80’lerden bu yana moda, güzellik ve yaşam trendleri: “Ben de isterem”

80’li yıllarda Tatlıses’in yanık sesi, tüketim toplumunun en arabesk damarından sesleniyor: Ben de isterem. Moda, güzellik, yaşam trendleri ve kendine yabancılaşmış kimlikler… Her seçiminizde, doyum noktasına bir adım kala iştahlı arzularınız bir yeni istek kipiyle daha buluşuyor olabilir mi?

80’lerden bu yana moda, güzellik ve yaşam trendleri: “Ben de isterem”

Yazı: Simay Engür

Kim Kardashian gibi büyük kalçalardan, Cara Delevingne’in kalın kaşlarından, göğsümü gere gere #nomakeup trendinin yılmaz savunucusu olabileceğim ışık dolgularından, bir milyonluk Instagram hesaplarından; beni neredeyse bir hippi kadar özgür gösterecek, deve tabanı nüfusu kalabalık tiny house’lardan; bir doğa aktivisti gibi görüneceğim bol sıfırlı ‘sürdürülebilir’ çantalardan ve yine de modanın iflah olmaz bir oyuncusu olarak baş köşede parlamaktan BEN DE İSTEREM.

Bu havalı bir moda yazısı olabilirdi; ancak biz 80’lerde İbrahim Tatlıses’in ‘ben de isterem’ şarkısıyla arzuları arsız ve tüketmeye hevesli bir dünyayı yanık sesiyle temsil ettiği bir sabaha hiç uyanmamış olsaydık... Tıpkı Nurdan Gürbilek’in Kötü Çocuk Türk kitabında, Türkiye’nin 80’lerdeki tüketim çılgınlığına geçişini İbrahim Tatlıses’in bu şarkısıyla özetleyişindeki gibi: “Yalnızca para tasarrufuna değil, arzu tasarrufuna da dayalı eski kültür yerini bir arzu kültürüne; insanları arzularını hemen ve şimdi doyurmaya davet eden, iştahlı ve hevesi kışkırtan yeni bir kültüre bırakmış gibiydi…

Dünya nimetlerinden mahrum kalan küçük kardeş sonunda basmıştı çığlığı: Ben de İsterem. Kuşkusuz ‘Ben de İsterem’ yalnızca İbrahim Tatlıses’in mahrumiyetten imkana açılan hayat hikayesini değil, aynı zamanda tüm toplumun, kendine artık yalnızca bir külfet olarak gelen bir feragatin yükünden kurtulma isteğini dile getirdiği için bu kadar popüler olabildi.” Dönüşü yok, ‘isterem’ bir çağ yangını. Bir sonraki arzu treni gelene dek elma yanaklar ve kiraz dudaklar istemek, tüm dünyaya mal ettiğimiz yüksek dozda bir arabesk damarı. Nişantaşı, Bebek sınırlarında ve hatta tüm AVM’lerde ‘Ben de İsterem’in ekseriyetle fon müziği olmasını önersem; abartmış olur muyum? Olsun, ben de isterem.

ARDINDAN KOŞANLAR

Modanın temsil ettiği her şey, eskimeye ve yok olmaya mahkumdur. Moda şovlarının ön sırasından nasibini almamış Fransız düşünür Jean Baudrillard böyle söylüyor. Bir zamanlar gerçek kabul edilen mitler yok olabilir, değişebilir ve hatta bittiği yerden ‘yeni’ bir fikir olarak tekrar peydah olabilir.

Tam bu noktada Kim Kardashian konuya dahil oluyor ve gözyaşları içinde Kardashian kardeşlerin kalçalarına like atıyor ve yıllarca sıfır beden olmak için ter döktüğümüz spor salonlarında bu defa Squat setlerini tamamlamak için sebat ediyoruz. Kim Kardashian’ın 2014 yılında Paper dergisine verdiği poz, ‘sıfır beden’ rüyasının bitişinin kapakta da yazıldığı üzere ‘interneti kıran’ habercisi olarak kabul ediliyor. Fotoğraf, kalça ve şampanyanın tarihteki ilk buluşması değil. Siyahi modelleri cinsel obje olarak atfetmekle sık sık eleştirilen fotoğrafçı Jean-Paul Goude’un 1976 yılında çektiği ‘Caroline’ isimli fotoğrafın Kim Kardashian’lı uyarlaması. Fotoğrafın asıl tartışma konusu ise 19’uncu yüzyılda devasa kalçası sebebiyle sergilenmek üzere Afrika’dan Avrupa’ya getirilen Saartjie Baartman.

Yıllarca sirklerde dolaştırılan, işkencelere maruz kalan ve sırf Avrupa’nın güzellik standartlarının dışında olduğu için ‘merak uyandıran’ Saartjie Baartman’ın hayatını yeniden gündeme taşıyan Paper dergisinin kapağı, bir yandan ırkçılıkla eleştirilirken diğer yandan ‘büyük kalça’ algısının tarih içindeki değişimine ve trendlerin ikircikli yüzüne işaret ediyor. Her ne kadar Victoria Secret’ın ‘sıfır beden’ arzunu ateşleyen meleklerini, yok oluşa sürükleyen asıl isim Rihanna ve büyük beden modelleri öne çıkaran iç çamaşırı markası Fenty olsa da Kim Kardashian, günümüzün idealize edilmiş beden arzularından biri olarak karşımıza çıkıyor.

Asıl soruysa şu: Bu günlere dek neden büyük kalçalarımız birer gizlilik sözleşmesi; ya da 19’uncu yüzyıl Viktorya Dönemi’nden ‘beden olumlama’ akımına dek göbeklerimiz korsenin pasaklı kontesi olmakla sınırlı kaldı? Ne demişti eli iğne, iplik ve Dior çanta tutmayan ünlü düşünür: Modanın temsil ettiği her şey yok olmaya mahkumdur.

HAYIR, BEN MİNİMALİSTİM!

Mimar Ludwig Mies van der Rohe, ünlü ‘less is more (az çoktur)’ cümlesini kurarak minimalist felsefeyi zor olanı seçmek, azla çok yapabilmek olarak tanımlarken; yıllar sonra Netflix’teki Tidying Up with Marie Kondo programıyla tanınan Mary Kondo çıkageliyor ve çoraplarınızı eşleştirip çekmecenize yerleştirmeye ve evdeki fazlalıklarınızı atmaya başlıyor. Japon yaşam alanlarından ilhamla evinizi sadeleştirerek zihninizi de paralel bir şekilde fazlalıklardan arındırabileceğiniz fikri, minimalizmin faydalı sularında yüzen en masum yönlerinden. Kabul ediyoruz, Marie Kondo. Ancak sizi anlamıyoruz Marie Kondo klanları…

Amerika’da dönemin fIrst Lady’si JacquelIne Kennedy, minimalist tasarımcı Halston tasarımı şapkasıyla.

Neden derseniz, akıllara şu soru geliyor: Bir minimalist bunu gerçekten ilan etmek zorunda mıdır? Üzerinde ‘minimalizm’ yazılı bir tişörte ya da çok satanlar rafından eksilmeyen ve fazladan hiçbir şeye sahip olmamanızı tavsiye eden kitapları göz önünde bulundurduğunuzda; kesinlikle evet. Yeni minimalizm kuralları bir: Kendini ilan et! 60’lı yıllarda minimalizm akımı sanatta patlama yaparken; akımın öncü ressamlarından Frank Stella, duygunun ve kişisel ifadenin sanat eserlerinde yeri olmadığını savunuyor ve hatta ‘ne görüyorsanız, o!’ tavrıyla, tartışmaları alevlendiriyordu.

Sevgili Frank Stella; kaşmir kazaklar, nötr tablolar, toprak tonlu kanepeler ya da ‘etiketi çok’ beyaz gömlek elbiselerin artık gördüğümüzden çok daha fazlası olduğunu söylesek? 90’lı yıllarda modayı da yakalayan minimalizm; Tom Ford, Calvin Klein, Helmut Lang ve tabii ki Jil Sander koleksiyonlarını ‘az’ ile buluşturdu.

Peki, ya sonra?
Jil Sander gibi minimalizm ile anılan markaların takipçileri, kendilerini gururla minimalist ilan etti. Yeni minimalizm kuralları iki: Az, zengin gösterir. Minimalizmi bir yaşam tarzı ve felsefe olarak benimseyenlerin yanı sıra modacı minimalistler, akımın estetik yanına methiyeler düzmeyi tercih ediyor. Dolaplarını, ev dekorasyonlarını ve hatta arabalarını minimal estetik bir anlayışa göre düzenliyor.

Yeni minimalizm kuralları üç: İştah çokluğuyla, gözüne ‘az’ görünen her nesneyi tüket. Sosyolog Zygmunt Baumann’ın da bir kitabında aktardığı üzere: “Arzu, tatmini arzulamaz; arzu sadece arzuyu arzular.” Bu arzu ‘az ol’ diyorsa, çare yok. Azı çok tüketmek, boynumuzun yeni borcu diyebilir miyiz? Tebrikler, artık ‘ben de isterem’ minimalist olmak.

BİR ÖYLE, BİR BÖYLE

Sınava hiç çalışmadığını söyleyip her defasında yüksek not alan sınıf arkadaşınıza minnettar olduğunuz bir an. Neden derseniz, ‘makyajsız ya da doğal güzellik’ trendi, tam da o kişiyi hatırladığınızda highlighter misali tüm gerçekleri aydınlatıyor. Merak ediyoruz, duştan hemen sonra evden 5 dakikada çıktığımız o an, doğal güzellik olabilir mi? ‘5 dakika değil; 5 dakika artı göz altı ışık dolgusu, dermapen ve hydrafacial cilt bakımı’ doğru cevap olabilir...

Doğal güzellik, tıpkı modanın ‘beden olumlama’ akımı gibi son yıllarda önlenemez yükselişiyle aramızda. Öyle ki makyajı bir üst perdeye taşıdığınız an, sınava çalıştığınızı belli eden öğrencilik günlerinize geri dönüyor, makyajdansa cildinize yatırım yapmanın daha sağlıklı olacağına dair öneriler alıyor ve Instagram’da cildi kendiliğinden ışıl ışıl profillerle bakışıyor olabilirsiniz. Biraz geriye sardığınızda dünyaca ünlü isimlerin de dahil olduğu #NoMakeUp akımını hatırlarsınız…

İdealize edilmiş yüzlere meydan okuyan bu akım; bir süre sonra dergilere, markaların sloganlarına yerleşecek ‘doğal güzellik’ trendinin fitilini ateşliyor. Diğer yandan 20’lerdeki sessiz filmlerde mimiklerini daha güçlü gösterebilmek için incecik kaşlarıyla bir ikon olan Clara Bow ekolüne; yani Jennifer Aniston’ın 90’lardaki incecik kaşlarına veda ediyoruz. Cara Delevingne’in hacimli, cımbızı ekarte eden doğal görünümüne saygı duruşunda bulunuyoruz. Devamını biliyorsunuz; gürleştirici serumlar, microblading ve Kylie Jenner’ın önü daha açık, uca doğru ise dramatik bir karanlığa gömülen ‘Instagram kaş modeli’ için kaş boyaları…

90’ların yaraları sarıldı elbette, öyle ya da böyle gür kaşlar aramızda ve doğal güzellik, hiç olmadığı kadar gururlu yükselişini yaşıyor. Ancak her ne zaman idealize edilmiş güzellik standartlarını uğurlayıp ‘doğal’ olana yöneldiğimize dair bir inanca kapılsam; moda tarihçisi Valerie Steele’in sözlerini hatırlıyorum. Bu eğilimi içselleştirilmiş korse kavramına benzetiyor: “Kadınlar korse giymeyi, ancak ince ve küçük belli kalmaları beklendiği zaman bıraktılar.” Kısacası evden makyajsız çıkmanın kurallarını, periyodik ve pahalı cilt bakımı seanslarına ve çeşit çeşit serumlara devrettiler diyebilir miyiz? ‘Ben de isterem’ çok makyaj yapanlara ahkam kesmek; ancak güzellik endüstrisinde kök salmış bir eğilimin gerçekten özgürleştirici olamayacağını biliyor ve ‘ihtimallerin heyecanına üzülüyorum.’

SÜRÜSÜNE MUHTAÇ ‘ŞÖHRET’

Marilyn Monroe, James Dean, Elizabeth Taylor, Türkan Şoray, Elvis Presley, erken 2000’lerin Ricky Martin’i ve mega star’ımız Tarkan…

Filmler ve klipleri dışında yalnızca bir dergide ya da televizyonda görebileceğiniz, ulaşılmazlıklarının cazibesiyle ‘şöhret’ kavramının sözlük anlamı oldular. Televizyon gibi kitle iletişim araçları, popüler filmler, müzikler ve reklamlar kitleleri tüketime yönlendirirken, bu şöhretlerin imajından beslendiler. Giydikleri giyildi, içtikleri içildi, gittikleri yerlere gidildi.

Peki, şimdi ‘ünlü olmak’ ne anlama geliyor? Milyonluk TikTok ve Instagram hesabına kavuşmak, YouTuber olmak ve 50 bin kişi bile olsa kendi takipçilerinin Marilyn Monroe’suna dönüşmek ‘yeni şöhret’ kavramını karşılıyor. Tek bir farkla: ‘Ben de ünlü olmak isterem’ derken ve sosyal medya hesapları sayesinde büyük oranda ışıltılı bir hayata kavuşurken Marilyn Monroe’ya değil; televizyon karşısında yan tarafa bıçağa takılmış elma uzatan ve tüketmeye hazır bir sürünün bir parçasına dönüştüğünüzü söylesek? Filozof Hegel’in bahsettiği ‘efendi-köylü’ mitine dayanarak, bir diğer filozof Alexandre Kojeve şöyle söyler: “Efendi, başka bir şey tarafından bilinip tanınmıştır ve bu da sadece ‘köle’ tarafından bilinip tanınmasıyla efendiliği elde etmesidir.” Kısacası efendinin varlığı, kölelerine bağlıdır. Efendi, ‘efendilik rolünü’ oynayabilmek için gerçek benliğinden farklı davranışlar sergileyerek kendi rolünün tutsağı, kölesi olur. Geçmişteki şöhretlerin ‘beni sizler var ettiniz’ klişesi tamamen gerçek olmakla beraber; günümüzün sosyal medya ünlülerini, influencer’larını bir düşünün…

Dijital dünyanın şöhretlerini ‘takipçiler’ var eder; ancak daha da vahimi alkışa -like’lara- bağımlı hale gelip ‘takipçisinin takipçisi’ olarak onların beğenisine göre içerik üretip çoğu zaman kendine yabancılaşmış bir şekilde şöhretlerini sürdürmeye çalışırlar. Hal böyle olunca da bir nevi takipçileri tarafından yönetilen sosyal medya şöhreti, kendi kendisinin var ettiği bir köle konuma geçmiş oluyor. Yine geliyor İbrahim Tatlıses’in yanık sesi: Ahmet’in, Mehmet’in 1 milyon takipçisi var, benim postlarım neden like’sız kaldılar? Ben de isterem! Bu noktada Ezhel’i anmadan geçemeyeceğim. Tatlıses’ten yıllar sonra istek kiplerine yerinde bir nokta koymuştu kendince: “Ne istediğini iyi bil.” Son soru şu olmalı belki de: İstediğiniz şeyin gerçekten ne olduğunu iyi biliyor musunuz?