Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim”

Anın büyülü atmosferinde ruhunun derinliklerine uzanan sahici bir ilk buluşma. Zarafeti, yetenekleriyle beraber ustalıkla taşıyan Seray Kaya, zirveye uzanan yolculuğunda basamakları kendinden emin adımlarla çıkıyor.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim”
Baran Alışkan

Baran Alışkan


Röportaj: Baran Alışkan
Fotoğraf: Burcum Baygut
Styling: Batuhan Çetin
Saç: Hüseyin Açıkgöz
Makyaj: Canan Hızlı
Fotoğraf Asistanı: Mehmet Emin Çandır (Boom)
Styling Asistanı: Yusuf Kanat
Saç Asistanı: Mehmetcan Yılmaz
Makyaj Asistanı: Arzu Sezer

Baharla yaz arasında bir yerde; ruhumuzun bir yanının çiçek açtığı, diğer yanının güneşin yakıcı etkisine hasret kaldığı günlerden birindeyiz. Her zaman olduğu gibi açık bir radarla, uzun toplantı seanslarından kahve sohbetlerine uzanan bir sürecin sonunda olmaktan mutluluk duyuyoruz. Çünkü bu ay buluşacağımız isimle henüz bir araya gelmeden enerjimizin tutacağından neredeyse eminiz. Alışılanın aksine bugün, klasik bir set günü kaygısına sahip değil. Çünkü hem ekip müthiş bir ahenge sahip hem de konuğumuz heyecanı uzaktan dahi hissediliyor. Biz ise yapbozumuzun büyük parçası, yani yeni kapağımız için -her zamanki gibi- yine tatlı ve huzurlu bir telaş içindeyiz. Burcum Baygut son hazırlıklarını bitirdiğinde, Batuhan Çetin son dokunuşlarını yapıyor, Canan Hızlı ve Hüseyin Açıkgöz çoktan ustalıklarını konuşturmuş durumda. Bu sırada ben, sorularımı son kez kontrol ediyorum ve bazı eklemeler yapıyorum. Aklımda bazı soru işaretleri var: Her şeyi konuşabilir miyiz, tüm sorularıma yanıt alabilir miyim? Seray Kaya stüdyodan içeri girdiği anda aklımdaki tüm soru işaretleri adeta yok oluyor. Tüm zarafetiyle herkesle tanışıyor Seray ve yine elini sıktığı herkese insanı şefkatle kucaklayan gülümsemesini cömertçe paylaşıyor. Doğal olarak siz de gülümsüyor ve onun mutluluk çemberine dahil oluyorsunuz.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 1

Çok yoğun bir takvimi olduğunu biliyoruz. Bir yandan yeni filmi Sultana’nın setini henüz tamamlamış ve ilk gösterim heyecanını yaşamış, diğer yandan Kızılcık Şerbeti dizisinin yeni bölüm çekimlerine devam ediyor. Bu sektöre dair hiçbir fikriniz yoksa şöyle söylemeli; birbirini takip eden uzun set günleri arasında bir boşluk bulmak çok zor. Biz ise nispeten erken bir zamanda sözleştiğimiz için bu programın bir parçasıyız. Şimdiye dek; Kopuk, Bir Küçük Gün Işığı, Mahkum, Kuruluş: Osman, Kadın, Türkler Geliyor: Adaletin Kılıcı, Gülümse Yeter, Kocamın Ailesi gibi birçok yapımda farklı hayatların ve duyguların sınırlarını zorlayan yeteneklerine şahitlik ettiğimiz Seray Kaya ile zamanın fazlasıyla hızlı aktığı bir dönemde, anı durdurup sadece ‘anlatmaya’ değer ne varsa onları konuşmak için bir araya geliyoruz. Tekrar stüdyoya dönelim… Seray, en başta da özellikle belirttiğim gibi tüm zarafetiyle sürecin başrolünde. Müthiş bir uyumu var ve gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmuyor. Anlayacağınız, bu fotoğraflardaki gülümsemeler sahici. Uyumlu halini renklere de yansıtıyor ve her görünümde baharın ve yazın ruhunu zahmetsizce karşı tarafa hissettiriyor. Birkaç yüz deklanşör sesinden sonra sohbetimiz için kamera karşısından ayrılıyor. Bize ve size birazdan göreceğiniz kareleri bırakıyor…

Hayatının hangi dönemini yaşadığını sorarak başlıyor ve bugünün nasıl geçtiğine dair fikrini alarak biten bir sohbete başlıyoruz. Sonda söyleyeceğimi, başta söylemeyi severim, o nedenle objektifin onu izlediği zamanın ardından, onun bakış açısını merak ediyorum. İyi bir gözlemci olup olmadığını soruyor ve ekliyorum: “Bugünü sizin bakış açınızdan nasıl anlatırsınız? Nasıl bir gündü?” diye soruyorum son sorumu. Seray Kaya şöyle yanıtlıyor: “Kendimi iyi bir gözlemci olarak görürüm; küçük detayları, insanların o anki halini yakalamayı severim. Bugün benim açımdan oldukça çok gülümsediğim ve keyifli bir gündü. Fotoğraf çekimi de, röportaj da aslında günün akışı içinde, doğal bir şekilde gelişti. Planlıdan çok, ‘o an neyse, o’ haliyle oluşan bir gün oldu.” Bu yanıt, aslında birazdan okuyacağınız tüm o içten yanıtların sonuncusuydu. Şimdi, birlikte en başa dönmenin zamanı, bize katılın.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 2

Bugünlerde nasıl hissediyorsunuz? Hayatınızın hangi döneminde buluşuyoruz?
Hayatımın belki de en huzurlu dönemindeyim. Bu huzur, her şeyin kusursuz gitmesinden değil; aksine hayatın iniş-çıkışlarına rağmen içimde kurulan bir dengeden geliyor. Dışarıdan çok fark edilmese de kendi iç dünyamda önemli bir dönüşüm sürecindeyim. Bu dönemi, hakikatin peşinden gitmek ve gerçeğe uyanmaya çalışmak olarak tanımlayabilirim. Dünya hayatının geçiciliğini daha derinden idrak ettiğim, yönümü gerçeğe çevirerek yaşamaya, öğrenmeye ve teslimiyeti anlamaya çalıştığım bir yolculuktayım.

Çocukluğunuzun geçtiği evin sokağına dönseniz, orada unuttuğunuz hangi duyguyu muhtemelen yeniden bulurdunuz? Nasıl anımsıyorsunuz o günleri?
Çocukluğumun geçtiği sokağa dönsem, en çok o saf neşeyi bulurdum sanırım. Bugün artık pek rastlayamadığımız, sokakları dolduran çocuk seslerini… Koşarak oynanan oyunları, kahkahaları. Komşuların birbirine gidip geldiği, kapıların kolayca çalındığı o samimiyeti hatırlıyorum. Elimizde ayaküstü yediğimiz domates-peynir ekmekler, hiç bitmeyecek sandığımız oyunlar… Hava kararmaya başlayınca annemin “hadi eve” diye seslenişiyle günün sona erdiği o anlar. Şimdi dönüp baktığımda, sade ama çok içten, çok sıcak bir çocukluk olarak anımsıyorum.

Oyunculuk sizin için bir kader miydi? Bu serüven başlangıcından bugüne uzanan yolculuğu nasıl anlatırdınız?
Oyunculuğun benim için bir kader olup olmadığını uzun süre ben de düşündüm. Ama bugün baktığımda, daha çok bir arayışın parçası olduğunu görüyorum. Kendimi, insanı ve hayatı anlamaya çalıştığım bir yoldu belki de. Başlangıcından bugüne uzanan süreçte çok şey öğrendim; sadece mesleki anlamda değil, insan olarak da dönüştüğüm bir yolculuktu. Her rol, her hikâye bana başka bir pencere açtı. Bugün geldiğim noktada ise oyunculuğu sadece bir meslek olarak değil, insanı anlama ve anlatma biçimi olarak görüyorum. Bu yüzden benim için hala canlı, dönüşen ve derinleşen bir yolculuk olmaya devam ediyor.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 3

Televizyon, sinema ya da bugün bir arada olduğumuz gibi bir fotoğraf çekimi… Kameranın, objektifin sizi sevdiği her halinden belli ama tam karşısında olarak size ne hissettirdiğini merak ediyoruz. Kamera, oyun alanınızda size eşlik eden bir dost mu, yoksa karşısında her anın dikkatli olunması gereken tüm sırlarınızı ele vermeye hazır sessiz bir tanık mı?
Kamera ile ilişkimi tek bir kelimeyle tanımlamak zor. Bazen gerçekten bir dost gibi; seni anlayan, en küçük duygunu bile yakalayan bir eşlikçi. Ama bir yandan da çok dürüst… Saklayamadığın, olduğun gibi göründüğün bir alan açıyor sana. Bu yüzden onun karşısında olmak hem özgürleştirici hem de sorumluluk isteyen bir şey. Ne verirsen onu büyüten, ne saklarsan onu da bir şekilde açığa çıkaran sessiz bir tanık gibi. Zamanla onunla bir mücadele kurmak yerine, onunla birlikte akmayı öğrendim. Kamera karşısında kendimle ne kadar temas kurabilirsem, oyunculuğum da o kadar gerçek ve derin bir yere oturuyor.

Bugüne dek bir parçası olduğunuz hikayeler arasında sizin için daha özel bir yere sahip olanlar var mı? Onları özel kılan nedir?
Her işin benim için ayrı bir yeri var aslında. Hepsi hayatımın farklı dönemlerine denk geldi ve her biri bana başka bir şey öğretti. Bu yüzden birini diğerinden ayırmak çok kolay değil. Ama bazı projeler var ki ya denk geldiği zaman itibarıyla ya da içinde kurduğum bağ nedeniyle daha derin izler bırakıyor. Bazen bir karakterle kurduğun bağ, bazen sette oluşan o özel atmosfer ya da hikayenin sende karşılık bulduğu yer onu daha unutulmaz kılıyor. Dönüp baktığımda, her birinin beni hem oyuncu olarak hem de insan olarak biraz daha dönüştürdüğünü görüyorum. Sanırım onları özel kılan da tam olarak bu.

Sultana filmine hazırlık süreciniz nasıl geçti? Bir direk dansçısına hayat verdiğiniz Tülay karakteri hem ruhen hem de fiziken sizi nasıl geliştirdi? Atletik anlamdaki hazırlık sürecinizde bedeninizle kurduğunuz ilişki yeniden tanımlandı mı?
Sultana’nın hazırlık süreci benim için bayağı yoğun ama bir o kadar da keyifliydi. Bir direk dansçısını canlandırdığım için pole dans eğitimi almam gerekti ve yaklaşık iki ay süren hızlandırılmış bir süreçten geçtim. Açık konuşayım, ilk başta hiç kolay değildi. Vücudum resmen “biz ne yaşıyoruz?” modundaydı. Her yerim morarmış halde dolaştığım günler oldu ama zamanla bedenim alıştıkça işin dili de değişti, daha akışkan ve keyifli hale geldi. Bu süreç bana sadece fiziksel bir şey öğretmedi; bedenimle ilişkimi de değiştirdi. Daha önce düşünmeden geçtiğim kasımı, dengesini, sınırını daha iyi hissetmeye başladım. Tülay’a da tam buradan yaklaşabildim aslında. Onu oynarken sadece bir karakter değil, bedeniyle güçlü, bazen zorlanan ama kendi içinde çok gerçek bir kadın olarak hissettim.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 4

Sultana, ilk kez 45. İstanbul Film Festivali kapsamında izleyiciyle buluştu… Sizin için nasıl bir ilk izlenimdi?
Sultana’nın ilk gösterimi benim için heyecanlıydı. Filmle ilk kez seyirci karşısında buluşmak ve o anın enerjisini salonda hissetmek çok özel bir deneyimdi. Benim için en kıymetli kısmı, emeğin karşılığını o ilk izleyici buluşmasında görmekti.

Bu dönemde aynı zamanda Kızılcık Şerbeti’nde, Başak karakteriyle buluşuyoruz. Televizyon tarihimizin fenomenlerinden birine dönüşen bir yapımın parçası olmak nasıl hissettiriyor?
Kızılcık Şerbeti gibi çok konuşulan, geniş bir izleyici kitlesi olan bir yapımın parçası olmak gerçekten heyecan verici. Daha setin içine girdiğiniz anda bile çok güçlü bir dünyası olduğunu hissediyorsunuz. Başak karakteriyle o dünyaya dahil olmak da benim için yeni ve taze bir deneyim oldu. Hem ritmi hızlı hem de karakter ilişkileri çok katmanlı bir iş. Bu da oyuncu olarak sizi sürekli canlı ve dikkatli tutuyor. Böyle bir yapımın içinde olmak, aynı zamanda izleyiciyle çok doğrudan bir bağ kurmak anlamına geliyor. Bu da süreci daha kıymetli hale getiriyor benim için.

Uzun zamandır yayında olan bir yapıma sonradan dahil olmanın nasıl avantajları ve dezavantajları var?
Uzun soluklu bir yapımın sonradan parçası olmak aslında hem ‘hazır bir dünya’ya adım atmak hem de ‘yerleşmiş bir ritme’ uyum sağlamak demek. Avantajı şu: Çok oturmuş bir ekip ve enerji var. Herkes ne yaptığını biliyor, bu da size hızlı adapte olma alanı açıyor. Dezavantajı ise o ritme dahil olurken biraz daha dikkatli ve temkinli ilerlemek gerekmesi. Ben bunu bir riskten çok, ‘oyuna sonradan girip akışı yakalamak’ gibi düşündüm. Açıkçası bu dinamizmi sevdim. Hayalim, o dünyanın içine doğal bir şekilde dahil olabilmekti. Bence bu süreçte de yavaş yavaş o uyumu yakaladım.

Başak güçlü ve ne istediğini bilen bir karakter. Buna rağmen Fatih ile aralarındaki romantik dünyasıyla da farklı yönünü gördüğümüz biri. Başak ve Fatih’in tabiri caizse ‘romantik-komedi’ aşkları, izlemekten keyif aldığımız bir aşka dönüştü. Ünal ailesinin dünyasında ‘Başak’ olmak için Seray Kaya neler yapıyor, nelere dikkat ediyor?
Başak dışarıdan bakınca çok net, ne istediğini bilen bir karakter ama Fatih devreye girince işler biraz ciddi dramdan romantik komediye hızlı bir geçiş yapıyor. Ünal ailesinin dünyasında Başak olmak için en önemli şey bence esneklik. Bir gün çok güçlü, ertesi gün hiç beklemediğiniz bir anda duygusal bir sahnenin içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Ben de sete gelirken “bugün Başak hangi modda?” diye küçük bir doğrulama yapıyorum.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 5

Başak’ın aşkı yaşayış biçiminden yola çıkarak, siz bir romantik-komedi insanı mısınız, yoksa daha aksiyon veya dram sevenlerden biri misiniz? İzleyici koltuğuna geçtiğinizde ne izlersiniz?
Aslında tek bir türe kendimi sabitleyemem. Ruh halime göre çok değişiyor. Ama izlerken yüzümde hafif bir gülümseme bırakan romantik komedileri seviyorum diyebilirim. Biraz sıcak, biraz eğlenceli, hayatın içinden… İyi hissettiren hikayeler bana iyi geliyor. Öte yandan güçlü dramatik hikayeleri de izlemeyi seviyorum; daha derine inen, düşündüren, insanı içine çeken işler… Aksiyon ise biraz daha ‘kaçış’ alanı gibi, temposu yüksek olduğunda keyifli oluyor. Kısacası izleyici koltuğuna geçtiğimde seçtiğim şey, o an neye ihtiyacım varsa ona göre değişiyor.

Seray Kaya nasıl bir aşıktır? Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz ve onu nasıl yaşıyorsunuz?
Bunu tek bir cümleyle tanımlamak zor ama aşkı benim için en çok ‘anlayabilmek’ ve ‘emek vermek’ karşılıyor. Gösterişli ya da büyük şeylerden ziyade, küçük ama gerçek bağların içinde var oluyor bence. Ben daha çok hissettikçe büyüyen, zamanla şekillenen bir aşkı anlamlı buluyorum. Hızlı başlayan ama derinleşmeyen şeyler yerine, birlikte dönüşebilmeyi, aynı yerden bakabilmeyi önemsiyorum. Nasıl yaşadığıma gelirsek; biraz sakin, biraz temkinli ama içten bir yerden yaşadığımı söyleyebilirim. Kolay açılan biri değilim ama bir kez bağ kurduğumda orada gerçekten durmaya çalışırım. Aşk benim için en çok ‘yan yana kalabilmek’ hali aslında; her şey mükemmel giderken değil, hayatın içinden geçerken de o bağı koruyabilmek.

Sizi aşka inandıran ve kalp atışlarınızı hızlandıran biri muhtemelen -sizi- etkilemeyi nasıl başarmıştır?
Beni etkilemeyi en çok, göstererek değil ‘hissettirerek’ başaran biri… Yani büyük cümleler kurmak yerine doğru anda, doğru şeyi söyleyen ya da bazen hiçbir şey söylemeden orada kalabilen biri. Kalp atışımı hızlandıran tarafı da genelde ‘beklenmedik ama tanıdık’ bir his yaratmasından gelir bence. Yani yeni biri gibi değil de sanki uzun zamandır varmış gibi… Ama yine de şaşırtabilen biri.

Sizi en çok güldüren ve en çok ağlatan şeyler neler? Birbirine zıt bu iki durum arasında sizce bir bağ var mı?
Beni en çok güldüren şeyler hayatın içindeki küçük, beklenmedik anlar… Bazen hiç planlamadığım bir anda yakalanan bir bakış, bazen de en sıradan şeyin içinde ortaya çıkan bir samimiyet. En çok ağladığım şeyler ise daha derin yerlerden geliyor; bir hatıra, bir kayıp hissi ya da insanın içine dokunan bir yüzleşme anı… Aslında bu iki duygu arasında büyük bir bağ var: İkisi de hayata ne kadar temas ettiğinle ilgili. Ne kadar hissediyorsan, o kadar gülüyorsun, o kadar derinden etkileniyorsun.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 6

Şu ana dek hayat verdiğiniz birbirinden farklı dünyalara sahip karakterleri düşünürsek, onlarla nasıl bir araya gelmiştiniz? Karakterlerinize tanışılacak birer yabancı gibi mi yaklaşıyorsunuz, yoksa zaten ruhunuzda var olan bir “ihtimal” gibi doğal olarak mı ortaya çıkarıyorsunuz?
Ben karakterlere genelde ‘yabancı biriyle tanışır gibi’ yaklaşmıyorum. Daha çok içimde zaten var olan bir ihtimal gibi… Sanki bende bir yerde duruyorlarmış da hikâye onları görünür hâle getiriyormuş gibi hissediyorum. Ama bu süreç sadece içeriden ilerlemiyor; aynı zamanda dışarıdan da besleniyor. Yani hem içimden açılan hem de hikâyenin beni yönlendirdiği çift yönlü bir yolculuk gibi. İlk temas genelde sezgisel oluyor; bir duygu, bir cümle ya da bir bakış beni yakalıyor. Sonra o karakteri ‘kurmaktan’ çok ‘bulmaya’ başlıyorum aslında. Bu yüzden her karakterle ilişkim biraz keşif gibi… İçeriden dışarıya ve dışarıdan içeriye doğru aynı anda açılan bir yolculuk.

‘Şöhret’ neye benziyor? Sayısız meraklı bakışın odağında yaşamak; o kişiye ne kazandırıyor ve bunun karşılığında ondan ne istiyor?
Şöhret bence tek bir şeye benzemiyor; daha çok sürekli değişen bir ışık gibi… Bazen ısıtan, bazen yorabilen, bazen de hiç sönmeyen bir dikkat hali. Kazandırdığı şey görünür olmak, ulaşmak ve paylaşmak alanı. Ama karşılığında da senden sürekli ‘açık’ kalmanı, hep bir yerde görünür olmanı istiyor. Ama benim için bunun dışında kalan bir taraf daha değerli: daha mahrem, daha sakin ve kendine ait bir hayat alanı. Sanırım en sağlıklı denge de tam burada kuruluyor.

Hayat verdiğiniz karakterlerin dünyanın bir diğer ucunda, birilerine ilham verdiği, farklı duygular yaşattığı ve onu bambaşka dünyalara götürdüğü senaryo size nasıl hissettiriyor? Örneğin, Kadın dizisi yurt dışında hayli adından söz ettirmiş ve Şirin karakteriyle bunu sağlamış olmak nasıl?
Hayat verdiğim karakterlerin dünyanın farklı yerlerinde insanlara dokunması, farklı duygular yaşatması gerçekten çok özel ve tarif etmesi zor bir his. Bir hikâyenin başka bir dilde, bambaşka bir kültürde karşılık bulduğunu bilmek insanı hem çok şaşırtıyor hem de çok mutlu ediyor. Özellikle Kadın dizisinin ve Şirin karakterinin yurt dışında da bu kadar sevilmesi benim için ayrı bir gurur. Çünkü orada da insanların aynı duyguda buluşabildiğini görmek, işin en kıymetli tarafı. Bununla ilgili unutamadığım bir anım da var. Roma’da tatildeyken tek başıma sokaklarda dolaşıp küçük bir restorana girdim. Yemeğimi yedikten sonra hesabı istediğimde “Siz misafirimizsiniz, sizden ücret almıyoruz” dediler. Meğer diziyi izliyorlarmış ve Şirin’i çok seviyorlarmış. Açıkçası, bunu kendi ülkemde yaşamak bile çok özelken, hiç beklemediğim bir ülkede karşılaşmak beni gerçekten çok şaşırttı ve duygulandırdı. Sonrasında restoranın sahibi Anna ile tanıştık, hatta arkadaş olduk. Hâlâ Roma’ya her gittiğimde mutlaka uğrarım. Bu tür anlar bana şunu hissettiriyor: Hikâyeler gerçekten sınır tanımıyor.

Meraklı bakışlardan ve “oyuncu Seray Kaya” imajından sıyrılıp eve girdiğinizde sizi sadece “siz” olduğunuz için seven ve her şeyden bağımsız karşılayan patili dostlarınızın o saf enerjisi, ruhunuzun dengesini korumakta nasıl bir etkiye sahip? Birlikte paylaştığınız bu hikâye, sizin hayat yolculuğunuzda hangi eksik cümleyi tamamlıyor?
Eve girdiğimde her şeyden önce beni ‘ben’ olarak karşılayan, hiçbir şey sormadan sadece varlığıyla iyi hissettiren patili dostlarım var. Bu çok kıymetli bir denge aslında. Dışarıdaki yoğunluk ne olursa olsun, eve geldiğimde o saf ve koşulsuz sevgiyle karşılanmak her şeyi yumuşatıyor. Onlarla kurduğum bağ bana şunu hatırlatıyor: Sevilmek için bir şey olman gerekmiyor, sadece var olman yeterli. Sanırım hayat yolculuğumda eksik kalan o cümleyi de biraz onlar tamamlıyor: “Olduğun halinle de yeterlisin.”

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 7

Tesadüflere inanır mısınız, yoksa her şey olacağına mı varır? Hayatta sizi bekleyenlere karşı her zaman hazırlıklı olanlardan mısınız, yolda karşınıza çıkanlara göre dümeni kıranlardan mı?
Şu günlerde bu konu üzerine çok düşünüyorum aslında. Tesadüflerle kader arasında net bir çizgi kurmakta zorlanıyorum açıkçası. Hayat bazen gerçekten ‘tam olması gerektiği anda’ bir şeyleri karşına çıkarıyor gibi geliyor. Ama ben daha çok bu ikisinin ortasında duran bir yerdeyim; yolu anlamaya çalışan hem hazırlıklı olmaya çalışan hem de yolda karşısına çıkanlara göre doğruyu arayan biriyim. Bir yandan da hayatın akışının tamamen tesadüflerden ibaret olmadığını hissediyorum; her şeyin bir karşılığı ve anlamı olduğunu düşünmek beni daha sağlam bir zeminde olduğuma inandırıyor. Bu yüzden de yolun içinde kalmaya, ama nereye gittiğini de çok “tesadüfi” görmeden ilerlemeye çalışıyorum.

Hayata karşı kendinizi güçlü hissetmenizi sağlayan ve sizi motive eden ‘o şey’ nedir?
Beni en çok motive eden şey, yaşadığım her şeyin bir anlamı olduğunu bilmek ve kendime karşı dürüst kalabilmek. Zor zamanlar da dahil her deneyimin beni bir yere taşıdığına inanmak, güçlü hissetmemi sağlıyor.

Peki, sıradan bir günde içinizden en çok geçirdiğiniz ‘o düşünce’ nedir? İç sesinizin kronik bir gündemi var mı, size en çok neyi söyler?
Sıradan bir günde iç sesim en çok “daha sakin, daha dengede kal” der gibi oluyor. Biraz durmayı, olanı olduğu gibi görmeyi ve acele etmemeyi hatırlatıyor bana. Hayatın içinde koştururken en çok bunu duyuyorum içimden.

Bu sıradan günde, çevrenizde kimse yokken ve konfor alanınızdayken nasıl birisiniz ve vaktinizi nasıl geçirirsiniz?
Kimse yokken ve tamamen kendi alanımdayken biraz “ben geldim dünya, şarj oluyorum” moduna geçiyorum. Müzik açılır, evin içinde küçük turlar atılır, bazen kahveyle bazen atıştırmalıklarla minik keyif seansları yapılır. Bir yandan ‘hiçbir şey yapmama’ planı yapıp sonra yine bir şeyler yaparken bulurum kendimi. En sevdiğim tarafı da kimseye açıklama yapmadan, tamamen kendi keyfime göre takılmak… Biraz da içimdeki minik kaçak tatilciyi serbest bırakmak gibi.

Oyunculuk dışında ruhunuzu besleyen, sizi dönüştüren uğraşlarınız, hobileriniz var mı? Sizi etkileyen, geliştiren, ilhamınızı artıran bir alan var mı?
Oyunculuk dışında ruhumu en çok besleyen şeyler aslında biraz ‘yavaş’ ve sade anlar. Seyahat etmeyi çok seviyorum; özellikle doğaya kaçıp kitap okumak, yalın ayak dolaşmak bana inanılmaz iyi geliyor. Binicilik de uzun zamandır aklımda olan ve başlama planı yaptığım bir alan. Atlarla kurulan bağın insana çok iyi geldiğini düşünüyorum; o yüzden bu deneyimi de hayatıma katmak istiyorum. Bunların hepsi bir şekilde iç dünyamı besliyor ve bana ilham veriyor diyebilirim.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 8

Başarı olarak adlandırdığımız o soyut kavram, ruhunuzda nasıl karşılanıyor? Sizin için bir varış noktasını mı temsil ediyor, yoksa sadece daha yukarıya çıkabilmek adına bir basamak mı?
Başarıyı bir varış noktası gibi görmek bana biraz eksik geliyor açıkçası. Çünkü oraya ulaştığında biten bir şey değil, sürekli dönüşen bir süreç gibi hissediyorum. Benim için daha çok bir basamak gibi. Çıktıkça kendini, sınırlarını ve aslında neyi neden yaptığını daha iyi gördüğün bir alan. En önemlisi de dışarıdan görünenle değil, içeride nasıl hissettirdiğiyle ilgili. Eğer içeride bir karşılığı yoksa, ne kadar “başarı” dense de tam oturmuyor bende.

Bu sırada geleceğe dair nasıl hayaller kuruyorsunuz? Sizi ateşleyen ve harekete geçmenizi sağlayan bir hayal ya da gelecek planı var mı?
Geleceğe dair hayallerim aslında çok ‘büyük planlar’ gibi değil, daha çok içimi iyi hissettiren yaşam fikirleri gibi. Şu sıralar en çok içimi gülümseten hayal; İstanbul’a yakın bir yerde küçük bir çiftlik hayatı kurmak. Biraz doğa, biraz sakinlik, biraz da kendi ritmim. Hatta bunun içinde çok tatlı bir detay var: İki güzel inek sahiplendim, anne ve kız. Anne olan “İnci”, yavrusu da “Leyla”. Onlarla o alanı paylaşmak, o düzenin içinde olmak fikri bile insana iyi geliyor. Beni en çok motive eden hayal de biraz bu aslında; daha sade, daha doğal ve kendi içinde huzurlu bir yaşam kurabilmek.

Bugünlerde, dayatılan ‘kusursuzluk’ filtresine karşı doğallığı ve özgünlüğü korumak konusunda daha iyiye gidiyoruz sanki, ne düşünürsünüz? Özellikle bu filtreyi daha da perçinleyen sosyal medya ve diğer etkenleri de göz önünde bulundurursak, yaratılan ‘kusursuzluk’ illüzyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence gerçekten son dönemde doğallığa doğru bir dönüş var ve bu çok kıymetli. ‘Kusursuzluk’ fikri uzun süre çok baskın oldu ama artık insanların daha gerçek, daha filtresiz hallere de alan açtığını görüyoruz. Sosyal medya ise bunu biraz iki ucu keskin bir bıçak gibi büyütüyor; bir yandan illüzyonu besliyor, bir yandan da o illüzyonun içinden gerçekliği yakalama isteğini artırıyor. Ben ‘kusursuzluk’ fikrinin biraz yorucu olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayat zaten kusursuz değil; asıl değer de oradaki gerçeklikte ve özgünlükte ortaya çıkıyor.

Aynaya baktığınızda gördüğünüz Seray ile başkalarının gördüğü, izlediği “Seray Kaya” arasındaki en büyük fark nedir? Kendi bildiğiniz ve yansıttığınız kişi arasında hayata karşı maske takmak ya da güvende olmak adına, belki de sadece içinizden geldiği gibi farklılaştırdığınız bir yanınız var mı?
Aslında aynada gördüğüm Seray ile dışarıdan algılanan “Seray Kaya” arasında çok keskin bir fark olduğunu düşünmüyorum. Ama tabii ki herkesin gördüğü taraf daha çok işin görünür kısmı oluyor; ekran, roller ve o alanın getirdiği bir mesafe var. Ben ise daha çok kendi halinde, seçici ama içten bir yerden yaşayan biriyim. Dışarıdan mesafeli görünmem biraz bu seçicilikten kaynaklanıyor olabilir. Ama sevdiklerimle ya da kalbine inandığım insanlarla çok daha sıcak, çok daha açık bir halim var. Maske gibi değil de, aslında herkesle aynı yakınlığı kurmamak diyebilirim. Çünkü gerçekliği olmayan hiçbir şeyi de taşıyamıyorum; olduğum gibi hissetmediğim bir yerde durmam zor. O yüzden en büyük fark belki de şu: dışarıdan görülen daha kontrollü bir alan, içeride olan ise daha sade, daha içgüdüsel ve daha gerçek bir Seray.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 9

Trabzonspor taraftarı olmanız neden bu kadar çok konuşuldu? Belki de hikayenizi bilmiyorlardır… İstanbul takımlarının daha göz önünde olduğu bir iklimde babanızdan yadigâr Trabzonspor taraftarı olmanız mı şaşırttı sizce?
Aslında bu benim için hiç ‘şaşırtıcı’ bir şey değil. Trabzonspor sevgisi benim için babamdan gelen bir bağ. Çocukluktan beri evin içinde var olan, doğal şekilde büyüyen bir aidiyet. İstanbul takımlarının daha görünür olduğu bir ortamda bunu dile getirmek belki dikkat çekmiş olabilir ama benim için bu bir tercih değil, bir hatıra ve bağ meselesi. O yüzden konuşulmasını de çok farklı görmüyorum açıkçası. Benim hikâyemde yeri olan, içten gelen bir sevgi bu.

Futbolla daha yakın bir ilişkiniz olduğunu düşünüyorum ama yine de sormaktan fayda var… İyi bir futbol izleyicisi misiniz, yoksa bir genel izleyici mi?
Aslında futbolla ilişkim daha çok Trabzonspor üzerinden şekilleniyor. Maçlarını takip etmeye çalışıyorum, izlerken de o duygunun içine giriyorum. Kendimi çok ‘profesyonel futbol izleyicisi’ gibi görmesem de, tuttuğum takım olunca işin duygusu tamamen değişiyor. O zaman sadece izlemek değil, gerçekten o anı yaşamak gibi oluyor.

İlk karşılaşmamızdan itibaren cilt bakım rutininizi mutlaka öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum… Yakından görenler hak verecektir. Cilt bakım rutininizde mutlaka dikkat ettikleriniz neler?
Cilt bakımında aslında çok karmaşık bir rutinim yok. Daha çok cildimi yormadan, ihtiyacı neyse onu vermeye çalışıyorum. En önem verdiğim şey temizlemek. Günün sonunda mutlaka cildimi iyi bir şekilde temizleyip nefes almasını sağlıyorum. Onun dışında nemlendirme benim için olmazsa olmaz. Genel olarak da çok fazla ürünle cildi yüklemek yerine, daha doğal ve düzenli bir bakım yapmayı tercih ediyorum. Cildimi dinlemek en çok dikkat ettiğim şey diyebilirim. Güzel sözler için de teşekkür ederim. Ama ben en çok ‘ilgi’den ziyade doğru bakım ve istikrara inanıyorum. Cilt de aslında bunu istiyor; abartmadan, düzenli ve ihtiyacına göre yaklaşılınca en sağlıklı halini buluyor.

Modayla ilişkiniz nasıl? Trendleri sıkı sıkıya takip eden biri misiniz, yoksa tasarımcı odaklı seçimler mi yaparsınız?
Modayla ilişkim daha çok ‘bana yakışanı bulma’ üzerinden ilerliyor. Trendleri takip ediyorum ama birebir onların peşinden giden biri değilim. Tasarımcı odaklı ya da zamansız parçalar da ilgimi çekiyor; gardırobumda hem çok eski, duygusal bağı olan parçalar var hem de yeni ama beni iyi hissettiren şeyler. Açıkçası en çok önem verdiğim şey, ne giydiğimden çok içinde nasıl hissettiğim. O yüzden seçimlerim biraz içgüdüsel diyebilirim.

Gardırobunuzun olmazsa olmazları hangi parçalar? Adeta bir üniforma gibi taşıdınız bir görünümünüz var mı?
Gardırobumda olmazsa olmazım Trabzonspor formaları.

Birlikte Elele’nin zaman kapsülüne bir soru bırakalım… Bir sonraki buluşmamızda Seray Kaya’ya mutlaka hangi soruyu sormalıyız ve neden?
Bir sonraki buluşmaya bırakılacak en güzel soru bence şu olurdu: “Bugün seni en çok ne iyi hissettirdi?” Çünkü hayat sürekli değişiyor ve insanın iç dünyası da öyle… O yüzden o anın Seray’ını duymak, zamanın içinden küçük ama gerçek bir iz bırakırdı.

Seray Kaya: “Hayatımın en huzurlu dönemindeyim” - Resim : 10

Tek Bakışta

Yaz demek?
Güneşin tenine değil, ruhuna değmesi.

İdeal dondurma külahı?
Vanilya ve limon.

Rüya gibi bir tatil rotası?
Bilmediğim yerleri keşfetmek, özgür hissetmek, kaybolmak ve anın içinde olmak.

Başarıyı nasıl kutlar?
Sevdiklerimle güzel bir yemekle kutlarım.

Neyi yemekten bıkmaz?
Yaban mersini.

Dostları ona nasıl seslenir?
Bir sürü hali var; hemşirem ve Seroşum en sık kullanılanlar.

Neye tahammül edemez?
Kibirli birine tahammül edemem.

Vazgeçemediği nedir?
Sevgi.

İmza aksesuarı nedir?
Küpesiz uyumam öyle bir sevgi.