Dünya bir tiyatro sahnesi

Vasatın yükselişi döneminde değerli olanı öne çıkarabilmek, popüler olana değil gerçekten iyi olana hak ettiği değeri verebilmek ve niceliğe değil niteliğe bakabilmek zor olsa da, biz elimizden geleni yapalım dedik... Çünkü hala birileri; bize sanatı, sanatçıyı, kaliteyi ve başarının ne anlama geldiğini hatırlatmak adına çabalıyor.



ÜÇ KIZ KARDEŞ
Mülteci durumuna düşmüş üç aktristin hikayesi, A. Çehov’un ölümsüz karakterleri Maşa, Olga ve Irina ile kesişiyor ve iki ülkenin sınırları arasındaki boşlukta canlanıyor... 22 yıl sonra ilk kez Türkiye’den Avignon Off Festivali’ne katılmaya değer görülen Üç Kız Kardeş; 2-10 Haziran tarihlerinde yine Türkiye’den ilk kez katılımın gerçekleşeceği Hollywood Fringe Festivali’nin International Competiton (Uluslararası Yarışma) Bölümü’nde sahnelenecek olmanın heyecanı içinde!

TUBA KARABEY
"NE OLUSA OLSUN UMUT GEREK"

Bu oyunda rol almak size en en çok neyi hatırlattı ya da ne öğretti?

Özellikle kendimi kötü hissettiğimde açar Anton Çehov sözlerini okurdum, tiyatro metinlerindeki bazı sahneleri okur ve ağlardım. Terapi gibi gelir bana. Şimdi de Anton Çehov’un yıllar yıllar öncesinde yazmış olduğu bu metni biz günümüze uyarladık. Ve ben her oyun sonrası umut doluyorum. Ne olursa olsun ‘umut’ gerek, ‘çalışmak’, ‘yaşamak’ gerek diyorum.

Hep büyülü derler ya tiyatro sahnesi için, büyü sizin için sahnenin neresinde?
Benim hayattaki tek özgürlük alanım sahne. Evet öyle gerçekten. Büyü burada!

Ülke, maddiyat, seyirci... Bunları göz önüne aldığınızda ‘ben neden tiyatro yapıyorum?’ diye kendinizi sorguladığınız oluyor mu?
Yine bu ülkede dünyaya gelsem yine tiyatroyu-sahneyi seçerdim. Geri kalmış ülkelerde sanatla ilgilenmek, birilerine bir şey anlatmaya çalışmak bence etkisi daha büyük bir seçim. Belki de zor olduğu için.

Oyunda canlandırdığınız karakterle özdeşleştiğiniz noktalar var mı?
Irina’nın Moskova’ya, Irina’yı oynayan oyuncunun ise Berlin’e gidip orada yaşama arzusu olduğu gibi benim de içimde büyük bir gitme arzusu var! Özdeşleştiğim en büyük nokta, Irina ve benim umutsuzluk içindeki umudumuz!

Her şartta mutlu olmayı başarabilenlerden misiniz?
Ben 1.5 yıl önce hayatta en çok sevdiğim şeyi, annemi kaybettim. Çok ağır geçirdiğim 10 ayın ardından yavaş yavaş toparlamaya başladım! Şunu dediğimi hatırlıyorum o dönemde; “Ya ben bu işin içinden çıkacağım ya da yaşamıma son vereceğim.” Çünkü ben daima pozitif ve hayat enerjisi yüksek bir kişiliğe sahibim. Ve kazandım. Her şartta mutlu olabilmek sağlıklı bir şey.



SELİN İŞCAN
“BU KADAR HIRPALANMAYI HAK ETMEDİK”

Tiyatro oyuncusu olmanın sizde yarattığı en büyük farkındalığın ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Empati, konsantrasyon ve ‘an’ı yaşamak; tüm geçmiş ve gelecekle birlikte. Günümüzün popüler kültürünü ve yüzeysel işleri bir yana koyarsak, oyunculuk gerçekten çok derin bir iş.

Bu oyun en temelde seyirciye ne anlatmak istiyor?
Çağımızın en büyük trajedilerinden biri mülteci konumuna düşürülmüş milyonlarca insanın gözümüzün önündeki çırpınışları... Ne kadar da önemliymiş değil mi, bir zamanlar çizilmiş çok önemli sınırlarımız; milyonlarca insan boğuldu, savaştan ve açlıktan kaçarken bu sınırlar arasındaki denizlerde. Peki A. Çehov’un ölümsüz karakterleri Maşa, Olga ve Irina, iki ülkenin sınırları arasındaki boşlukta canlanırsa... Bizim uyarlamamızda, Avrupa’ya ulaşan, o yolculuğu yapan, bekleyen ve umut eden göçmenler, Çehov’un karakterleriyle konuşma şansını elde ederler... Mülteci durumuna düşmüş üç aktristin hikayesini anlatmayı seçerek bir kez daha ‘sınırların’ anlamını sorgulatmak istedik.

Ülke, maddiyat, seyirci buyken neden tiyatro?
Ben neden yaptığımdan çok eminim, sadece bize yazık ettiler diye ara sıra hayıflanır, isyan ederim, ama bir şekilde de devam ederim, öyle geçer hayat. Bu ülkenin sanatçıları bu kadar hırpalanmayı hak etmedi.

Oyundaki gibi herkes gitmek istiyor bugünlerde... Ya siz?
Bulunduğum şehir ve pozisyonu terk etmeyi düşünmüyorum. Fakat her zaman yurt dışında da var olmak için çok uğraştım ve uğraşmaya da devam ediyorum. Şimdi Berlin’de bir sahne açma hazırlığı içindeyiz, Hayal Perdesi Berlin doğuyor olabilir.

ÖZGE ÖZDER
"DÜNYA BİZDEN BİR İYİLİK RÜZGARI BEKLİYOR"

Tiyatro oyuncusu olmanın hayatınıza en önemli katkısının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Öyle yazarların öyle rolleriyle sınanıyorsunuz ki, kendinizi her seferinde yeniden inşa ediyorsunuz ve sonunda size çok daha rafine ve damıtılmış bir benlik kalıyor.

‘Neden tiyatro yapıyorum?’ diye kendinizi sorguladığınız oluyor mu?
Hayır çünkü ülkeye, dünyada olup bitenlere, yaşadığımız bu korkunç çağa başka türlü direnemezmişim zaten. Tiyatroyu kendim için, elçilik görevimi yerine getirmek için ve daha doğmamış çocuklar için yapıyorum.

Herkes kaçmak istiyor. Sizin bugünlerde içinizden ne geliyor?
Oyunda da sürekli vurguladığımız gibi, öyle bir çağda yaşıyoruz ki dünyanın neresinde olursan ol, hangi coğrafyada yaşıyorsan yaşa yine de hepimiz başka bir yerde daha iyi bir yaşamın olduğu hayaline tutunuyoruz bence. Benim de başka bir yaşam hayalim var evet. Bazen yurt dışı ile ilgili oluyor bu bazen de tamamen hayvanlarla donatılmış bir çiftlikte yaşamak hayali oluyor.

Nasıl bir yolun hangi noktasında olduğunuzu düşünüyorsunuz?
Bir tek ülkemizde değil dünyada da insanlık çok sert bir sınav veriyor ve sisteme söz söyleyecek vicdanlı yürekli insanlara ihtiyaç var. Bu anlamda sanatçılara çok büyük iş düşüyor. Ben yurt dışına çıktığımda bir sokak sanatçısı gördüğüm zaman genellikle ağlamaya başlıyorum çünkü onlar benim dünyanın farklı yerlerine serpilmiş ailem. Ve sanki bu aile birbirinin elini tutup dünyayı çepeçevre sararsa, baştan yaratırsa çok daha yaşanılır bir hayatımız olur. Dünya bizden bir iyilik rüzgarı bekliyor. Ve bu öyle bir eylem olmalı ki, sanatçıların başlattığı çok kreatif bir iyilik rüzgarıyla arınmalı tüm insanlık.
DÜNYAYA GÖZLERİMDEN BAK
Kadıköy, Hasanpaşa’da tarihi bir köşkte bulunan üç ayrı odada sergilenen oyun, üç askerin savaşa ve yaşadıklarına dair anlattıkları hikayelerden oluşuyor Dünyaya Gözlerimden Bak. Monolog halinde olan metinler seyirci ile iç içe hatta burun buruna oynanarak aktarılıyor, seyirci odalar arasında geçişler yapıyor. Bu farklı tarzdaki oyun hem konusu hem tarzı hem de tecrübesi itibarıyla izlenmeye değer.

EMİR ÇUBUKÇU
“BÜTÜNÜN BİR PARÇASIYIZ”

Hep büyülü derler ya tiyatro sahnesi, büyü sizin için sahnenin neresinde?

Sahnenin kendisi ne kadar büyülü onu bilmiyorum. Fakat büyülü bir şey bulmam gerekirse ortada olmayan bir şey için aylarca çalışıp onu kanlı canlı hale getirmek diyebilirim. Sıfırdan. Bu müthiş bir şey! Yanına yaklaşılmaz bir özgürlük sağlıyor insana. Ben her şeyi yapabilirim duygusu.

‘Ben neden tiyatro yapıyorum?’ diye kendinizi sorguladığınız oluyor mu?
Her gün. Fakat her günün sonunda kendime hak verecek bir neden buluyorum.

D22 üçünüzün kurduğu bir tiyatro. Hep idealleri olan biri miydiniz?
İdealler veya hayata bakış dediğimiz şey, beraber büyürken yerleşiyor. Durmadan da gelişip genleşiyor. Üçümüz için de böyle oldu sanırım. Hepimizin farklı deneyimleri ve geçmişleri vardı. Fakat birbirimizi akılca da büyütmeye çabalayarak yol aldık. Bazı ideallerimizin de şu saatten sonra pek değişeceğini sanmıyorum. Neyse ki.

Canlandırdığınız karakterin hikayesi de ilginç...
Evet, eski bir asker. Çok yaşlı. İltihaplı ve yatağa bağlı. Artık hareket dahi edemediği bu yatakta, hayatının son günlerinde yıllarca önce öldürdüğü bir kadını hatırlıyor. Savaş olmasaydı, onu öldürmek zorunda kalmasaydım ona aşık olurdum diye düşünüyor. Biz de bu ihtiyar sayesinde savaşın karanlığını, yaşanabilecek bütün güzellikleri nasıl kararttığını hatırlıyoruz. Ve yok olup gitmeyen o travmayı görüyoruz.

Hayata nasıl bir katkınız olsun?
İnanın bilmiyorum. Ama insan olarak bir taştan veya kum tanesinden daha önemli olmadığımızı, bütünün bir parçası olduğumuzu birçok insana anlatmak güzel olurdu belki.



BERKAY ATEŞ
“BUGÜN 'YAŞAYABİLMEK' İÇİN TİYATRO”


İnsan kendini dizide herkesle birlikte izliyor ama tiyatroda bu mümkün değil. Tiyatro bir oyuncuya hayatla ilgili en çok neyi öğretmekle yükümlü sizce?
Galiba hayattaki en değerli şeylerden biri olan soru sormayı öğretiyor. Kendimi ve bu sayede her şeyi sorgulamamı, her oyunda yeniden keşfetmemi sağlıyor. Hayatı yaşanabilir kılıyor benim için. Büyüsü her yerinde. Örneğin, bir arada tutabilmesinde, oyun oynatabilmesinde, şakaya inandırabilmesinde. Belki de bugün ‘yaşayabilmek’ için tiyatro.

Seyirci aurası diye bir şey var mı, farklı günlerde farklı bir enerji hissettiğiniz olur mu?
Kesinlikle var. Özellikle bu oyunda seyirci ile neredeyse burun buruna oynuyoruz. Nefesimizi karşılıklı hissedebiliyoruz. Bu hem çok zor hem de çok özel bir paylaşım. Oynayan için de izleyen için de ayrı ve etkileyici bir deneyim. Her oyunun farklı olması heyecanımı diri tutuyor. Hele bu oyunda seyirciyi bütün değil tek tek değerlendirme, yaşama imkanı var ve bu apayrı bir enerji getiriyor.

Oyun da yazıyorsunuz... Anlatmak istedikleriniz, derdiniz olduğu için mi?
Kesinlikle. Yazmak çok daha yaratıcı geliyor bana. Sıfırdan bir dünya kurmak...

Yazarlar Ormanı diye bir etkinlik düzenliyorsunuz. Nasıl ortaya çıktı?
Ağaçların kesilmesine, para uğruna nefesimizin çalınmasına karşı bir şey yapmak istiyorduk. Bu fikirlerle ortaya çıktı. Her ay bir yazarımıza anma gecesi düzenledik. Bir bilet bir fidan bedeli ve en sonunda da hedeflediğimiz ilk koruyu tamamladık. Son nefesime kadar bu ormanların büyümesi için elimden geleni yapacağım.

CAN KULAN
“SAVAŞMADAN YAŞAMANIN FORMÜLÜ, VİCDANLA YAŞAMAK”


Tiyatro vesilesiyle hayatla ilgili neyi keşfettiniz?
Sanırım önyargıyı keşfetmeme yardımcı oldu. Örneğin, oynayacağım karakterlere, herhangi bir yargıda bulunarak başlamam beni o karakterin gerçekliğinden uzaklaştırabilir. Karakterin bir kral olması illaki güçlü olduğu anlamına gelmeyebilir. Onu tanımak ve tanımadan önce de kesin, genel geçer bir yargıda bulunmamak gerekiyor. Hayatta da çok farklı olduğunu düşünmüyorum.

Hep idealleri olan biri miydiniz?
Yok, çok öyle biri değildim. Bu mesleği seçerken bile idealistlikten değil keyif aldığım için seçtim. Ama tiyatroya başlayıp sokağa çıkınca merak etmeye başladım sanırım. Yaşadığım şehri, ülkeyi, daha gerçekçi değerlendirmeye başladım. Ve evet şimdi idealleri olan biriyim diyebilirim.

Oyun sırasında tuhaf tepkilerle karşılaştığınız oluyor mu?
Çok yakın oynuyorum seyirciye, hatta en yakın ben oynuyorum, neredeyse omuz omuzayız. Tabii dolayısıyla kendini çok yakın hissedip benle uzun uzadıya muhabbet etmek isteyen de oluyor, başını oyun boyunca önüne eğip hiç izleyemeyen de. İkisi de anlaşılabilir bence ama bir seyircinin oyun başladıktan sonra ‘Oğlum kaç dakika oynayacaksın şimdi sen?’ demesi tuhaftı tabii!

Savaş deyince aklınıza ilk ne geliyor?
Para geliyor. Bir kısım daha zengin olsun diye karışan ülkeler, bitirilen hayatlar, yıkılan şehirler geliyor. Bir de savaş denilince barış geliyor tabii.

Savaşmadan yaşamanın bir formülü var mı sizce?
Vicdanla yaşamak.

Hayata nasıl bir katkınız olsun isterdiniz?
İyi ve vicdanlı bir insan yetiştirmek isterdim.

KAPLAN SARILMASI
Bir kadının hiç de ait olmadığı teknolojik mutluluk odasına girmesiyle başlıyor her şey... Tabii ki konu teknolojinin insanları yalnızlaştırması, bireyselleştirmesi ve temelinde de mutsuz kılmasına geliyor. Tökezlediğimiz bütün taşları ve içine düştüğümüz çukurları gösteriyor. Farklı bir oyun. Şebnem Bozoklu’nun tek kişilik oyununa Kerem Fırtına ‘ses’ olarak katılıyor. Biraz bilim kurgu tadında. İzleyin ve ters köşeden hayata bakmaya cesaret edin.

ŞEBNEM BOZOKLU
“İYİ BİR İNSAN OLMAKLA BAŞARILI OLMAKTAN DAHA FAZLA İLGİLİYİM"


Oyuncu olmanın sizde yarattığı en büyük farkındalık ne oldu?

Özellikle insan psikolojisi ve toplum psikolojisi üzerine tuhaf bir farkındalık yarattığını söyleyebilirim. Tuhaf kelimesini özellikle seçtim.

Oyun bize yalnızlığın içinde kaybolmayı, yalnızlıktan kurtulmaya çalışırken de tökezlediğimiz bütün taşları ve içine düştüğümüz çukurları gösteriyor. Siz bu yalnızlığa karşı çıkmak adına özel bir çaba sarf ediyor musunuz?
Özel bir çaba sarf etmiyorum ve fakat bunun baş etmesi zor bir şey olduğunu biliyorum. Herkes kadar payımı alıyorum bu duygulardan. Kendimi koruyup kollamaya, pamuklara sarmaya çalışmıyorum. Sadece kendimi hayatın akışına, sürprizlerine ve mucizelerine bırakıyorum. Hayat her zaman bir şekilde sizi tekrar iyi hissettirmenin ve devam etme gücünün küçük parçalarını karşınıza çıkarıyor.

Bu yarattığınız başarılı Şebnem, günümüzün başarı anlayışına nasıl bakıyor?
Başarı, yaşandığında insana kendini iyi ve doğru yolda olduğunu hissettiren bir şey, fakat hayatımın birincil amacı hiçbir zaman doğru strateji yapmak, işimle ilgili bir ilerleme ve mesleki başarı olmadı; ben iyi bir insan olmakla başarılı olmaktan çok daha fazla ilgiliyim. Bu dünyadan gelip geçeceğiz ve ben de elimden gelenin en iyisini yapıp iyi bir insan olmak istiyorum. Bu yüzden ana odağım başarıdan çok hayatımı güzel yaşayabilmek.

İçinizden bugünlerde ne yapmak geliyor?
Mutlu olmak ve mutluluğumu sürdürebilmek, sevdiğim herkesle kurduğum dünyayı koruyup, kollamak ve devamını sağlamak için neler yapabileceğimi düşünmek… Baharın tadını çıkarmak ailemle daha çok zaman geçirmek, her sene yaptığım seyahatleri programlamak, yurt dışına gidip biraz oyun izlemek, çalışmak mutlu ve daha mutlu bir insan olmak geliyor.

Hayata ne vermek ve hayattan ne almak istiyorsunuz?
Doğru düzgün bir insan olarak hayattan gelip geçmek istiyorum, başka da bir beklentim yok.



KEREM FIRTINA
“SIKINTILI TOPRAKLARDAN İYİ SANAT ÇIKAR”

Oyuncu olmak insana hayatla ilgili ne gibi farkındalıklar kazandırıyor?

Psikoloji zaten çok ilgimi çeken bir alan. Oyunculuktan mı bilmiyorum ama insanları hayatın içinde izlerim. Metroda, motorda seyahat ederken etrafımdaki insanların hareketlerini takip etmeyi seviyorum. Kazandığım farkındalıklar var mı bilmiyorum. Benim için süreç her şey...

Oyun açısından bakarsak, sadece sesinizle var olmak nasıl bir hissiyat?
Ben ekipçiyimdir. Ekip oyun çıkarıyor. Ben de sesle bir parçası oluyorum. Zevkli ama. Ayrı bir renk oldu benim için. Bir de sahnede olmaktan daha stressiz.

Oyunun metni size bir erkek olarak neleri hatırlattı?
Sarılma ihtiyacını.

Kadınları anlamakta zorluk çektiğiniz bir konu var mı?
Anladığım az konu var. Dünyanın en zor konusu gibi geliyor bana. Erkekler çok basit geldiği için belki. İnsan ırkı diğer canlılardan ne kadar farklıysa, kadın da erkekten o kadar farklı. Çok hızlı değişip, hızlı adapte olabiliyorlar. Benim bunu anlayabilmem imkansız.

Tiyatro yapmak her şeye rağmen mantıklı geliyor mu?
Tabii ki! Özellikle gelişmekte olan ülkeler ya da az gelişmiş ülkeler, toplumlar için çok daha önemli tiyatro. Ben sıkıntılı topraklardan iyi sanat çıkar diye düşünüyorum zaten.

Aklınızdan neler geçiyor?
Neler neler! İlginç bir dönem geçiriyorum. Sonucunda da bir kitap üzerinde çalışırken buldum kendimi.

Dünyaya nasıl bir katkınız olsun istersiniz?
Dünyaya büyük oldu biraz. Ben kendi kapımın önüne katkı yapma aşamasına anca geldim. Sokak canlılarıyla ilgili bir şey yapmaya çalışacağım. Hem insanlar hem hayvanlar için. Büyük rehabilitasyon merkezleri kurmak istiyorum. Kendilerini en şanssız hissedenleri, bir anda şanslı hale geçirecek bir yer olsun. Bunu istiyorum.

YUTMAK
Hayatın adaletsizliklerine karşı kendini iki yıl eve kapatan fazla duyarlı bir kadın, kendini eşi ile var eden bir kadının başkası için terk edildikten sonraki hezeyanı ve kadın bedeninde hapsolmuş bir erkek... Bu üç ‘tuhaf’ kadın bize başına gelenleri yutmayı, sindirmeyi ve sonrasında özgürleşebilmeyi anlatıyor. Oyunu mutlaka izleyin. Kızların hepsi oldukça başarılı ama Merve Dizdar’ın Afife Tiyatro Ödülleri’nde Yılın En İyi Kadın Oyuncusu ödülünü alması kesinlikle tesadüf değil!

MERVE DİZDAR
“BİRBİRİMİZİ SEVDİĞİMİZ MÜDDETÇE BAZI ŞEYLER DEĞİŞECEK”

Daha çok yeni Afife Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldınız. Oyunda kadın bedeninde yaşayan bir erkeği canlandırıyorsunuz. Bu karakter size fark etmediğiniz neleri fark ettirdi?

Sam, hiç unutamayacağım bir karakter. İnsanın hassas ve duygusal tarafını öğretti bana. Herkesin sevgisini belli etme şekli başka tabii. Ama Sam çok başka başarıyor bunu. Sevgi çok önemli bir mesele. Birbirimizi sevdiğimiz müddetçe bazı şeyler değişecek.

Sindiremediğimiz hayatta o kadar çok şey var ki. Siz dünyanın adaletsizliğine karşı bir şeyleri yutmayı nasıl başarıyorsunuz?
Sevdiğim insanlarla bir arada olarak, en sevdiğim işi yaparak, olmaktan en mutlu olduğum yerde, tiyatro sahnesinde olarak mutsuzluklarımın önünü kesiyorum.

Ülke, maddiyat, seyirci... Bunları göz önüne aldığınızda ben neden tiyatro yapıyorum diye kendinizi sorguladığınız oluyor mu?
Bu iş yapılınca muhteşem ama yapılamadığında çok mutsuzluk yaratan bir şey. Ben hep tiyatro yaptım. Para kazanamadığım zamanlarda da, para kazandığım zamanlarda da. Çok az seyircimiz olduğu zamanlarda da çok seyircimiz olduğu zamanlarda da... Yani bu benim mesleğim.

Hep mi idealisttiniz?
İstanbul’a ilk geldiğimde, tutunmaya çalıştığım zamanlarda çok çalışmaktan hasta olmuştum. O zaman babam “İdealistlikten öleceksin, gel İzmir’e gidelim” dedi. Her şeyde idealist miyim bilmiyorum, ama işim için bunu söyleyebilirim. Çok zor şartlar altında tiyatro yaptım ve hala yapmaya çalışıyorum, işte o yüzden çok kıymetli. Bunun için yedi yıl okudum...



ECE DİZDAR
“SADECE KENDİ KAPIMIN ÖNÜNÜ SÜPÜRMEM”

Tiyatro gibi bir sanatla meşgul olmak hayatla ilgili size en çok ne öğretti?

Uzun yıllardır bununla meşgulüm. 1994’ten beri. Sanırım doğru okumayı, doğru dinlemeyi, sabretmeyi, işime saygı göstermeyi ve disiplini öğrendim.

Farklı ülkelerde yaşamak, kendini donanımlı hale getirmek, çabalamak, çalışmak... Oysa sanki vasatın yükselişi dönemindeyiz. Bu yarattığınız başarılı Ece, çabasız yükselişe, kendini pazarlamayla ilerlemeye karşı öfke duyuyor mu ya da tek yarışı kendiyle mi?
Eskiden bazen yıprandığımı ve yorulduğumu hissederdim fakat şimdi anlıyorum ki yolun kendisi zaten esas olan. Bu bir kısa mesafe koşusu değil. Zaman geçtikçe çok büyük keyif almaya başladım yolun kendinden. Diyorsun ki, bak geçen sene bunu düşünemezdim! Her sene bir ben daha koyuyorsun üstüne. Ve anladım ki, hızlı sıçrayışlara hiç ihtiyacım yokmuş. Hatta bunun olmamasına ihtiyacım varmış.

Canlandırdığınız karakter kendini iki yıl eve kapatıyor. Siz dünyanın acımasızlıklarına karşı nasıl çözüm yolları yaratıyorsunuz?
Kendimizi hızla benmerkezci bir yerden daha geniş bir sorumluluk alanı işgal etmeye doğru evriltmeliyiz. Etrafımdaki insanların, hayvanların, bitkilerin sorumluluğunu alıyorum. Var olan vaktimi, paramı paylaşıyorum. Mülkiyetçi, gündelik faydacı biri olmaktan ısrarla kaçıyorum. Sadece kendi kapımın önünü süpürmem. Bence böyle büyümeliyiz. Yoksa küçülüyoruz ve kötü bizi yeniyor!

Gergedanlar oyunu ile Edinburg’a gidiyorsunuz...
Türkiye tiyatrosu için önemli bir hamle Dot Tiyatrosu’nun başardığı. Ana festivalde 7-8 oyundan biri olarak ağırlanacak Gergedanlar. Bu bir anlamda ikinci evime dönüş de oluyor. Ben orada okudum ve aynı zamanda Türkiye-İngiltere çift vatandaşım.

BAŞAK DAŞMAN
“İNCE BİR ÇİZGİ YUTMAK”

Tiyatro gibi bir sanatla meşgul olmak hayatla ilgili size en çok ne öğretti?

Bir insanın öğrenmesi gereken en temel iki şeyi öğretti bence. İlki sevildiğimizi hissetmek için onaylanma ihtiyacımızın nasıl bize yön verdiğini, ikincisi, insanların onaylamayacağı ama sizin doğru olduğunu bildiğiniz şeylerin peşinden koşmak gerektiğini, yani önce kendinizi sevmenizin gerekli, erdemli ve yiğitçe olduğunu. Bunu diğer insanlar üzerinden düşünebildiğinizde de empati kurabilmeyi.

Yutmak, başına gelenleri sindirebilmek zaman zaman zor olabiliyor. Yutamadığınız bir şey oldu mu hiç hayatınızda?
Şu anda, dünyaya bakmak, -yutmak ne kelime- önümde tepeleme duran çiğ ve kanlı bir ete bakmak gibi. Mide bulandırıyor. Ancak pişirebilmek için büyük bir ateş yakmalı, ona da tek başıma gücüm yetmez.

Canlandırdığınız karakter kendini ilişkisiyle var eden biri olduğu için terk edilince kendini de kaybediyor. Bu oyun kadınlara ne söylemek istiyor?
Bu oyun, kadınlara, erkek dünyasının yarattığı, şu an gerçeklik gibi görünen, ki öyle olan ama olmaması gereken algıyı değiştirmek gerektiğini söylüyor. Erkek dünyası dediğimin içinde, şu an baskın olan siyasi, dini ve toplumsal tüm kurallar var. Sadece kadın-erkek ilişkilerinin günlük yaşamdaki biçimi değil.

Hep mi idealisttiniz?
Sekiz yaşında, Spartacus’ü okuyup, bakkala ekmek almaya giderken, elimde bozukluk, yüzümde esen rüzgarla dünyayı değiştirebilirim diye hissettiğimden beri öyleyim galiba.

Hayattan ne almak ve hayata ne vermek istiyorsunuz?
Hayattan mutluluk almak istiyorum, aldığımı büyütüp geri verebilirim.

Röportaj: Filiz Şeref
Fotoğraf: Nurdan Usta

Herkes oyunculuğa merak salmadı mı? Öyle bir zaman ki, tüm insanlar tiyatro oynuyor sanki. Herkes oyuncu... Kimi başarıyor oynamayı kimi epey amatör... Kendine bile oyun oynuyor insanlar, psikolojiler yerlerde. Sosyal medya! Zaten öyle. İş hayatı! Oyuncusu çok. Siyaset ve politika... Tamamen bir oyundan ve kötü oyunculuklardan ibaret. Oyun içinde oyun! Haliyle herkes de oyuncu.

Biz bu kez içinde bulunduğumuz ve tüm yaşadığımız sahte, yapay, başarısız oyunculara karşı gerçek oyunculara, özellikle de tiyatro oyuncularına kulak vermek istedik. Son dönemin en ses getiren, yeni çağın sorunlarına ışık tutan, bizi düşündüren oyunlarını izledik ve başarılı, ödüllü, işinde gerçekten iyi, konservatuvarlı oyuncularla bir araya geldik. Oyunculuksa işte oyunculuk! Savaşın olumsuz getirilerini, üç farklı kadının özgürlük sınavını, mülteci sorununu ve bilim kurgu tadında bir yalnızlık hikayesini anlatan bu oyunların gerçek oyuncuları ile derin dehlizlerde yüzmeye hazır mısınız? Belki de Shakespeare’in dediği gibi bakmalı aslında hayata; “Dünya büyük bir tiyatro sahnesi gibidir. Herkes rolünü oynar ve rolü bitince de bu sahneyi terk eder!”