde oyuncular hep erkek tabii ama ben kadın olarak çıkmak isterdim.
  • The Handmaid’s Tale dizisindeki Elisabeth Moss’un oynadığı karakteri ben oynamak isterdim.
  • Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını yazdığı döneme gitmek isterdim. Yazarken yanında otursaydım. 1966 imiş. Büyülü ama bir o kadar gerçek bir hikaye.
  • Örümcek Adam’ın tüm süper güçlerinin ben de olmasını isterdim.
  • Michael Jackson’ı sahnede izlemek isterdim.