İlk görüşte pelerin!

İlk görüşte pelerin!

Geçmişten, fütürist senaryolara her daim karşımıza çıkan pelerinlerin ‘zamansız’ olduğu su götürmez bir gerçek. Kostüm sınıfından çıkıp arzu nesnesine dönüşmeleriyse epey zaman alıyor. Filmi geri sarıyoruz; karşınızda sezonun en kahramanca geri dönüşü!

Yazı: Simay Engür

Kraliçe I. Elizabeth’in ayaklarının ıslanmasını önleyen kurtarıcı rolünden, süper kahramanların imgesel gücüne ve oradan da gardıroplarımızı kanatlandırmaya uzanan yolculuğuna bakılırsa pelerinler, dönemler boyunca bir görünüp bir kayboldu ve bir türlü ceketin birincil işlevinden nasiplenemedi belki de. Ancak bu sezon nadir yükselişlerinden birisine tanık oluyoruz. Tarihte bilinen ilk pelerinler birçok kıyafetin kaderinde olduğu gibi savaşçıların ve askerlerin kahramanlık öykülerine hareket katıyordu. 17’nci yüzyıldan itibarense önlenemez bir şekilde aristokrat sınıfına mensup erkeklerin sırtını sıvazlamaya başladılar. Özellikle Büyük Britanya’da dantelli, fiyonklu ve son derece efemine diyebileceğimiz aristokrat erkekler tarafından benimsendiler. Toplumda yüksek bir duruşa sirayet eden pelerinler, Kraliçe Viktoria’nın tahta çıkmasıyla yavaş yavaş kadınların mahcubiyet perdesine dönüşmeye başladı. Bu dönemde kadınlar, özellikle kırmızıya doygun ve parlak tonlardaki pelerinleriyle dönemin hassas kavramı ahlak ve saygınlık arasındaki çizgiye bilerek ya da bilmeyerek atıfta bulunuyorlardı. Kadınlık, toplum vicdanı ve pelerin arasındaki bağ yalnızca Victoria Dönemi’nin baskı ortamında değil; edebiyatta da varlığını sürdürdü. Neden derseniz, Little Red Riding Hood (Kırmızı Başlıklı Kız) masalındaki kırmızı pelerin; kadınlığa geçişin metaforu olarak kullanıldı. Öyle ki son dönemin en başarılı feminist manifestolarından The Handmaid’s Tale dizisindeki distopyada da baskı altındaki kadınlar, yine kırmızı pelerinleriyle karşımızdaydı. Tarih boyunca pelerinin toplumsal cinsiyet rollerine, opera sahnelerindeki teatral şovlara ve hatta militan güçlere eşlik ettiğini söylemek mümkün. Her ne kadar farklı kültürlerde, bambaşka siluetlerde ve işlevlerde varlığını korumayı başarsalar da; modanın hedonist rüyasına girmeleri pek kolay olmadı. Moda ve pelerin arasındaki ilk dirimsel bağ ise; Fransız moda tasarımcısı Paul Poiret’in oryantalist tasarımlarında hayat buldu. Poiret vizyonuyla yoğurulan pelerinler, yavaş yavaş yeni bir stil ifadesine dönüşmeye başlayacaktı. Bu yeni bakış açısında, pelerinin asıl yükselişiyse Caz Çağı’nda alarm verdi.


The Handmaid’s Tale dizisindeki distopyada da baskı altındaki kadınlar, yine kırmızı pelerinleriyle karşımızdaydı.

Caz doğarken
1920’lerde dans kulüplerine akın eden caz çağı kelebekleri, kıyafetlerini sürpriz bir manevrayla göstermeden önce kozalarıyla, yani pelerinleriyle geceye karışıyorlardı. Pelerin hala şıklığın anahtarı değildi; ancak kadınlar gösterişli elbiselerini korumak ve hatta bir süreliğine gizlemek için pelerinin ergonomik ışıltısından faydalanıyordu. Kimi erkeklerse bastonları, uzun şapkaları ve siyah pelerinleriyle kadınlara eşlik ediyordu. 30’lardaysa pelerinlerin makus talihi geri geldi. Bu dönemde patlayan Dracula filmiyle birlikte, pelerine bakış yine kostüm sıfatıyla sınırlandırıldı. Gündelik hayatla ilişkisi zedelenen pelerin, yine modanın yedek kulübesine gönderildi.


Paul poiret vizyonuyla yoğurulan pelerinler, yavaş yavaş yeni bir stil ifadesine dönüşmeye başladı.


Jackie Kennedy, John F. Kennedy/1961