Yaratıcı zihinlerin oyun alanı
Bir fikir, zihinden dökülüp somut bir varlığa dönüşmeden önce nerede nefes alır? Yaratıcı zihinlerin oyun alanı çalışma masalarında olanların, olmayanların ve daha fazlasının peşine düşüyoruz.
Baran Alışkan
Dört ayak üzerindeki masalar uzun uzun yıllar boyu bize eşlik etti. Bir aşk mektubundan insanlık tarihini değiştiren buluşa, kaderimizi etkileyen kararlardan sanat tarihimize geçecek eserlere, özel bir fikirden alelade bir karalamaya kadar hepsi bir masada ölümsüzleşti. Masalarımız konuşsaydı, acaba neler anlatırdı? Yaratıcılığın hayat bulduğu zemin, mutlaka bize çok şey anlatacak ve üzerinde geçen zamana dair ipuçları paylaşırdı, kesin. Bu bilinmeyen toprakları keşfe çıkarken, rutinin dışına çıkan fikirlerin hangi ritüellerle mayalandığını, ilhamın hangi bilinçdışı tetikleyicilerle yüzeye çıktığını sorguluyoruz. Birbirinden farklı disiplinleri bir masada buluşturan motivasyonu arıyoruz. Acaba üretkenlik, tesadüften mi doğar, yoksa yaratıcının kendine kurduğu oyunun titiz kurallarından mı?
Sanatın, heykelin, resmin, fotoğrafın, reklamın, mühendisliğin, girişimciliğin, medyanın ve hikayenin ardında, yaratıcılığı ve yaratıcı üretimi bir yaşam biçimi haline getiren, ortaya çıkardıklarıyla kendi etki alanlarında başarılı zihinlerle bir araya gelerek sorularımıza yanıt arıyoruz. Tıpkı hazine peşindeki bir maceracı, uslanmaz bir gezgin ve meraklı bir çocuk gibi. İki sokağın kesişimindeki bir masadan Kız Kulesi manzaralı bir masaya, Londra sokaklarını izleyen bir masadan Jean Prouvé tasarımı bir masaya, eski bir yemek masasından ofis masasına ya da hepsini geride bırakan, her yeri kendine ait hisseden bir masaya uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Ortak kesişim kümelerinde bu masalarda ortaya çıkanların ruhumuza dokunan sonuçları var. Nilay Örnek, İlkay Gürpınar, Dilan Bozyel, Seçkin Pirim, Beren Kayalı, Gizem Saka ve Nuran Evren Şit ile disiplinler arası bir labirentte, farklı çalışma masalarında, bambaşka etki alanlarının haritasını birlikte çıkarıyoruz. Alışılagelmişin dışında, bu kez çıktılarıyla değil, sonuca giden yolculuğu yaşıyoruz. Yaratıcı tetikleyicilerden ilham kaynaklarına, çalışma masalarının demirbaşlarından konumlarına kadar görünenin dışında, alkışları toplayan ‘iş’lerin başlangıç noktasında buluşuyoruz. Sonucu olmayan bu yolculuğumuzun giriş ve gelişmesinde bir kenara not edilecek ipuçları bulacaksınız. Belki masadaki fincan izinde belki bir kağıt yığınında belki de apaçık tam ortada. Çünkü bulanlar, mutlaka arayanlardır. Öyle değil mi?
NİLAY ÖRNEK
Gazeteci, Podcast yayıncısı, Yazar
Ben her şeyi önce kafamda, sonra dilimde döndürürüm. Yakınlarıma anlatırım, anlatırken düşünüp pişiririm.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Çalışma masam aynı zamanda yemek masam da olduğundan ‘bereketli bir sofra’. Son 20 yıldır 3 ayrı evde bu böyle. Önceleri bundan biraz şikayet ederdim. Çalışma masanın yemek masan da olması, masanın sabitleri, demirbaşları olmasını engeller; bir şeyleri koyar koyar kaldırırsın. Ama belki şimdi en azından masanın boyutu büyüdüğünden, hemen arkamda dolaplı bir kütüphane de olduğundan daha rahatım ya da artık alıştım bunu seviyorum. Masam ışıklıdır, her daim şansa manzaralı da oldu. Şimdi Kız Kulesi’ni, vapurları, ağaçları görüyor, kuşları ve tabii kimi zaman şehrin gürültüsünü de dinliyorum. Çalışırken olmazsa olmaz bilgisayarım. Diğer her şey gelip gidiyor. Ama yanımda hep su, kahve ve küçük yiyecekler oluyor, bunu şimdi düşünürken fark ediyorum.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
Ben biraz mecburiyetten masaya geçenlerdenim. Araştırırım, bakarım, bulurum ama onu yazıya geçirmek kimi zaman zevksiz gelir. Ama yazıyoruz işte… Podcast çekimlerimin edit’i saatler sürer, sevmiyorum ama mecbur. Ben bunu hayata karıştırmaya çalışıyorum galiba. Masanın yeri ise her evde tamamen manzaraya göre konumlanıyor. Kimi duvara bakarak yazmayı, dağılmamayı sever; ben öyle değilim.

Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Seyahatlerde -özellikle yurtdışı ve Anadolu’da yaptığım gezilerde-, yürüyüşlerde, kesinlikle müzelerde ve kitapçılarda, kütüphanelerde ve yaratıcı insanlarla sohbetlerde ilham buluyorum.
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
Ben her şeyi önce kafamda, sonra dilimde döndürürüm. Yakınlarıma anlatırım, anlatırken düşünüp pişiririm. Dediğim gibi zorunda olmasam yazasım da yok ama yazının kalıcılığına hayranım. Eşsiz. Bana kalsa düşündüm, konuştum, bitti. Kağıt-kalemle yazmayı tercih ederim. Ama bugün bilgisayara mecburum. O nedenle “Of yine yazmak zorundayım” diyerek oturuyorum. Allah’tan yazarken de yaratıcı, geliştirici süreç devam ediyor ki, sıkılarak otursam da sonuçtan ve süreçten memnun kalıyorum.
Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Benim için iş ve hayat çok iç içe. Merak ve hayat iştahı kadar beni besleyen şey az. Her şeyi okur, bakar, tadarım; anlatırım, anlatarak çoğaltırım. Başkalarından geçmiş hali de hoşuma gidiyor yaptıklarımın. Farklı ülkeler, şehirler, bakış açıları, yeni fikir ve kitaplar, her daim kitapçılar beni geliştiriyor. Müzeler, galeriler özetle sanat ve kitaplar çok eşlikçi bana.

Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
Keşke problem çözebilsem! Ben yaratıcı üretimler yaparak problem çözmeye yaklaşmak istiyorum. Faydacı biri olduğumdan, yaptığım üretimi niş bir yere konumlamak istemem. Öyle konu ya da kavramlarla dolu işler yapsam da herkese yakınlaştırmak isterim.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Mimari açıdan değerli, hikayeli binalar arşivi olarak nitelendirdiğim “herumutortakarar.com” projesi için yılbaşı defterleri tasarladık. O süreçte yer almak, sözlü ve fotoğraflı bir dizinin başka bir ürüne dönüştüğünü görmek beni dev heyecanlandırdı.
Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
Soru sormak iyi bir başlangıç olabilir. “Bu ne, nasıl, nasıl oluyor da oluyor?” gibi sorular, yanıtları arandıkça bir yerlere baktırıyor. Biz bazen illa ‘zorunda’ olduğumuz, fayda göreceğimizi düşündüğümüz işlerle ilgileniyoruz. Bazen onun dışındakine de kulak kabartmak, ilgi alanları yaratmak hiç beklemediğimiz bir anda “Aa demek zihnimde birtakım ağlar örülüyormuş” dedirtebiliyor.
İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap? John Berger-Portreler
- Dünyasında yaşanacak bir film? Harry Potter.
- İzlenecek bir sanat eseri? İlk aklıma gelen, Gustave Caillebotte’nin Zemin Kazıyıcılar tablosu.
- İlham alınacak bir isim? Oliver Sacks.
- Fonda çalan bir albüm? Fonda olacaksa ya Yunan müzikleri ya da klasik müzik. Siz seçin, duruma göre.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu? Hamam.
- Masamdaki tek eksik? Rahat bir çalışma koltuğu.
- Masamdaki bir fazla? Masa sürekli toplanıp yeniden kurulduğu için güne göre değişir.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın
İLKAY GÜRPINAR
Humans Unlimited Kurucu, Kreatif Başkan
Şahsen işimi çok seviyorum. Masalarımı da sevdim hep. Orhan Veli’nin şiiri gibi oldu ama, işimi sevdiğim sürece masamı da seveceğim.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Ergoline siyah keçeli kalem, bolca kağıt veya defterlerimden biri (sürekli değişiyor, aynı anda on defter kullanıyorum) masamdaki olmazsa olmazlar. Onun dışındakiler dönemsel olarak yer alıyor; o anki projeye göre.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
Aynı ajansta 19 yıl çalıştıktan sonra yönetim ekibinden iki arkadaşımla birlikte kendi yeni oluşumumuzu kurduk: Humans Unlimited. Bu masa da yeni ajansımızdaki odamda yer alıyor. Çok sevdiğim bir Fransız tasarımcı olan Jean Prouvé’nin 1950’lerde tasarladığı Compas Direction Table.

Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Yaratıcı kişilerin söylemlerinin aksine ben masa insanıyım. Kağıt–kalem–masa. En sevdiğim ‘fikir bulma hali’ bu. Düşte aklına fikir gelenlerden değilim. Kalem ve kağıt olmadan iyi düşünemiyorum. Yazıp çizmem şart.
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
1999’da iş hayatına başladım. 26 sene olmuş. Sanırım bir noktadan sonra sabah kalkıp işe gitmek, bir masaya oturmak, çalışmak hayatınızın doğal bir parçası oluyor. Evde de böyleyim. Herhangi bir sebeple işe gitmezsem, evdeki masama oturup çalışırım. Şahsen işimi çok seviyorum. Masalarımı da sevdim hep. Orhan Veli’nin şiiri gibi oldu ama, işimi sevdiğim sürece masamı da seveceğim.
Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
En güzel kaynak insanlar. Bilgili, görgülü, meraklı, derin ve üretmeyi seven; zihni berrak ve ilginç işleyen insanlarla çevrili olmak kendimize yapabileceğimiz en iyi şey. En büyük zenginlik. Ailem ve çocuklarım da bu kaynağın önemli bir parçası. Onlarla vakit geçirmek bana ilham veriyor, dünyamı genişletiyor.

Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
Yapabileceğinin en iyisini yapmak. Bir işin hakkını vermek; yani gidebileceği en iyi yeri hayal edip, “olmaz” demeden ona koşmak.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Kendi işimi kurma fikri ve bunu hayata geçirebilme cesareti. Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir? Usta–çırak ilişkisi önemli. Ustalarını iyi seçsin. Onların yanında sabrederek işi öğrensin.
İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap: Olafur Eliasson–Experience
- İzlenecek bir sanat eseri: Es Devlin–Library of Light.
- Dünyasında yaşanacak bir film: One Battle After Another. Benim için ilk günden kült.
- Fonda çalan bir albüm: Lalo Schifrin–Soft Winds.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu: İkizler burcuyum. Zihnim, belli aralıklarla, otomatikman kendini açıp kapatıyor.
- Masamdaki tek eksik. Henüz bulmadığım fikir.
- Masamdaki bir fazla: Henüz çözülmemiş brief.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız (ikiside değil)
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın (Son anda. Ama zamanında.)
DİLAN BOZYEL
Fotoğrafçı
Ben masamdan kalkıp hayatıma devam ederken bile o masa üstüne bıraktığım fikirlerim düşünmeye ve üretmeye devam ediyor olmalı.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Çalışma masam zihnimin bir fotoğrafı gibi. Asla derli toplu ve tozsuz olmasına dayanamam! Ben masamdan kalkıp hayatıma devam ederken bile o masa üstüne bıraktığım fikirlerim düşünmeye ve üretmeye devam ediyor olmalı. İlla Arthur Rimbaud şiir kitabı masamda olmalı, o şiirler benim yol arkadaşım gibi. Bir cadı misali özenle tutam tutam hazırladığım bitki çayım için antika porselen demliğim ve fincanlarım her zaman elimin altında durur çünkü fikirler üzerine düşünürken ben de farklı personalarıma bürünürüm; bir persona heyecanla fikri anlatırken diğer personam elinde fincanıyla dinliyor olur fikirlerimi. Defterlerim, kalemlerim; olmazsa olmazlardan. Analog kameralarımdan biri de her an elimin altında durmalı. İçinde film olmasa bile arada vizörümden bakarak odayı, kedileri, pencere önünden uçan martıyı ya da fikirlerimi netleştirerek zihnime daha net odaklanabiliyorum. Geçtiğimiz ay Adana’da katıldığım bir karma sergiye hazırladığım yeni çalışmam Yaşar Kemal, Çukurova ve Seyhan Nehri hakkındaydı; Seyhan Nehri’nden çıkartılıp fotoğraflamak için adresime postalanan taşları nehre geri götürene dek masamda saklıyorum. Analog kameralarımın henüz banyo edilmemiş birkaç filmi; hangisini ne zaman çektiğimi hatırlamıyorum, bu sihirbazlık olayını pek seviyorum! Meditasyon yapan kurbağa biblom bana 2018’den beri her gün uygulamaya çalıştığım transandantal meditasyon pratiğim için bir hatırlatma görevi görüyor. Bir küçük özel masaj aleti, her kadının bedeninden istediği an özgürce zevk almasını savunuyorum. Şahmeran tepsimi her an görmeliyim, Mardin’de özel bir Şahmeran ustasının emeği; yarı Mezopotamyalı bir kadın olarak Şahmeran’ın şifasına ve gücüne bir hayli güveniyorum. Yirmi dakikalık kum saati, odaklanma pratiğim konusunda büyük destekçim. Yeni yıla girmeden Noel mutluluğu ve umudu da her an gözümün önünde olmalı bu aylarda. Fransızca kelime bulmaca kitabım, çocukluğumdan beri bu bulmaca kitaplarına bağımlıyım. 2019’da İnkılap Yayınevi tarafından yayımlanan fotoğraf güncesi kitabımı yanımdan ayırmıyorum; neden yola çıktığımı bana hatırlatıyor ve çok sevdiğim Paris ile Beyrut şehirlerine özlemimi gideriyor. Baskılarımdan birkaçı hep masamda, o dönem ne üzerine çalışıyorsam müşterilerim ya da koleksiyonerlere teslim etmeden önce eserlerimi, örnek baskılar alıp uzun bir süre incelerim. Maneki Neko, bana bir yandan masamdan hep el sallayarak gülümsetir beni, birkaç Budist koruma duası da hep masamda durur. Geçtiğimiz yaz Tayland’da konuk olduğum tapınaktaki baş keşişin hediyesiydi; gözüm gibi koruyoruz birbirimizi masamdaki o özel parçalarla. Elbette bilgisayarım; fotoğraf arşivim, yazı arşivim ve online eğitimlerimi verdiğim ekranım, beni oturduğum yerden çalışma odamdan dışarı çıkaran büyülü kutu.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
Çünkü bu masanın bulunduğu oda 102 yıllık bir binanın köşesinde iki sokağın birleştiği noktada konumlanıyor. Bu sebeple bu odayı çalışma odam, bu masayı da iki sokağın birleştiği noktaya bakacak şekilde konumlandırdım. İletişim dilim fotoğraf sanatı uzmanlığında “sanat”. Bu masaya beni oturtan şey dünya ile iletişime geçme hevesim. Uykumdan uyandığımda, güne başlayıp gözümü uykuya kapatana dek dünyayla iletişimde olan bir sanat dalı ile nefes alıyorum.
Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Hayal kurarak ya da dünyaya bakarak ki ikisi de neredeyse aynı şeylere denk geliyor. Ar-ge ve uygulama aşamaları için de bu masaya ihtiyaç duyuyorum kendi şirketim için.

Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Boks yapmaya bayılıyorum, Cihangir’deki spor salonuna gidip boks antrenmanı yapıp eve, yani masama geri dönmek büyük zevk veriyor bana. Daldan dala müzik dinlemek, konudan konuya şiir okumak, dünya siyasetini araştırmak, mitolojiye dair bilgiler araştırmak; fikirler ve ihtimaller üzerine fikir yürütmek, fikri geliştirmek ve dünyada tarihindeki kült sanatçıların eserlerini incelemek. Fiziksel disiplinimin sıkı olduğu dönemlerde de Demet Yoruç ile Jivamukti yoga yapmak, odamda pole fitness yapmak gibi daha çok sayabileceğim beslenme türlerim var.
Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
Hepsi birbirinin parçası olan bir yapbozdan bahsediyorsunuz bence. Yeni bir üretim ya da var olanı geliştirmek yahut bir problemi farklı bir şekilde çözmek; tümü hayata tutunma sebebi. Hayatı tüm savaşlara, krizlere, bozuk sistemlere, haksızlık ve adaletsizliklere, tacizlere ve yalanlara karşı hala sevebilme sebebi. Bir sanatçı olarak kendimizden vazgeçmediğimizin ispatı.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Tek bir iş, proje, ödül ya da kazanç ile olacak iş değil, bir bütünden bahsedebiliriz. Bir sonraki hayale ulaştırmaya çalışan, bir sonraki çekeceğim fotoğrafı zihnimde kamçılayan hevestir “euraka!”; bana bir sonraki adımım için motivasyon, güç ve neş’e veriyor ise o iş bir sonraki işin de ‘euraka’sıdır. İş, fikir, çıkış noktası, sonuç, yanıt, ödül, vesaire; ismi her ise!
Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
Yürüme dürtün olmasaydı bugün de emekliyor olurdun; içine düşen tohum neyse zamanla yeşerir, yeter ki kendinden vazgeçme.

İlham panosu
Yaratıcılığı besleyen bir kitap? Büyük Balık-David Lynch .
- Dünyasında yaşanacak bir film? Midnight in Paris. (Woody Allen’ı ahlaki olarak onaylamasam da)
- İzlenecek bir sanat eseri? Ormanlar, denizler, aynalarımız ve annelerimiz.
- İlham alınacak bir isim? Abidin Dino.
- Fonda çalan bir albüm? The Doors-Strange Days.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu? Boks yapmak.
- Masamdaki tek eksik? Yeni fotoğraf kitabım.
- Masamdaki bir fazla? Tükenmesine rağmen atamadığım siyah kalemim.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın
SEÇKİN PİRİM
Heykeltıraş
Çok ufak yaşlarda sanatçı atölyelerinde zaman geçirdim ve tek hayalim de heykeltıraş olmaktı. Belki de bu arzu hiçbir şey düşünmeden üretmeye itti beni.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Oyun alanı dediğiniz şey benim için genelde atölyenin tamamı. Atölyede olma hali aslında meditatif bir süreç benim için. Genelde haftanın yedi gününü atölyede geçiririm. Tabii ki fikirlerin ilk çıktığı ve çalıştığım bir masam var. Genelde ilk düşünceler burada şekilleniyor. Heykellerimde ve üretim sürecinde teknolojiyi kullandığım için masamda tabii ki bilgisayar ve tabii ki ilk fikirler için kağıtlar var. Dediğim gibi ilk fikre ve yolculuğa çıkartan ana öğe atölyenin kendisi.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
Üretmek benim en büyük motivasyonum ve atölyede olmak. Genelde rutinlerime çok bağlıyımdır ve rutinler benim için önemli. Genelde rutinleri çok bozmamaya çalışıyorum ancak hayat bazen bozuyor. Benim kontrolüm dışında. Ama görüyorum ki bozulan noktada ben rutinlerime geri dönecek yolu arıyorum. Masanın konumunu ilk defa bu atölyede gerçekten düşündüm. Çok konsantre olduğumda storu kapatıyorum ama boşluğa bakıp düşünmek istediğimde camın kadrajı ve arkasından gelip gidenler bana çok iyi geliyor bir film izlercesine uzun süre bilgisayarın arkasından dünyayı izliyorum.

Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Aynen. Bazen üzerine saatlerce hatta belki günlerce düşündüğünüz bir proje, bir heykel hiçbir yere varmıyor. Ama ama bir gün tam tersi, atölyeye adım attığınız anda yeni bir fikirle adım atıyorsunuz. Bunu besleyen şey gördüklerin, izlediklerin, hissettiklerin, bildiklerin, bilmediklerin. Dediğim gibi en çok besleyen şey ve yaratıcılığı destekleyen şey, atölyede olmak. Onun dışında sanatla ilgili dünyaya çok bakmaya çalışıyorum ne yapmayacağımı bilmek için
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
Genelde atölyeye geldiğimde bir proje üzerinde çalışsam bile önce masa başına geçmem. Komik ama en az bir yarım saat atölyede içinde yürürüm. Maketlere bakarım eski işlere bakarım. Genelde ilk çizimleri boşlukta yapıyorum. Yani boşluğa bakarak gözümün önünde canlandırarak çiziyorum. Dışarıdan biraz garip görünse de komik ama iyi bir yöntem. Heykeli boşlukta çizdikten ve kararlarını verdikten sonra masa başında gerçeğe dönüştürmeye başlıyorum.
Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Genelde bütün hayatım, gezilerim her şey sanat üzerine. Olabildiğince çok sergi ve müze gezmeye çalışıyorum. Yurt dışı fuarlarını gezmeye çalışıyorum. Yeni sanatçıların -ya da yeni karşılaştığım sanatçıların diyelim- bakış açılarını, düşünce biçimlerini işleri üzerinden okumaya çalışıyorum. Bir sanat yapıtını okumaya çalışmak benim için gerçekten bir roman okumak gibi. Kitap okumayı çok kolay yapamıyorum. Çok istediğim bir şey ama okuma süreci içerisinde o kadar çok düşüncelerim başka şeylere kayıyor ki aynı sayfayı 5-6 kez okumuşluğum vardır. Görsel disiplinler daha iyi geliyor bana. Londra’da olmanın bir avantajı bu anlamda çok fazla seçeneğinizin olması; sergiler, tiyatrolar, müzikaller gibi.

Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
Bunlara odaklı başlamadı hiçbir şey benim için. Sadece heykel yapma isteği vardı içimde, bir yere varıp varmayacağını düşünmeden. Bunun bir meslek olduğunu bile hiç düşünmedim. Çok ufak yaşlarda sanatçı atölyelerinde zaman geçirdim ve tek hayalim de heykeltıraş olmaktı. Belki de bu arzu hiçbir şey düşünmeden üretmeye itti beni. Kariyerimde bana en yardımcı olan güç hiç tartışmasız disiplindi.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
En son Maldivler’de yaptığım proje için bunu söyleyebilirim. Tam anlamı ile işin içinden çıktığımda “euraka!” dedim. Tasarım sürecini tamamen içselleştirerek yaptığım bir projeydi. O içsel süreci her zaman yaşamak mümkün olmuyor. Bir de son sergilerimden Dirimart’daki ‘İnziva’ sergisi için de aynı düşüncedeyim.
Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
En başta bence disiplin. Sonra da çok bakmak.

İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap? Craig Wright-Dahilerin Gizli Alışkanlıkları.
- İzlenecek bir sanat eseri? Eduardo Chilida’nın Comb of the Wind eseri.
- İlham alınacak bir isim? Eduardo Chilida.
- Fonda çalan bir albüm? Eloy-Inside.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu? Hiçbir fikrim yok. Bilen varsa bana da öğretsin.
- Masamdaki tek eksik? Her şey olması gerektiği gibi.
- Masamdaki bir fazla? Ve her şey olması gerektiği gibi.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın
BEREN KAYALI
Makine mühendisi, Girişimci, Deploy Tech Kurucu ortağı
Mahatma Gandhi’nin sevdiğim bir sözü var: “Dünyada görmek istediğin değişimin kendisi ol.” Bu da beni masaya oturmaya itti.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Benim için bu masanın döngüleri var. Her döngü önce bir temizlik ve düzenlemeyle başlıyor. Bu başlangıç, zihnime de temiz bir sayfa açıyor. Bir de masamın merkezden dışa giden bölgeleri var. Elime en yakın bölgede genelde bir keçeli kalem ve post-it oluyor. Çıktılar, uzun süreli referanslar, kitaplar, zihni stimüle edici küçük bir top, puzzle ya da stres oyuncağı daha dış bölgede oluyor. Bilgisayar, klavye, fare en demirbaş. Aklıma gelen bir fikri araştırmak, daha önce hakkında ne denmiş bakmak, noktaları birleştirmek olmazsa olmaz. Döngünün ortasında masaya çöp alanı ekleniyor ve masanın en kaotik hali oluşuyor; bağırsakları dışarıda hasta gibi. Döngünün sonuna gelince düzen geri geliyor ama masanın üstü birbirine anlam akışıyla bağlantılanmış post-it’lerle doluyor, çöp yığını da gittikçe büyüyor. Son adım olarak post-it’tekiler dijitale geçiyor ve masa temizleniyor, yeni bir döngüye hazırlanıyor.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
En klişesi ‘üretme güdüsü’; yani sosyal medyada geçirilen zamanın tüketici değil, üretici kısmında olmanın verdiği haz. Ama beni bu üretme güdüsüne iten çok net bir neden var: Kızlarım Isabela (13) ve Ren (3). Isabela 9–10 yaşlarındayken sosyal medyadan fazla etkilendiğini görmeye başladık. TikTok dansları, internette gördüğü cilt bakım rutinleri, yemek tarifleri… Her ebeveyn gibi bizi de endişelendirdi ama ona sosyal medyayı nasıl kullanması gerektiği konusunda yönlendirmeye başladık. Ben de gençler için faydalı içerik üreten hesapları araştırmaya başladım ve vaktimi şikayetçi olmak yerine gördüğüm bir boşluğu doldurmak için harcamaya karar verdim.
Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Genellikle ekonomi ve finans içerikleri ürettiğim için, üstelik Trump, ABD Başkanı seçildiğinden beri her hafta ayrı bir olay olduğu için, fikir bulmak benim için geçtiğimiz sene çok zor olmadı. Altının rekor kırması, gümüşün yıllar sonra yükselişe geçmesi, piyasaların baharda gümrük vergileri nedeniyle altüst olup sonra yükselme rekoru kırması, gitgide artan varlık uçurumu… Belki de masam dışında kapımın arkasındaki post-it’leri de göstermem lazım; içeriğe dönüşmeyi bekleyen 100’den fazla post-it var. Benim sıkıntım daha çok zamanla ilgili. Şimdilik tam zamanlı start-up, tam zamanlı annelik ve yarı zamanlı içerik üreticiliği şeklinde gidiyor.
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
Paylaşma isteği. Yoldan geçen bir amcayı çevirecek olsam, bu konuyu şöyle anlatabilirim: Bunu bildikten sonra şunları şunları farklı yapar, hayatına şu şekilde katkısı olur gibi farklı yönleriyle aklımda oturur. Yerine göre bazen telefonumdaki notlar uygulamasında başlıyor; ya da ofisteysem yine bir post-it üzerine keçeli kalemle başlığı yazmak ya da anahtar 3–5 kelimeyi yazarak genel bakış açısını çizmek. Zamanımın kısıtlı olmasının avantajını kullanarak aklıma gelen fikri demlendiriyorum. 1–2 gün fikri aklımdan atmaya çalışıyorum, günde 5–10 dakika aklıma takılan yönlerini araştırıyorum. Sonra bir öğleden sonra ya da hafta sonunda derinlemesine araştırma yapıp 3 dakikalık metin taslağı oluşturuyorum.
Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Meraklı bir insanım. Kitap okumayı, dinlemeyi çok seviyorum; bazen de YouTube’dan podcast dinliyorum. Bir süre çok okuduktan ve dinledikten sonra doyum noktasına geliyorum ve sadece sessizlik çekiyor canım, beynimi dinlemek, kendimle konuşmak istiyorum. Bunun dışında hane halkı olarak Formula 1 fanıyız; kazanma psikolojisi, elit sporcuların disiplini ve dirayeti mühendislikle birleştiği için sıkı takipçisiyim. Oyun teorisi, kuantum fiziği, ekonomik eşitsizlik, komplo teorileri, CIA’in gizli dosyaları sevdiğim konular.

Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
31 yaşındaki Beren’e göre başarı, hayatın bana verdiği boş kovaları dengeli bir şekilde doldurmak. Sağlık, kariyer, aile, arkadaşlık. Hepsinin farklı kovası var; hepsi aynı seviyede dolmuyor ama elimden geldiğince hepsine benzer oranlarda ekleme yapmaya çalışıyorum. Yetenek, ısrarla ve obsesif olmakla çok alakalı benim için. Diyelim matematiğe çok yatkınsınız, doğal bir yeteneğiniz var; sizin için satranç oynamayı çözmek kolay olacaktır. Ama açılışları öğrenmedikçe, sürekli kendi seviyenize uygun birisiyle maç yapmadıkça, Ferrari’si garajda tozlanan birey gibi yeteneğiniz atıl kalacaktır. Yaratıcılık ise soyut anlamda noktaları birleştirebilme, farklı konular arasında ilişki kurabilme işi ama aynı zamanda sıkılmakla, o sıkıntının yarattığı çözüm bulma ve zihni kazma işiyle de alakalı. Eğer amacınız günümüzde para kazanmaksa var olanı geliştirmek; eğer amaç tarihe geçmekse yeni bir şey üretmek.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Sadece Türkiye’de değil, dünya genelinde ülke halkları arasında büyük bir bölünmüşlük var. İş dünyasında belli yükselişler yakalayıp belli zümrelerle bir araya gelince, genç ve naifken anlamlandıramadığım pek çok şey yerine oturmaya başladı. Her iç savaşın, her ülke içi bölünmüşlüğün ondan nemalanan bir fonlayıcısı var. Son okuduğum kitapta, insan beyninin gördüğü şeyleri mutlak pozitif ya da mutlak negatif algılamaya alışkın olduğundan bahsediyor:“Sorun şu ki, şeylerin mutlak pozitif veya negatif olduğunu düşünmeye fazlasıyla alışmışız; orada olanın kendi kendine pozitif, burada olanın ise kendi kendine negatif olduğunu unutuyoruz. Pozitif ve negatif, burası ve orası kadar görecelidir ve bu anlamda mutlak bile görecelidir.”
Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
Bir kişi belirleyin ve ona anlatıyormuş gibi anlatın. Benim için bazı içeriklerim, 10 sene önceki Beren’e söylemek istediklerim ya da 10 sene önceki Beren’in duymak, öğrenmek istedikleriyle ilgili. Veya bazı içeriklerim, anneanneme, Isabela’ya veya Ren’e anlatsam nasıl anlatırdım diye şekillendirdiğim şeyler.

İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap? Patti Smith-Çoluk Çocuk
- Dünyasında yaşanacak bir film? The Darjeeling Limited.
- İzlenecek bir sanat eseri? Dale Chihuly’nin cam sanatı.
- İlham alınacak bir isim? Max Verstappen.
- Fonda çalan bir albüm? Buena Vista Social Club-Buena Vista Social Club.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu? Uyku.
- Masamdaki tek eksik? Su.
- Masamdaki bir fazla? Açılmamış zarflar.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın
GİZEM SAKA
Ressam
Benim için en değerli bilgi, kimseden az ya da çok olmadığımdır.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Çalışma masamın ruhunu desenler ve kitaplar oluşturuyor. Tabii bunlara ressamlar için olmazsa olmaz çizim kalemleri, silgiler, boyalar eklenebilir. Babamın mimarlık ofisinden kalan miraslarım, onun dolma kalemleri, cetvelleri var masamda. İlham almak istediğimde Matisse çizimlerine çok bakarım. Son günlerde, yaşadığım şehir Philadelphia’da yer alan Barnes Koleksiyonu’ndaki Matisse’lerden daha da etkileniyorum. Tuvalin bir yerinde, Matisse’in bir vazosunu ya da bir kumaş desenini bulabilirsiniz. Minyatür kitapları ve yerel kültürlere ait desen kitapları da masamda yer alır.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
Beni ne kadar rutinin dışına çıkarır bilmiyorum ama benim rutinim eskiz masasında başlıyor. Büyük bir tuvale plansız başlamak benim için oldukça riskli. Elbette bunu yapan yüzlerce ressam vardır, yani bir tuvalin başına geçip iç güdüsel bir yerden boyamaya başlayan. Ama benim için öyle değil: Ben önce tuvale oturtacağım figürleri daha küçük boyutta kağıtlara ya da kartonlara çiziyorum. Eğer tuvalimin arka planını siyah astarlayacaksam, siyah karton tercih ediyorum. Bir nevi tabloyu minyatürleştirme işlemi. Tablonun taslağını masamda çıkarıyorum, dolayısıyla her eserin çıkış noktası bu masa. Masam aslında eski bir yemek masası; özel bir çizim masası değil. Stüdyomu satın aldığımda, daha önce burada bir akademisyen yaşadığı için evin birçok odasında masa ve çalışma alanı vardı. Fakat eskiden yemek odası olan bu odada iki açıdan doğal ışık alabildiğim için burayı çizim masam haline getirdim.
Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Benim için ilhamın çoğunluğu kumaş ve desenlerde. Bazen bir dergide beğendiğim bir desen görürsem, ya da bu bir paketleme bile olabilir, hemen keser ve biriktiririm. Eski bir kumaşın bir parçasını saklarım. Bunları stüdyomda duvarlara asıyorum, gerçekten ilham veriyor. Kartpostallar ve diğer ressamların desenlerinden de çok ilham alıyorum. İstanbul’un kendi dokusundan, duvarlardaki çinilerden, binalardaki tavan süslemelerinden etkileniyorum. Eski medeniyetlerin işaretlerinden, duvar resimlerinden ilham alıyorum.
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
Günlük yaşamın yoğunluğundan dolayı, masaya “çağırılmayı” beklemiyorum. Bir çıkış noktası ya da ilham beklemiyorum. Bu anlamda daha rasyonel ve pragmatist bir ressamım. İlham perilerinin çalışmayana uğramadığına inanıyorum. Çünkü bence ilham da sürecin içinde konumlanıyor. Siz ancak yola çıktığınızda ilham kendini gösteriyor. Ufak bir çizim yapıyorsunuz ve bir anda aklınıza başka fikirler geliveriyor. Yani ilhamla karşılaşmak için önce yola çıkmak gerek; yola çıkmak için ilhamın gelmesini beklemek değil.

Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Ressamlığın dışında uğraşım, kendi mesleğim olan ekonomistlik. Cornell Üniversitesi’nde ekonomi doktorası yaptım, su anda da Wharton Business School’da öğretim görevlisiyim. Ekonomi tarihiyle de ilgilendiğimden, iş için gün içinde çok fazla kitap ya da makale okuyorum. Matematikle uğraşmayı severim, nedense inanılanın aksine, matematiği sanatın karşısında konumlandırmıyorum. Akşamları da roman okuyorum.
Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi?
Ne kadar değerli bir soru. Bu soruyu kişiselleştirmiş olmanız bence en güzeli. Basarinin objektif bir unsur olmadığını ve kişiye özel olabileceğini anlamakla başlıyor her şey. Ben hepimizin içinde yaratıcılık olduğunu, her insanın içinde sanat yattığını düşünüyorum. Bence başarı, insanın kendini tanıması ve gerçekleştirmesi. Sanatsa bunun en güzel yollarından biri. İnsan kendine bir alan yaratabildiği surece mutlu oluyor. Biraz klasik olacak ama, bence başarı tam da kendine ait bir odaya sahip olabilmek. O odaya girip dış dünyaya kulaklarını tıkayabilmek ve yola devam edebilme gücünü, dışarıdaki seslerde değil de kendi içinde bulabilmek.
En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Ben hep süreç ve sürdürülebilirlik odaklı yaşadığım için benim “eureka”larım ancak zamana yayılmış olarak düşünebilir. Maalesef öyle filmlerdeki gibi, bir anda aklıma muhteşem bir fikir geliyor ve stüdyoma koşuyor değilim. Ama her gün, büyük bir disiplinle (ya da inatla diyebiliriz), vazgeçmeden tuvalin başına oturabilmek, belki de ‘eureka’nın ta kendisi.

Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
Benim için en değerli bilgi, kimseden az ya da çok olmadığımdır. Muhteşem bir ressama baktığımda (Rembrandt mesela), kendimi kotu hissetmem. Işık hakkında ne bildiğini anlamaya çalışırım. Sanat için cesaret elbette önemli. Belki birçok insan eleştirilmekten korktuğu için sanata adım atamıyor. Bunu çok üzücü buluyorum. Her ressam, her sanatçı kötü işler çıkarmıştır. O kötü işler kitaplara girmediği için görmüyoruz. Bu açıdan, cesaretini kaybeden kişi, bir sanatçının stüdyosuna devam etmeyi deneyebilir. Her ressamın iyi ve kötü günleri olduğunu, ama çalışmaya devam ettikçe daha fazla resim yapacağınızı görürsünüz. Hem daha fazla kötü iş hem daha fazla iyi iş çıkar. Buradaki tek anahtar nokta, sanırım çalışmaya devam etmek.
İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap? Ayşegül Savaş-Walking on the Ceiling.
- Dünyasında yaşanacak bir film? The Lives of Others ya da Endeavour gibi filmler.
- İzlenecek bir sanat eseri? Sahnede Baryshnikov.
- İlham alınacak bir isim? Fahrelnissa Zeid.
- Fonda çalan bir albüm? Bach.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu? Beni dünyasına çekecek bir roman.
- Masamdaki tek eksik? Boğaz manzarası.
- Masamdaki bir fazla? Düşündüm ama fazlalık bulamadım; masam her şeyi ve daha fazlasını alabilir. (Edip Cansever şiirini benim masam için yazmış olabilir mi?)
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın
NURAN EVREN ŞİT
Senaryo yazarı
20 yılı aşkın senaryo yazarlığı serüvenim içinde o kadar çok masada ya da masasız ortamda çalıştım ki, ‘masa’ benim için bir objeden çok bir ruh hali.
Yaratıcı fikirleriniz hayat bulduğu ‘oyun alanınızı’, yani çalışma masanızın ruhunu ve hissettirdiklerini nasıl anlatırsınız? Sizin ‘yaratıcı demirbaşlarınız’ neler ve size nasıl destek olurlar?
Çalışma masamda huzurlu ve keyifli hissetmem önemli. Başımı kaldırdığımda gökyüzünü görebilmeliyim. Bazen akıp giden bulutlara bakmak, bazen yağmurun, güneşin geçişlerini izlemek, gözümü ekrandan ayırıp dışarıda akıp giden hayatı hatırlamak açısından beni rahatlatır. Masamda dumanı tüten bir fincan çay, kahve, yanan bir mum, bir bardak su, görüş alanımda bir taze çiçek olur. Yazma anı, bir mağaraya girmek gibi benim için, etrafta ne olup bittiğini fark etmem ama orda güvende hissetmeliyim. Ekranımın hemen arkasında mıknatıslı bir pano var, oraya bazı notlar yapıştırırım, bitmiş yayınlanmış işlerle ilgili olan tebrik kartlarını koyarım. Tünelin ucunda ışık olduğunu, yazdıklarımın insanlara ulaşmasının nasıl bir his olduğunu hatırlatması için sanırım. Masamda babamla bir fotoğrafımız, babama hediye ettiğim bir saat, Meksika’dan, Brezilya’dan, İspanya’dan hediye gelmiş küçük objeler durur. Özellikle yazdığım senaryolar sebebiyle hediye edilen objeleri çalışırken yakınımda tutmayı seviyorum. Bir ‘düş’ün maddeye dönüşüp ödülünün gelmiş olması hissini hatırlamak iyi geliyor. Aromatik yağlardan oluşan bir köşem de var. O günkü ruh halime göre aromatik bir yağ seçip yağdanlıkta yakarım. Aslında sinir sistemimin rahatladığı, düşünce ve his akışlarına açık olabildiğim bir köşe çalışma masam.
Neden bu masadasınız? Sizi bambaşka bir şey yapmaktan döndüren, ‘rutinin dışına çıkaran’ kişi yapan ve bu masaya oturtan neydi?
20 yılı aşkın senaryo yazarlığı serüvenim içinde o kadar çok masada ya da masasız ortamda çalıştım ki, ‘masa’ benim için bir objeden çok bir ruh hali. Uçaklar, trenler, tropik manzaralara ya da donmuş göllere bakan otel odaları, ayaklarım kumda denize nazır bir tahta masa ya da bir plazanın boğucu cam ofisi, Kaş’taki evin begonvilli balkonu, refakatçi kaldığım hastane odaları, kafeler, arkadaş evinin giysi odasından tutun, yeni doğmuş yeğenimin beşiğinin yanına kadar, bilgisayarımı koyup konsantre olduğum yerler o kadar çeşitli ki. Kocam sağ olsun, çalışırken fotoğraflarımı çektiği bir klasör yapmış, bakınca ben bile şaşırıyorum, burada da mı çalışmışım ben diye. Hep aynı masaya oturmak, hep aynı manzaraya bakmak, özellikle kaçındığım bir şey. Beynimiz öğrenilmiş alışkanlıklarımızı tekrar etme eğiliminde, bu rutini kıracak fiziksel adımlar atmazsak, düşünceyi, üretimi, yaratımı da kısıtlamış oluruz. Beni ben yapan hikaye sanırım, sinema ve hikayeler aracılığıyla hayatla olan ilişkimi derinleştirmeye ve anlamlandırmaya çalışmaya çocuk yaşta karar vermiş olmam. Bir operatör gibi çalışmam beklendiği zaman hata veren biriyim. Yer, zaman ve içerik konusunda tamamen özgür olabilmem bu işi seçmemin hem sebebi hem de ödülü. Neden bu masaya oturduğumun en önemli cevabı sanırım bu. İnsanın kendisini özgür ve faydalı hissettiği bir mesleği olması, hayatla mesleğin birbirini besleyerek tamamlıyor olması çok büyük bir nimet.

Başarılı bir projenin, iyi bir fikrin veya ilk kıvılcımın nerede başlayacağını tahmin edemeyiz sanki, ne dersiniz? Masanın dışında, ilhamınızla genellikle nerede karşılaşıyorsunuz?
Yatakta. Siz sorana kadar fark etmemiştim ama sanırım peşine düştüğüm fikirlerin çoğu ya uyanma anında ya da uykuya dalmanın hemen öncesinde aklıma düşmüş fikirlerdir. O vakitler beyinde çabasız bir akış olur ya, hepimize olur. Ben o akışı bir öyküye ya da aklımdaki bir projeye kanalize ettiğimde, genelde işlenmeye değer fikirler bulurum. Yürüyüş yaparken, özellikle de bir doğa ya da deniz kenarı yürüyüşünde o fikirlerin başı sonu daha kolay şekillenir. Sonrası zaten bilgisayar ve klavyeyle buluştuğumda, zihnimde atılan düğümleri yavaş yavaş çözmeye başlamak gibidir. O düğümlerin çoğu bilinç dışı bir yerde çözülür. Ömrüm boyunca yaşadığım ya da şahit olduğum her şey ya da farkında bile olmadan genlerimde taşıdığım hatıralar, artık o düğümleri çözmek için benden bağımsız bir şekilde birlikte hareket ederler. Çözümün nerden nasıl geleceğini bilemem ama gelene kadar beynimin ve ruhumun bir kısmı o düğümle meşgul olur.
Bir fikir, zihninizden dökülüp somut bir eyleme dönüşürken, sizi masaya çağıran o çıkış noktasında nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?
Bazen kulağımda müzikle trende giderken, bazen bir arkadaş sohbetinden, bir kitap satırından, bir haberden, bazen de izleyip etkilendiğim bir filmden tetiklenerek aklıma düşen bir sürü fikir olabiliyor. Ancak bunlar gökyüzünde kayan yıldızlar gibi. Kayan bir yıldız görünce heyecanlanırsınız, dilek tutarsınız, ama bir an sonra gökyüzü tekrar karanlığa bürünür. Önemli olan o kayan yıldızı izlemek değil, onun kuyruğuna takılıp bizi götürdüğü o yepyeni gezegene yaklaşmak, orayı keşfetmek sonra da “Bakın burada yepyeni bir gezegen var” diye hevesle orayı başkalarına tarif etmek ve onların da bu yeni gezegeni görmesini sağlayabilmek. Yoksa kayıp duran yıldızları seyredip hayal kurarak bir ömür de geçirebiliriz. Zihnimden dökülenlerin somutlaşması, yazdığım senaryoların sete çıkılıp çekilmesi, montajlanıp seyirciye ulaşması, dahil olmayı tercih ettiğim bir süreç. Bazen tek bir kelimenin bile değişmesi, tek bir sahnenin çıkarılması, ya da bir sahnede uyumsuz hissettiren bir müzik kullanılması, yanlış bir oyuncu seçimiyle yola çıkılması, aylarca yıllarca oya gibi işlediğiniz bir anlatının bütünlüğüne zarar verebiliyor. Senaryo yazarlığı bu yüzden duygusal olarak zor bir iş. Günün sonunda izleyici sizin yazdığınız senaryoyu okumayacak, ekranda gördüğü filmi ya da diziyi izleyecek. Bu yüzden ekrana çıkan eser son halini alana kadar senaryo yazarları olarak söz hakkımız olması gerektiğini ve ortaya çıkan işte daimî özlük haklarımız olduğunu hatırlamamız ve hatırlatmamız gerektiğini düşünüyorum.
Zihninizi nasıl besliyorsunuz?
Seyahat etmeyi çok seviyorum, yurt dışından ya da Türkiye’den aldığım, söyleşi, atölye, etkinlik gibi davetleri mutlaka değerlendirmeye çalışıyorum. Son birkaç yıldır, Meksika, Brezilya, İspanya’da söyleşilere katılıp atölyeler yaptım. Öncesinde Anadolu’yu ve özellikle tarihi bölgeleri gezdiğim bir dönem oldu. Yeni yerler görüp yeni sokaklarda yürümek, hiç tanımadığım insanlarla sohbet etmek, adını daha önce hiç duymadığım şehirlere gitmek en büyük tutkum. Şanslıyım ki eşimle bu konuda çok uyumluyuz. Oturup yazmak yalnız ve asosyal bir süreç, o yüzden yazmadığım anları bir o kadar sosyal ve macera ihtiyacımızı giderecek şekilde değerlendiriyoruz. Başarı, yetenek, yaratıcılık… Sizin için bu kavramlar tam olarak neyi ifade ediyor? Sadece yeni bir şey üretmek mi, var olanı geliştirmek mi, yoksa bir problemi farklı bir şekilde çözmek mi? Hepsi de kişinin içinde taşıdığı potansiyeli takip edebileceği koşulları yaratabilmesiyle alakalı kavramlar bence. Başarı, geçici ve dışardan beslenen bir illüzyon; yetenek, disiplinle ve adanmışlıkla birleşmesi gereken bir avantaj, Yaratıcılık ise, bizi hayata bağlayan en ortak, en biricik ve en dikkat etmemiz gereken özelliğimiz. Hepimiz yaratıcıyız, bir kere düşüncelerimizle, sözlerimizle, eylemlerimizle yarattıklarımızın sınırı yok. Bunun farkında olalım ya da olmayalım, içinde yaşadığımız dünya, yarattıklarımızın bir yansıması. Genelde sanatçıların yaratıcı olduğuna dair, ayrıştırıcı bir bakış açısı var. Oysa, her insan yaratıcıdır. Ömer Hayyam’ın dediği gibi, “Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.”

En son “euraka!” dedirten, zihninizin labirentlerini aydınlatan o iş, o fikir, o sonuç, o yanıt neydi?
Yakın zamanda yeni bir fikri bir hikayeye dönüştürecek olan “buluşu” arıyordum. Böyle dönemlerde, meditasyon yapıp yatarım, bu hikaye ile açığa çıkacak, kolektife yayılacak, ihtiyacımız olan duygu, bilgi, his her ne ise onu yazmaya aracı olmaya niyet ederim. Her düşünce gibi her üretim de bir enerji ve bir frekansı var. Ben o frekansa uyumlanmaya, eğer bu ille de benim anlatmam gereken bir hikayeyse, bana o hikayenin kolaylıkla akmasına niyet ederim. Yakın zamanda bu niyetlerle yattıktan sonra, sabah bir evraka anıyla uyandım. İstanbul’da arkadaşımda kalıyordum, sabah kalktığım gibi onun masasına oturdum ve 2 saat içinde sunum dosyam hazırdı. Şu an proje için görüşme aşamasındayım o yüzden detay veremiyorum, ama hayata geçen bütün işlerimde benzer süreçler yaşandı.
Yolun başındaki yaratıcı zihinlere, ‘ilk adımı’ atmakta zorlanan ya da yolda kaybolan birine, kendi yaratıcı yolculuğunuzdan öğrendiğiniz en değerli, eyleme geçirilebilir tavsiyeniz nedir?
Dört şeye önem vermesini tavsiye edebilirim. Disiplin, tutarlılık, samimiyet ve tevazu. Bunlar olmadan istediğiniz kadar yaratıcı olun, en parlak fikri bulun, fikrinizle baş başa oturmaktan kurtulmanız çok zor. Disiplin önemli, çünkü kafanızdaki o hikaye kendi kendini yazmayacak. Her gün belli saatlerde, o boş beyaz sayfanın başına oturun, telefonunuzu, sosyal medyanızı kapatın. Beyninize bunu öğretebilirsiniz, mesela her gün 12 ile 16 arasında, Bunu 21 gün boyunca yaptığınızda artık zorlanmadığınızı o süreçte zihnin akışa geçtiğini ve yazdığınızı fark edeceksiniz. Yazdıklarınızı sonrasında düzenlemek gerekecek tabi ki, ama yazıyla aranızdaki buzları kırmak ilk adım. Tutarlılık; en azından yazmak istediğiniz konu hakkında tutarlı olmalısınız, her gün bambaşka bir fikirle masaya oturduğunuzda, bir hikâye değil, bilinç akışı bazı sayıklamalarınızı kâğıda dökmüş olursunuz. Bu sürecin ilk başta faydası olabilir, ama hikâye yazmanız gerektiği zaman, karakterleriniz dünyanız ve ne anlatacağınız konusunda tutarlı olmak, sizi savrulup durmaktan kurtarır. Samimiyet, yazdıklarınızda kendinize karşı ne kadar dürüstsünüz, gerçekten içinizden geldiği gibi mi yazıyorsunuz, yoksa izlediğiniz okuduğunuz bir şeylerin etkisinde, başka birilerini taklit mi ediyorsunuz. Ya da daha çok beğenileceğini, daha çok izleneceğini düşündüğünüz formüllerin içinde mi kalıyorsunuz. Yazdıklarınızın özgün olmasının tek bir yolu var, o da onları gerçekten sizin yazmış olmanız. Çünkü biricik olan sizsiniz.

Tevazu, çok az önemsenen ama bence altın bir özellik. Yazdıklarınızı ne kadar araştırdınız ne kadar bilginiz var anlattığınız dünyaya ya da kişilere dair? yoksa varsayımlarla ve yargılarla mı hareket ediyorsunuz? Açık bir kalple o hikâyenin yolunu bulması için egonuzu aradan çıkarabiliyor musunuz? Hikayenizi başkalarıyla paylaşırken mülkiyetçi misiniz, yoksa her hikayenin kolektifin bir yansıması olduğunun bilincinde misiniz? Başkalarının görüşlerine, eleştiri ve övgülerine tevazu ile yaklaşabiliyor musunuz? Yazarlığı sadece egonuzu besleyecek toplum nezdinde karizmatik bir iş olarak görüyorsanız, -ki bu illüzyona kapılmak çok kolay-, bu enerji sizi bloke edebilir. Şunu kendimize sormak çok önemli: “Yazdıklarımız başkalarını neden ilgilendirsin? Bu hikayeyi yazarken nihai amacım ne?” Bu soruların cevapları varsa tıkanma anından çıkacak çapayı bulabilirsiniz.

İlham panosu
- Yaratıcılığı besleyen bir kitap: Sanatçının Yolu-Julia Cameron.
- Dünyasında yaşanacak bir film: Eternal Sunshine of the Spotless Mind.
- İzlenecek bir sanat eseri: Van Gogh, bütün eserleri.
- İlham alınacak bir isim: Mustafa Kemal Atatürk.
- Fonda çalan bir albüm: Itzhak Perlman, Tchaikovsky& Sibelius: Violin Con.
- Zihninizi sıfırlamanın yolu: Dans etmek.
- Masamdaki tek eksik: Birkaç yıl önce kaybettiğim kedim Zihni.
- Masamdaki bir fazla: Bitmiş kalemler.
Çoktan seçmeli
Müzik / Sessizlik
Gündüz / Gece
Kalabalık / Yalnız
Defter / Dijital
Düzen / Kaos
Tam zamanında / Geç olsun güç olmasın