Bir Ezgi iyi gider!

Bir Ezgi iyi gider!

Onu oyunculukta 20 yıldır çeşitli rollerde izlesek de, son dönemde hep komediden yana seçtiği filmleri ve fenomen halini alan sosyal medyadaki ‘komik kadın’ kimliği ile radarımızdan çıkmaması gereken bir isim halini artık net olarak aldı. Çünkü canınız sıkkınsa, hayatla bir derdiniz varsa... Mutsuz da olsanız mutlu da, bir Ezgi Mola alın dünyanıza... İşte karşınızda terapi gibi kadın!

Röportaj: Filiz Şeref
Fotoğraf: Serhat Hayri
Styling: Pınar Aytaş
Saç: İbrahim Zengin
Makyaj: Melis İlkkılıç
Fotoğraf Asistanı: Burak Elmalı
Makyaj Asistanı: Hidayet Korkmaz


Ezgi Mola’nın hayata bakış şeklinden, ünlü kimliğini unutan yanından, insani yerlerinden, sosyal medya fenomeni kimliğinden, yalnızlığa biçtiği değerden ve hayatı çözmüş 35 yaş felsefelerinden o kadar etkilendik ki, aslında söylenecek çok da söz yok onu dinlemek en iyisi sanki. Bir kadın düşünün; tatlı, heyecanlı, eğlenceli, içten, dürüst, düşünceli... Girdiği ortama bukalemun misali uyum sağlıyor. Size de sınırlar çizmeyen, samimi ve içten bu kadının yanında, olabildiğince kendiniz olmak düşüyor. Bu bana hem sosyal medya kullanımı hem de hayata dair bir nevi terapi tadı veren röportaj, size de eminim iyi gelecek. 50’lerin Hollywood starı moduna girdiği şahane fotoğraflar eşliğinde onun özel ve güzel dünyasına yol alıyoruz şimdi...



Yaş 35, kariyer yaşı deseniz 20. ‘Dile kolay...’ denilen yıllar bunlar artık. Bunca yılın tecrübesiyle hangi noktada olduğunuzu düşünüyorsunuz peki?
15 yaşında profesyonel oldum, bir taraftan şansımdı tabii bu benim. Liseye giderken hafta sonu Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde kursa gidiyordum. Henüz o zamanlar oyunculuk ajansları da bu kadar popüler değildi. Biz birkaç arkadaş heves edip bir ajansa yazıldık ve tesadüf Kartal Tibet’in yönetmenlik yaptığı bir dizi için beni çağırdılar. Ardından Kartal Hoca, ‘Bu kıza daha çok diyalog yazın’ dedi... Paralelinde lise ile birlikte tiyatro yapmaya devam ettim. ‘Artık bu işi ölene kadar yapmak istiyorum’ dediğim zamanlar da o zamanlar oldu işte. Çocukluğumdan beri bir şekilde, aslına bakarsanız pek çok çocuk gibi, kendimi izletme isteğim vardı ve bu, yaş ilerledikçe de değişmedi. Bu 20 yılda her dönem, her yeni iş, rolün küçük mü büyük mü olduğundan bağımsız yeni bir kariyer gibiydi. Zaten oyunculuğun kendisi her defasında yeni bir heyecan. Hal böyleyken, her yeni iş, kariyerimin ilk günü gibi geliyor. Bugün yeni bir iş ve insanların üzerinde etkilenebilecekleri bir şey yaratabilmek ya da yaratamamak adına yeni bir fırsat! Dolayısıyla bir olgunluktan bahsedemem; ilk günkünden daha da heyecanlıyım hatta, öyle söyleyeyim. Bu fotoğraf çekimi için de aynısı geçerli mesela.

İnsanların sizden beklentisi hep onları gülümsetmenizse, bu ruha nasıl tezahür ediyor?
İnsanların özellikle ekranda senden beklentisi hep onları gülümsetmense ve sen artık bunu yapmak istemiyorsan ya da bunu yaparken, yanı sıra üzerine bir şeyler daha koymak istiyorsan, işin elbette zorlaşıyor. Dolayısıyla sana fırsat verilmesini beklemeden böyle pençelerini çıkarıp -agresif bir yerden demiyorum bunu- duvara daha sıkı tutunmalısın ki kaymayasın. “Hayır durun benim söyleyeceğim bir şey var, bana bir fırsat verin, bir şey göstereceğim” hissiyatı oluyor.

Sizi komedi ile net bir şekilde özdeşleştirmemizin temelinde, uzun zamandır başarıyla yönettiğiniz aktif sosyal medya kullanımınızın etkisi büyük tabii...
Ben zaten sosyal mecrayı tamamen eğlence amaçlı kullanan bir insanım. Bu algıyı yaratmayı da bu mecra özelinde ben tercih ediyorum. Ancak ben oyunculuk kariyerimde farklı türlerde işler yapmış ve yapmakta olan bir insanım. Geçmişe baktığımızda alternatif türde çok fazla işim var; Sultan Makamı, Hırsız Polis, Canım Ailem, Hayatımın Kadınısın, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi... Sosyal medyada komediyi tercih edip, son yaptığım filmlerin hepsi de komedi ağırlıklı olunca böyle bir durum çıktı ortaya.

Sosyal medyaya çok iyi adapte oldunuz. Sizin ‘ünlü oyuncu’ profilinizin ötesinde bayağı bayağı bir ‘sosyal medya fenomeni’ profiliniz var sanki...
Aslında ilginç bir yorumda bulunuyorsunuz, çünkü benzer bir şeyi yakın zamanda sosyal medya uzmanı bir arkadaşım da söyledi. Bu bahsedilen, takipçi sayısından ayrı bir şey. Benim yaptığım paylaşımların etkileşimi epey yüksek bir sayıya ulaşmıştı ve ben bunu sosyal medyayı iyi bilen arkadaşıma sordum. O da ‘Ezgi bu bir celebrity rakamı değil bir fenomen rakamı, fenomenlerin böyle olur’ dedi. Bence bunun en büyük sebebi şu; ben sosyal medyada eğlenmeyi seviyorum! Yaptığım işleri de paylaşıyorum tabii ama benim için asıl olan orada, istediğim yerden Ezgi’yi gösterebiliyor olmak. Bu da bana çok iyi geliyor; çünkü olanı gösteriyorum. Olmak istediğim değil tam da olduğum şeyi gösteriyorum! Biraz tehlikeli de olabilecek bir yer çünkü sosyal medya, olmadığımız ama olmak istediğimiz biri gibi de davranabiliyoruz... Bense tam da olduğum şeyi göstermeyi seviyorum ve bence bu izleyiciye de sirayet ettiği için böyle bir adaptasyondan bahsediyorsunuz.



Bir hesabınız var ünlülerle fotoğraf çektirmeyi seven; tanınmış kişileri seviyorum. O da efsane bence. Nedir hikayesi?
Ben ünlülerle fotoğraf çektirmeyi gerçekten çok seviyorum. Sevdiğim ünlüleri görünce dayanamıyorum. Ben bunu her yaptığımda yanımdaki insanlar hep çok güldüler. Ben de dedim ki, madem siz gülüyorsunuz, o zaman herkes güler. Benim sosyal medyadaki paylaşımlarım bu şekilde zaten; ben gülüyorsam, sen gülüyorsan, biz burada gülüyorsak, herkes güler, sakınmaya da gerek yok. İşin içine bir müstehcenlik katmadığım sürece -çünkü her yaştan her kitleden insan izliyor, buna saygı duymam gerekir- ve işin içine mesaj kaygıları değil, sevgi ve saygıyı kattığım sürece her şeyi koymaya başladım işte.

Çekim sırasında sosyal medyanın yalnızlaştırma durumunun sizi rahatsız etmediğini, hep bahsedilen yalnızlaşma tehlikesinin sizi mutlu etmeye bile başladığından bahsettiniz. Hayırlara vesile olsun.
Orada öyle renkli bir dünya var ki, insan evde yalnız olduğunu hissetmiyor ya da o görmediğiniz dostunuzu o kadar izliyorsunuz ki, bir yıl görmeseniz de her şeyini biliyor olabiliyorsunuz. Ya da sizi aslında tanımayan biri, tanıyormuş kadar samimi şekilde yanınıza gelip selam verebiliyor. Geçen gün başıma geldi; çocuğuna seslenirken bir kadın beni gördü, ‘Ay ne garip bir his’ dedi ve ‘öyle samimi paylaşımlarınız var ki, sanki kuzenimi görmüş gibi, kız n’aber diyecektim, özür dilerim!’ diye ekledi. Bunu hissettirebilmek benim için çok önemli. O hanımefendi bana bunu inanılmaz hissettirdi; tam da duymak istediğim gibi bir şey bu aslında. Dolayısıyla o yalnızlık evet tehlikeli olabiliyor, çünkü bu durum mutluluk verince her şey yolunda görünüyor. Bir yandan da tabii, ‘Bunlar yokken biz ne yapıyorduk?’ kısmını çok sorguluyorum. Daha az kitap okuyabiliyor, daha az film izleyebiliyorsunuz, sevdiğiniz biriyle daha az buluşabiliyorsunuz. Hiçbir şey yapmadan durma kısmını daha az becerebiliyoruz, halbuki bizim buna çok ihtiyacımız var toplumca. Ruh ve akıl sağlığımızı iyi korumak için.

Bunu böyle bir dönemde nasıl başaracağız sizce?
Dün birkaç tane video izledim mesela. Bir TEDx videosundan o kadar etkilendim ki; mutlaka bahsetmek istiyorum. Diyor ki bir uzman; bir yaramız olduğunda ne yaparız, onu iyileştirmeye çalışırız. Peki psikolojik yaralarımızı niye iyileştirmeye çalışmıyoruz? Neden biri bizi terk ettiğinde mesela, yaramıza pansuman yapmıyoruz da, ‘benim şuram böyle şuram şöyle’ diye yaraya daha fazla bıçak saplıyoruz ya da saplı bıçağı daha da içeri gömüyoruz? Psikolojimizi iyi yapmak için kendimize iyi davranacağımıza, kendi öz saygımızı zedeleyecek her şeyi yapıyoruz. Bir sağlık sorunumuz olduğunda hemen ilacımızı alıyoruz, doktorumuza gidiyoruz, pansumanımızı yapıyoruz ama ruh yaralarımızı iyileştirmek için kendimize iyi bakmıyoruz. Bunu burada özellikle söylemek istedim çünkü ruhumuz iyi olmadan, bedenimiz iyi olamaz. Önce ruh ve akıl sağlığımız iyi olmalı ve bunu da ancak vicdanımızı öncelikli bir yere koyarak, onu unutmadan ve tüm canlılara her koşulda sevgi ve saygı ile yaklaşarak, her canlının yaşam hakkının olması gerektiğini bilerek, böyle davranarak başarabiliriz. Ve işte bu noktada, o yalnızlığımızı belki bir nebze daha giderebiliriz.



İnsanoğlunun yaptıklarına ve yapabileceklerine dair en çok neler şaşırtıyor sizi?
O kadar çok olumsuz, üçüncü sayfa diye adlandırdığımız ama tüm sayfalara taşan haberler görüyoruz ki... Ama ben iyi tarafından bakacağım. İnsanın her hayal ettiği güzelliği, her istediği şeyi yapabileceğine inanıyorum. Bunu kendim için de düşünüyorum. Her yeni işim, dünyanın en iyi işi olsun diye bir şeyler yapmaya çalışıyorum; asla o günü kurtarmaya çalışmıyorum, o günü kurtarmak istemiyorum. Dönüp baktığımda, ‘İyi ki bunu böyle yapmışım!’ demek istiyorum. Dolayısıyla insanoğlu önce kendine inanır, kendine öz saygısını kazanırsa, elinden gelmeyecek hiçbir şey yok bu hayatta. İnsan çok güçlü bir varlık ve bu varlığı anatomik olarak da psikolojik olarak da bilim adamları keşfedemedi. O kadar sürprizli, o kadar karadelik gibi ucu bucağı olmayan bir mekanizmayız ki... Ama ruh halimizi iyileştirmek için hayallerimizin peşinden koşmamız gerekiyor. Her şeyden önce iyi bir insan olmaya çalışmamız gerekiyor. Kötü tarafından yapabileceklerimize bakarsak, onun da ucu bucağı yok. Bu bir seçim. Hayatımızda nerede durmak istediğimizle alakalı bir seçim. Birinin bana kötü davranması, benim de ona onun dilinden cevap vereceğim anlamına gelmiyor. Böyle zamanlarda ben de çok agresifleşiyordum önceden ama şimdi hiç beklemediği bir yerden o kişilere ‘Seni anlıyorum ama böyle olmaman için elimden geleni yapabilirim, bence sana bunu kimse söylememiş’ demeyi tercih ediyorum. Ve bence çok etkili oluyor. Dünyanın en rahatsız davranışlarının altında, temelinde sevgisizlik yattığına inanıyorum. O annenin, o babanın ya da o dünyanın ona iyi davranmadığını, en büyük talihsizliğinin de bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü dört dörtlük bir varlık olarak doğuyoruz. Üzerine bir şeyler koymak bizim elimizde. Hayattaki dış etkenler bizi kirletmeye başlıyor, yakınlarımız da dahil. Onlar da bu şekilde büyüyorlar çünkü. Özümüze ne kadar dönmeye çalışırsak ya da kaybettiysek de bulmak için ne kadar çaba harcarsak o kadar ‘gerçek ben’e dönmüş olacağız.

Siz bulabildiniz mi?
Bulmaya çalışıyorum.

Hayata bakışınızı, hayat felsefenizi 180 derece döndüren, büyük bir açı farkı kazandıran, dönüştüren bir olay yaşadınız mı?
Bence tüm yaşadıklarım bana bir şeyler öğretiyor. Bir çocuk gibiyim. 35 yaşındayım ve hatırladığım 32 yılım var; bana bu 32 yıl bunları hissettiren. Hatırladığım 32 yılın bir muhakemesini yapıp birçok yüzleşmeyi bu yaşımda yaşadım ve bu yolculukta en çok ailem, arkadaşlarım, dostlarım ya da konuşmak istemediklerim bana çok yardımcı oldular. O yüzden onlara çok teşekkür etmem gerekiyor.