Yanı başımızdaki hazine Aleksandrapoli

Sonbahar aylarında bu harika rüzgarların tadını çıkarmak, yemek, içmek, dinlenmek için müthiş bir rota. Birkaç günlüğüne dünyanızı değiştirmek, taze bir nefes almak mümkün. Hem de bu cennet İstanbul’dan sadece 300 km uzaklıkta.

Bu kadar çok seyahat eden biri olarak daha önce yolumu buraya düşürmediğim için kendime çok kızdım. Hep duyduğum ama hiç gitmediğim için. Nereye mi? Sınırın hemen öte yanına. Aleksandrapoli yani Dedeağaç’a. Bu Yunanistan’a dördüncü gidişimdi ve bence ilki burası olmalıymış. O kadar yakın ki, her şey çok hızlı oldu. Neredeyse, artık İstanbul içinde havaalanına gidip uçağa bininceye kadar geçen vakitte Aleksandrapoli’deki otele giriş yaptık.

Konaklama
Otel demişken onunla başlamak isterim. Merkezde yer alan Sali Boutique Hotel, içeri girdiğim andan itibaren beni büyüledi. Detaylarına kadar özen gösterilmiş, şık, sıcak ve güler yüzlü çalışanları ile yüzde 100 tavsiye edebileceğim bir yer. Şehirde, deniz kenarında oteller de var tabii. Beklentinizle ilgili. ‘Ben otelden çıkıp denize gireyim, otel temiz olsun yeter’ de diyebilirsiniz, ‘Nasılsa plajlara gideceğim, kaldığım yer beni iyi hissettirsin’ de. Ben ikinci gruptayım. Oteli çok önemsiyorum. Tatildeysem, tatilde gibi olmalıyım. Detaylar, incelikler beni çok mutlu ediyor. ‘Öylesi pahalı olur’ diye düşünebilirsiniz. Bu da yanlış olur. Bu ihtiyacı karşılayan uygun fiyatlı oteller, iyi bir araştırma gerektiriyor, hepsi bu!



Kahvaltı
İlk kez gittiğim bir yeri keşfetmeye bayılıyorum, bu sebeple dışarıda kahvaltı etmeyi tercih ettik. Ve bougatsa ile tanıştım. Yani içinde Alman pastası kremasına benzer bir krema olan leziz börek. Tabii ki dönene dek her sabah yedim. Bougatsa yemeniz için tavsiye edeceğim tek yer Salgamis Bakery. Ama elbette her köşe başında satılıyor. Bir tabak dolusu kremalı börek ve kahveyi 3 euro’ya yiyebilir ve tıka basa doyabilirsiniz.

Yunanlar sabah dokuz itibarıyla buluşmaya başlıyor, biz nasıl çay içiyorsak onlar da kahve içiyor. Çok erken saatte sosyalleşiyorlar çünkü bizim dışarı çıkmaya başladığımız saatlerde onlar siesta için evlerine çekiliyorlar. Saat 14.00 itibarıyla ortalık, 2-3 saat boyunca kötü kovboy uzaktan görününce herkesin içerilere kaçıştığı Red Kit filmine dönüyor. İn cin top oynuyor. Dükkanlar, kafeler, her yer kapalı. Bu siesta olayına tüm Avrupa’da en düşkün millet bence Yunanlar. Her seferinde inanılmaz şaşırıyorum.



Plaj
Aleksandrapoli’ye gitmeden bir dolu tavsiye aldık. Plaj tavsiyelerinden Ocean 6 ve Aya Yorgi Plajı benim bir daha gitmeyi tercih etmeyeceğim yerler oldu. Benim favorim, merkezden 10 km uzaklıktaki Makri sahilleri. Burada en ünlüsü Ammo Ammo ile başlayan 10 kadar plaj. İçlerinde önerim ise Yolo Beach. Nefis kum, deniz ve harika bir gün batımı var. Giriş ücretsiz, tertemiz. Sadece yiyecek-içeceğe para ödüyorsunuz.

Plajda harika bir gün geçireceğiniz kesin. Hele ki o gün batımı. Dönmek için acele etmeyin. Yüzün, okuyun, dinlenin, uyuyun, sohbet edin ve hatta yanınızda plajda oynamaya uygun tenis, voleybol malzemeleri de götürün. Dört dörtlük bir gün sizi bekliyor.

Sonbaharda ise, burada içeceklerle sahilde yayılıp gün nefis bir şekilde batırılabilir. Bozcaada’yı çok sevme nedenlerimden biri olan bu aktivite Aleksandrapoli’de de en az o kadar keyifli olacaktır.



Akşam yemeği
Akşam yemeği için saatiniz 21.00-22.00. Buraya öyle üç günlüğüne kaçınca ‘akşam altıdan sonra yemek yemiyorum tatlım’ları bir kenara bırakıyorsunuz. Akşam yemeği için seçenek çok fazla. Nisiotiko, Gialos Sea Food Taverna ve Kapari yemek için önereceğim yerler. Yunan mutfağına o kadar bayılıyorum ve her şey o kadar lezzetli ki ne yerseniz olur. Bizden çok farklı yaptıkları için kabak kızartmasını, kocaman kocaman doğranıp ve bu kadar özensiz yapıldığı halde inanılmaz lezzetli olmasına hep şaşırdığım Yunan salatasını, türlü türlü deniz ürünlerini, deniz ürünlü makarnayı... Ben bitiremeyeceğim saymakla. Yazarken fenalaşıyorum. Her şey çok leziz diyeyim, siz anlayın.

Yemekten sonra bir şeyler içmek isterseniz benim önerim Fleur de Lis. En popüler caddesi Dimokratias Caddesi üzerinde bulunuyor. Buna alternatif olarak Room6 ve Cafe de Paris de var ve tamamı hep dolu. Ama Fleur de Lis; sadeliği, şıklığı ve nefis müzikleri ile favorim oldu. Kokteylleri harika, sunumlar çok güzel. Bir akşam mutlaka uğramanızı öneriyorum.

Edirne İpsala Sınır Kapısı’nı geçince Yunanistan’da göreceğimiz ilk şehir; bir zamanların Dedeağaç’ı, günümüzün Aleksandrapolisi, yüzyıllarca Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıyken 1912 Balkan Savaşları’nda tüm Batı Trakya ile birlikte Yunanistan topraklarına katılmış. Toplam 120 bin olan nüfusun 20 bini Türk. Köylerde Türkçe konuşan çok. Enteresan bir his tabii. Hayat nerelerden nerelere getiriyor insanları. Bir gün memleketinde evinde otururken, ertesi gün bir başka ülkede yaşıyor hale gelmişler. Tabii bu kadar basit değil ama kısacası da bu. Karşılıklı acı günlerden geçilmiş. Bugün içinde bulunduğu koşullarda herkesin mutlu olmasını diliyorum. Ve geleceğin daha da güzel günler getirmesini...

Birkaç gün kaçmak istiyorum diyenler için zahmetsiz, enfes bir seçenek olan bu seyahati mutlaka ve mutlaka öneriyorum. Çanakkale’ye gider gibi yola çıkıyor, sınırı geçiyorsunuz ve başka bir ülkedeki küçük bir Ege kasabasındasınız. Sonbahar aylarında bu harika rüzgarların tadını çıkarmak, yemek, içmek, dinlenmek için müthiş bir rota. Birkaç günlüğüne dünyanızı değiştirmek, taze bir nefes almak mümkün. Hem de bu cennet İstanbul’dan sadece 300 km uzaklıkta.



Kısa kısa…
• Sınırdan 20 dakikada geçtik. Ancak anladığım kadarı ile şanslıymışız. Gurbetçilerin döndüğü, bizde de okulların açılmaya başladığı bir tarihe denk gelmişiz. Yaz sezonunda, bayramlarda ve özellikle cuma-pazartesi arası, sınırda bekleyiş epeyce sürüyormuş.

• Tabii ki hemen hemen herkes Türkçe konuşuyor. İletişim anlamında rahat olun ama nasılsa anlamazlar deyip de Türkçe dedikoduya kaptırmayın.

• Gündüz bir kahve içimlik bir yere gitmek isterseniz Kafka Cafe tek önerim. Bir ara sokakta saklı, kitapların arasında, ışıklar içinde, sıcacık bir yer.

• Aracınız ile Avrupa ülkelerine giriş yapabilmek için uluslararası ehliyet şartmış ve bu bir dolu uğraş ve para demekmiş. Şimdi çipli ehliyet bunun yerine geçiyor. Yani ehliyetleri ve kimlikleri yenileyin.

• Araba için de bir vize almanız gerekli. 15 gün-1 yıl arası sürelerde geçerli şekilde bu vizeyi araç sigortanızı yaptırdığınız yerlerden alabilirsiniz. 15 günlüğü 47 euro, 1 yıllığı 236 euro. Ara baremlerdeki fiyatları buna göre oranlayın. Bizim gibi, artık sık sık geçeriz bu tarafa derseniz uzun süreli almakta fayda var.

• Elbette Schengen vizeniz ve pasaportunuz geçerli halde olmalı. Ve pek tabii pasaportunuzda Kıbrıs’a giriş olmamalı.

• Dönüş yolunda Jumbo adında dev bir marketleri var. Tabak çanaktan bahçe malzemelerine, ev dekorasyonundan güzelliğe, oyuncaktan okul eşyalarına, hediyelik türlü eşyaya kadar ne ararsanız var, çok büyük ve uygun fiyatlı. Uğramanızı tavsiye ediyorum. Arabanızla seyahat etmenin bir güzel yanı da yetişme telaşı olmadan sağa sola uğrayabilmek.

• Yunanistan tarafındaki free shop çok daha fazla çeşitli ve fiyat olarak daha uygun. Alışveriş yapacaksanız dönerken o taraftakini tercih edin derim.

• Çıldırmış euro kuruna rağmen fiyatlar uygun. Her seferinde kur ya 2-3 lira olsaydı diye hayallere dalıyorum. O zaman kim tutardı beni?