Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Seksenli yıllarda bir süre Salzburg’da kalmıştım. Alternatif yiyecek kavramını ilk kez orada duymuştum.

Bugün bizde çok moda olan organik, doğal yiyecek konusu o yıllarda Avrupa’da yeni yaygınlaşıyordu.
Özellikle tuz, şeker, un tu kaka ilan edilmişti.
Bir sabah bir kız arkadaşım beni kahvaltıya davet etti.
Malum bizim kahvaltı anlayışımızla Avrupalılarınki zaten farklıdır. Biz sabah peynirler, zeytinler, yumurta, sucuk, bal, reçel ve tabii bolca ekmek olmazsa kahvaltı etmiş sayılmayız.
Ben tabii böyle bir şey bulamayacağımı biliyorum ama en azından çörekle reçel veya tostla salam filan bekliyorum.
Neyse gittim kahvaltıya. Masaya oturdum ama masada bir şey yok. Derken bir bardak kahveyle bir tabağın içinde önce ne olduğunu anlayamadığım bir şey getirdi. Yanında da biraz ceviz ve kavrulmamış fındık var.
Kahveden 1-2 yudum aldım ama alışık değilim. Malum biz sabahları çay içmeye alışığız. Neyse idare ediyorum. Fakat başka gelen giden bir şey yok. Mutfaktan kızarmış ekmek kokusu da gelmiyor.
Önümdeki tabaktaki cips kılıklı şeyden bir tane aldım. Hayatımda böyle feci şey yemedim. Kızartılmış muz.
Alternatif hayat kavramına inanmış kızcağız bir kere, Endonezya’dan geldiğini söylediği bu muz cipsine dünyanın parasını vermiş. Tabii ister istemez yemek zorunda kalmıştım.

Müsliyi filan o seyahatte öğrenmiştim.
Ama daha beteri vardı. Bir arkadaşım da beni dağdaki ailesinin evine davet etti. Hafta sonu kalktık, iki saat yol gittik. Kış zamanı, ortalık kar. Kahvaltı da etmemişiz. Öğle vakti eve vardık. Köy evi. Karnımız acıkmış. Kim bilir ne yemekler yapmıştır annesi diye seviniyoruz.
Masaya oturduk. Kadıncağız koskoca bir tencere getirdi. Tanıdık bir koku var ama ne?
Sonra kepçeyle hepimizin tabağına yemeği koymaya başladı. Yemek dediğim sade suda haşlanmış Brüksel lahanası.
Tuz bile konmamış. Ben bu herhalde önden yenen bir şey diye az aldım. Biraz sonra arkadaşım durumun farkına varınca, “Başka yemek yok, istersen biraz daha vereyim” diye uyardı.
Şaka yapmıyorum. Bütün yemek tuz bile konmamış Brüksel lahanası…
Ekmek bari isteyeyim dedim. Kadıncağız ekmeğe, una, tuza, şekere karşıymış. Evde ekmek yok. Babası durumu anladı, bir parça peynir getirdi ama o da lor gibi bir şey.
Kadıncağız bu sağlıklı yaşam konusuna o kadar kendisini vermiş ki zaten hafif yeşilimsi bir teni var.
İşin kötü tarafı o akşamı orada geçireceğiz. En azından bir yerlere gider bir şeyler yeriz dedim ama maalesef öyle bir yer de yokmuş köyde.
Kısacası organik yemek olayıyla o yıllarda bu tecrübeyle tanıştım.

Eskiden gazetelerde ‘Mercimek her derde deva’, ‘Bir avuç fındık enerji deposu’ türünden haberler çıkardı. Bu haberler o yıl elde kalan mamullerin daha çok tüketilmesi için özellikle yaptırılırdı.
Şimdilerde organik yemek konusu iyice abartılmış durumda.
Gazeteler, televizyonlar, dergiler bu konuda sürekli haberler, programlar yapıyor, doktorları geçtim, birtakım kerameti kendinden menkul şifacı hocalar, lokman hekimler hatta aktarlar bile bu konuda atıp tutuyor.
Örnek vermek gerekirse tavuk ve yumurta konusunda yapılan haberler ve tartışmalar, ‘Tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan’ meselesini geçti.
Organik yumurta diye üstüne saman yapıştırılmış yumurtalar satılırken, yumurta üreticileri bunların tamamen sahte olduğunu, üzerlerine özellikle saman yapıştırılıp piyasaya sürüldüğünü iddia ediyor.
Organikçiler, piliç diye satılan ürünlerin tavukla uzaktan yakından ilgisi olmadığını söylerken, gezen tavuk diye satılan organik ürünler hakkında da, bunların sadece kapalı ortamda gezen tavuk olduğu öne sürülüyor.

Kafamız iyice karışmış halde.
Malum ülkemiz gıda konusunda sabıkalı. Bal bal değil, kaşar peynir patatesle dolu, kırmızı biber talaş ve boyayla yapılıyor, sucuk sosis gibi ürünler hakkında artık bir şey söylemiyorum, kıymanın içine ne konulduğu bilinmiyor, ete su enjekte ediliyor…
Sahtesi olmayan bir şey yok.
Eskiden kayısı aldığımızda içinden kurt çıkacak diye korkardık. Marul, kıvırcık salata uzun uzun yıkansa bile kolay temizlenmezdi. Ispanaktan solucan, mercimekten taş çıkması normaldi.
Yoğurt, peynir dediğin şey birkaç gün beklese küflenirdi.
Şimdi sokaktan sütçüden süt alalım, yağı alınmış, pastörize edilmiş ürünler yerine çocuklara doğal süt içirelim derken bu sefer de bu ürünlerden pek çok mikrop, bakteri geçtiğine dair açıklamalar gelip yasa çıkartılıyor.
Şimdi maşallah yoğurt, peynir, bir ay buzdolabında dursa bir şey olmuyor. Meyveden sebzeden kurt murt çıkmıyor.
Köy peyniri, köy yumurtası, köy tavuğu diye satılanlar hakkında da bir sürü şaibe var çünkü her şeyde olduğu gibi bu alanda da aslında yaratılan bu piyasadan kısa yoldan para kazanmak niyetinde olan çok…
Aslında böyle her önüne geleni televizyonlara çıkarıp, konuşturup, kafamızı karıştırmak yerine yetkili kurumların ve bu konularda suçlanan şirketlerin doğru dürüst açıklama yapması çok daha iyi olacak çünkü millet artık çoluğa çocuğa ne yedireceğini şaşırdı…