Üç şehir, bir düğün ve Almanya

En yakın arkadaşım evlendi.

Deniz Çakmakcı

Deniz Çakmakcı


Almanya’da.
Essen/Kettwig’de buldukları bir şatodan etkilenip orada “evet” demeye karar verdiler.

İyi ki de öyle yapmışlar. Onlara mutluluk dilerken kerevetine çıkmak bize kısmet oldu. Bu özel düğün vesilesiyle Almanya’da enfes bir tur atmış olduk.

Ocak ayında Almanya soğuğu bizi başta korkutsa da -yalan, döndükten sonra bile korkum devam etti, dondum- bir kez daha anladım ki yaban eller yanında keyifle vakit geçirdiğin insanlar olunca daha da güzel!

İlk günü geçirdiğimiz Düsseldorf, beğenilmeyecek bir şehir değil. Almanya’nın Milano’su diyorlar bu kente. 2. Dünya savaşında neredeyse tamamı yok olmuş ve küllerinden doğmuş hemen hemen tüm Almanya gibi. Şehri ikiye ayıran Ren nehri kıyısında yürüyüş çok keyifli. Bizde boğaz varken nesi keyifli olabilir diye düşünebilir insan. Boğazın keyfi paha biçilemez elbette ama medeniyet var ya insanın başını döndüren, o aklımı başından alıyor her seferinde. Temizlik, düzen, saygı… Gözlerim doluyor, çok üzülüyorum ve çok ama çok da kıskanıyorum.

Kentin en önemli caddesi Königsallee’de yan yana dizilmiş birbirinden lüks markaların mağazalarının sade, sakin, minimal ihtişamı etkileyici olsa da Louis Vuitton’un önünde kuyruk olmuş, içeri alınmayı bekleyen onlarca insanı bir kez de burada görmek...

Dünya o kadar acayip bir yer ki, açlıktan ölen de parasını savurmak için kuyrukta bekleyen de aynı nefesi alıyor…

Neyse bu bir gezi yazısı, raydan çıkmayalım…

Königsallee’nin ortasındaki kanal da buradaki herşey gibi çok sade ama çok görkemli. Etrafındaki ağaçlar, üzerindeki köprüler, caddenin tam ortasında oluşu enfes bir ambiyans yaratıyor. Buradaki deniz savaşçısı heykeli ile fotoğraf çekip sosyal medyaya koymak pek tabi ritüel halini almış durumda.

Düseldorf’un Altstadt ya da “old town” olarak anılan bölgesinin özelliği ise “dünyanın en uzun açık hava barı” olması. Havaya aldırmadan genci yaşlısı herkes hemen hemen her Avrupa ülkesindekine benzer şekilde sosyalleşiyor, kaynaşıyor ve anın tadını çıkartıyor.



Ancak ben şuncacık ömrümde -evet şuncacık diyerek yaşımı küçültme çabasındayım-  ertesi gün gezip görmeye karar verdiğimiz Essen iki satte bitince gittiğimiz, düğünün yapıldığı şatonun da olduğu yer olan Kettwig kadar kadar sessiz, bu kadar yavaş bir yer daha görmediğimi söyleyebilirim. Asla terk edilmiş havası yok, insanlar sokakta, dışarıda ama sanki zaman durdurulmuş, insanlarla birlikte. Öyle ki hareket ederken yavaşlama ve konuşurken fısıldama gereği duyuyorsunuz.

Kettwig’de 3 gün kaldığınızda tüm hayatınızın muhasebesini yapıp, bambaşka bir kafayla, rehabilite olarak dönmeniz olası. Endişe yok, burada sadece yarım gün geçirdim, kafam yine bir dünya geri döndüm, rehabilite halleri bana göre değil, aşırı sakinlik beni bozma ihtimali en fazla olan şeylerden biri. Ama seveni varsa, samimiyetle söylüyorum on numara beş yıldız yer Kettwig.

Harika bir nehir var burada da, yanında enfes bir yürüyüş yolu, minik, Hansel ve Gratel’den fırlamış gibi duran evler ve arnavut kaldırımlı daracık yollar. İstanbul’un göbeğinden Kettwig gibi bir yere gidince “vay canına” bunlar da yaşıyor, biz de diyorsunuz. Kettwig’li birini İstanbul’un göbeğine bırakıp, anlamaya çalışma, sağlam kalma ve yaşamına devam etme mücadelesini gösteren bir “reality show” çekilebilir mesela. Dominik’e gerek yok, asıl “survivor” o olur.



Ve Almanya’da bulunma amacımız: Düğün!

Düğün mekanımız Château de Hugenpoet. Ortaçağ filmlerinden fırlamış bir şato. Bir William Wallace edasıyla “fredooommm” diye bağırmak için son derece uygun bir mekan. Ama pek tabi o şatovari hareketler, filmlerde ve hayallerde kalmaya devam etti. Şıkır şıkır bir asilzade edasıyla kapıdan girdik ve harika bir akşam geçirdik.

İçerisi de çok sevdiğim, minik bir davetli grubu ile dolu olunca da çok eğlendim, çok içtim, çok dans ettim. Şu hayatta en sevdiğin insanlardan birinin mutluluğu yeter de artar zaten.



Ertesi gün erkenden kahvaltı ve sessizce düşülen yollar. Köln bizi bekler. Zamanında burada yaşamış olan eşim Özgür rehberim oldu. Harika bir gün geçirdik. Trenden iner inmez görkemi ile bizi karşılayan Köln (veya Dom) Katedrali inanılmaz güzellikteydi. Katedralin yapımı tam 632 yılda tamamlanmış ve 2.Dünya savaşında tüm Köln bombalarla yerle bir olduğu halde (şehrin %95’i yıkılmış) Dom bombalanmamış. Bir rivayete göre bunun nedeni savaş pilotlarının yollarını bulabilmek adına katedrali bilerek sağlam bıraktıkları. Her bir sütununda o kadar detay var ki, bakmaktan kendinizi alamıyorsunuz. İnanılmaz bir ihtişam, tarih.

Çok düzenli, çok güzel bir şehir Köln. Aslında Cologne (Latince koloni anlamına geliyor), yani kolonya. Burada bilmeyenlere tatlı bir bilgi; Misafirlerin avuçlarına boca ettiğimiz kolonya adından da anlaşılacağı gibi bu şehirden çıkma. 1700’lü yıllarda burada bulunmuş ve dünyaya yayılmış.



Dopdolu, neredeyse gece uyumak dışında hiç oturmadan geçen 3 günün sonunda kürkçü dükkanına döndük.

Benim çocukluğumda Almanya, orada yaşayan yakınlarından gelen hediyeler demekti. Burada olmayan Haribo, Nutella ve bir sürü güzel şeydi. Sonra anladım ki bu başka bir gerçeklik aslında. Yanan, yıkılan bir ülkenin yeniden doğması için dur demeden çalışan, sömürülen, itelenen bir işçi sınıfı doğurmuşuz Almanya’da. Ailesini bırakıp giden, orada başka hayatlara kapılan, arada kalmış nesiller doğuran. Çocukluğumda “Alamancı” hikayeleri anlatan filmler çok modaydı. Almanya’yı soğuk buluşum -ki gerçekten buz gibiydi, o ayrı-, Almanya’ya gidilip görülesi ülkeler listeme almayışım bu bilinçaltımda kalmış algıdan sanıyorum.

Bu zamana dek görmeyerek çok şey kaçırmış mıyım? Bence hayır!

Kötü müydü? Ona da hayır!

*Yine kaldırımda yaya görünce yavaşlayan, on metre kala ise duran arabalara şaşkınlığım sürdü, her seferinde “yine durdu, hopplaaa bu kadar mesafede niye duruyor ki, yok artık…” diye diye bir seyahat daha bitti.

*Almanca bana çok garip geliyor. Böyle kavga eder gibi, bir araya geldiğinde bir anlam ifade etmesi zor sesler gibi, hani sinirden ne söyleyeceğini şaşırır ve garip sesler çıkartırsın ya öyle…

*Düsseldorf’un yerel birası “altbier”, Köln’ün ise “kölsh”. İki kentte de bir diğerini istemeniz hoş karşılanmıyor ve arası 30 dakika olan bu iki şehrin insanları arasında dillere destan bir çekişme var. Her türlü de bira su niyetine içiliyor.

*Çok soğuktu, Ocak ayında buralara gelmeyin. Gelirseniz termal ne varsa giyin!

Yazının başında da demiştim ya, dünyanın neresi olduğu önemli değil, orayı güzel yapan yanınızdakilerdir diye. Burcu’nun mutluluğunu görmek benim için bu seyahati beş yıldızlı yapmaya yetti de arttı bile. Harika bir ekip veya yine mutlu bir sebep tekrar Almanya’ya yolumu düşürebilir belki, kim bilir?

Döner dönmez yeni rotamızı belirledik ve Barselona biletimizi aldık. O kadar sabırsızım ki, Almanya’ya kısmet olmadı ama içimde Barselona’ya aşık olacağıma dair çok fena bir his var.

Ve Almanya yazımı şu cümle ile bitirmeyi uygun görüyorum:

Ben kalp Barselona!

Sevgiler,
Deniz Çakmakcı
@denizkcakmakci