Zihnin besini kitaptır

Zihnin besini kitaptır

Tek bir kitabın bulunmadığı, gazete dahi girmeyen bir evde doğup Türkiye’nin en tanınmış çocuk ve gençlik kitapları yazarı olan Gülten Dayıoğlu’nun hikayesi, çocuklarımıza kitabın bir yaşam biçimi olduğunu öğretebilmemiz için ilham veriyor.

Yazı: Yaprak Çetinkaya

Suna’nın Serçeleri... Dört Kardeştiler... Yeşil Kiraz... Bugünün anne-babaları bu kitapları ve onların yazarını hatırlayacaktır. Gülten Dayıoğlu, 83 yaşında, 55 yıldır çocuklar ve gençler için yazıyor, 90 kitabı var. Çocukların dilinden çok iyi anlıyor. Onları kitapla buluşturmak için hala bıkmadan usanmadan Türkiye’yi dolaşıyor, söyleşilere katılıyor. Çocuklara, “Nasıl günde üç öğün ile bedeninizi besliyorsanız, zihninizi de beslemelisiniz” diyor. Dayıoğlu ile her g��n onlarca kitabın raflara çıktığı, diğer yandan çocukların elinden elektronik aletlerin düşmediği şu günlerde bol kitaplı bir söyleşi yaptık.

Hayatınızı yazmaya adadınız. Bugün kitap deyince ne hissediyorsunuz?
Bir şey hissetmem olanaksız çünkü içindeyim... Ta kendisiyim. Böyle bir soru hiç sorulmamıştı daha önce, düşünmemiştim. Şimdi fark ettim böyle hissettiğimi. Hep biri biterken diğerini yazmaya hazırlanırım. Boş kaldığım hiç olmadı. Adeta hücrelerimden geliyor, ‘bunu yapmalısın, yazmalısın’ diye.

Nasıl başladınız yazmaya?
Babam rüştiyeden (ortaokul seviyesi) ayrılmış, annemin ise okuma yazması yoktu, parmağını basardı belgelere... Evde hiçbir şey okunmazdı. Kütahya 30 Ağustos İlkokulu’ndaki öğretmenim ise Köy Enstitüsü mezunuydu. Onlara öğretmenleri mezuniyet günü, “Türkiye’nin dört bir yanına dağılacaksınız, cevherleri yakalayın” derlermiş. Öğretmenimiz, “Bu nedenle bizler hep tetikteyiz” derlerdi. Türkçe’ye ve yazıda yaratıcılığa da çok önem veren bir öğretmendi. Üçüncü sınıfa geldiğimizde, “Gülten, sende doğuştan bir yazma yeteneği var” dedi. Ailemizi de tanırdı. Şaşırmıştı. Önünde yazıyor olmasam benim yazdığıma inanamayacak kadar... “Sen belki ileride yazar olacaksın” dedi. Eve gittim, “Ben yazar olacakmışım” dedim. Annem “Ne olacakmış yazar olup da” dedi. Ben sevinmiştim, hissettim demek ki iyi bir şey olduğunu... Annem meğer arzuhalci sanmış. Ufku o kadardı. Hiç kıyamam ona... Genç vefat etti ama Yunus Nadi Ödülü’nü aldığımı gördü. İşte böyle başladı ve hiç bırakmadım yazmayı...

Günümüz çocuklarına erişmek için ne yapıyorsunuz?
Yaşamım hep tetikte geçti. Onlara nasıl erişeceğimi araştırdım hep; ellerinin tersiyle eserlerimi itmesinler diye. Rehavete hiç kapılmadım. Sonucunda da böyle oluyor.

Teknoloji ile aranız nasıl?
1989’da bilgisayarla yazmaya başladım. Alaylı denir ya... Oğullarım, eşim öğretti. Girdisini çıktısını çok fazla bilmiyorum. Haberleşmelerimi yapıyorum. Hiçbir e-postayı yanıtsız bırakmıyorum. Sosyal medyadan uzak duruyorum çünkü mesaj yazan herkese dönüş yapamazsam üzülürüm.

Bir çocuğun kitapla buluşması neden önemli sizce?
Türkiye’nin dört bir yanında ilkokul, ortaokul ve liselerde, eğitim fakültelerinde söyleşiler yapıyorum. Özellikle ilk ve ortaokullara, “Evlatlarım, siz üç öğün besleniyorsunuz, boyunuz uzuyor, gelişiyorsunuz. Ama bir yeriniz aç kalıyor” diyorum ve açıklıyorum: Zihniniz aç kalıyor! Sanıyor musunuz ki derslerde edindiğimiz akademik bilgiler bizi besliyor. Onlar sizi ekmeğe götürecek diplomaya yönelik bilgiler. Ama hayatta uyum sağlamanıza yarayan bilgiler yani eğitim başka.” Müfredatta hiç eğitim olmadı. Öyle büyük bir boşluk ki. Oysa zihin eğitimle besleniyor, bellek zenginleşiyor, hem de nasıl! O da ancak kitapla oluyor. Zihnin besini kitaptır. Hem erişmesi kolay hem iyi bir dost, aranız bozulmaz.  Bırakırsın, aylar sonra tekrar eline alırsın, dün ayrılmış gibi olursun.



“Kitap bir yaşam koçudur, bir aşıdır” demişsiniz bir röportajınızda...
Gençlerin herhangi bir savaş yokken askere gidip ileride olası bir savaşa hazır olması, ağzı açık bakakalmaması gibi... Hayata hazırlanmak da böyle... Hayat savaşını kazanmak için kitap okumak gerek. Hayatın bir okulu yok. Ödül çakıl cepten düşer. Biri kulağına söylese unutur gidersin. Ama kitap okuyunca hayatın her türlü halini öğrenirsin, bıçak bilenmesi gibi bilenirsin ve zenginleşirsin de.  En büyük zenginlik sözcük dağarcığımızdır. Sözcük dağarcığı zengin olan hanımlar, beyler toplum içinde yıldız gibi parlarlar. Gittiğim açılışlarda gözlemlerim; kimi insanlar oraya ait hissetmez ortalıkta dolanır, kimi duvara yaslanır izler, kimi ise kümelenmiştir, konuşan bir kişiyi dinliyordur. İşte o bir kişinin o sohbeti yapabilmesi, iletişim kurabilmesi için dağarcığında bir şeyler olması gerekir. O bir şeyler ‘sözcükler’dir. Onları elde etmek ne bankadaki paranızla ne gardırobunuzdaki süslü elbiselerle ölçülür. Sadece kitap okuyarak elde edilir.

Çocukluğunuza dönersek, o yıllarda kitap bulma şansınız var mıydı?
40’ların sonuydu. Karnımızı zor doyuruyorduk. Vesika ile ekmek alınan dönemden çıkmıştık. Okumaya ilk defa ‘dadanmam’ 8 kuruşa satılan çocuk dergileri ile oldu; Çocuk Kalbi, Çocuk Haftası, Çocuk Gözü... Dört arkadaş sekiz kuruşu denkleştirir bir dergi alırdık. “Önce hep sen okuyorsun” diye birbirimizle kavga ederdik. Sonunda kura çekmeye karar vermiştik. Otumanın tadına ilk bu dergilerle baktım. Sonra öğretmenim beni Kütahya Vahit Paşa Kütüphanesi’ne götürdü. İçeri girince şaşırdım. Bizde duvarda bir Kur’an-ı Kerim asılıydı, başka bir şey görmemişim. Orada ise tabandan tavana kitap dolu raflar vardı. Öğretmenim görevli ile konuşurken ben de hayretle raflara bakıyordum. “Bu çocuğun yeteneği var” dedi. “Bu çocuğa yaşına göre kitaplar ver, zorunu kolay kıl” diye beni emanet etti. Oraya dadandım. Okuldan çıktım mı, ödev mödev kime ne, doğru oraya koşardım. Orada roman okumanın tadına vardım. Bir şadırvan, onun önünde de adam boyu bir soba vardı. En ucuz, genzi yakan bir kömür yakılırdı sobada. Hem o koku hem sobadan gelen çıtırtı zaman zaman kitap okurken aklıma gelir.

Sonra İstanbul’a yerleşmişsiniz...
Evet, İstanbul’a geldik. Nişantaşı Ortakokulu’na gidiyordum. Burada da ortaokul öğretmenim Bedia hanım yakaladı. Reşat Nuri Güntekin müfettiş olarak gelmişti okula. Öğretmenim benim için kendisine, “Bu çocuk taşralı. Ailesi de bir şey yapacak durumda değil. Ne yapsak?” diye beni anlatmaya başladı. “Bedia hanım. Bunun en kestirme yolu, bu çocuğun eline kütüphanenin anahtarını vermek. Hem temizlesin hem kitap okusun” dedi.  Yaz-kış üç yıl o anahtar bende kaldı. Öyle zengin bir kütüphaneydi ki... Bir yandan da temizlik yapıyordum. Evden sürekli sabun, bez getirirdim. Annem, “Gızım çaput köküne kıran godun. Napıyon bunları götürüp de?” derdi. Lisede de (Atatürk Kız Lisesi) beni dünya edebiyatından seçme eserlerin listeleri ile kuşatma altına aldılar. Herkesin sorumlu olduğu listenin üstüne bana bir o kadar daha ek liste verilirdi. Dar gelirliydik ama para olsa da zaten kitap yok. Sahaflara koştururdum.

Şimdi de çok fazla çocuk kitabı var piyasada...
Bana da soruyorlar, “Ne oldu da böyle arttı kitaplar?” diye. Öğretmenlik yaptığım yıllarda bakanlık beni mimlemişti, konuşmalara giderdim. “Sen ilkokul öğretmenisin, çizmeden yukarı çıkma” diye azarlarlardı akademisyen hocalar. Daha 30’larıma gelmemiştim. Pervasız söylerdim çocuk kitabı eksikliğini. Anasını emen bebeğe köfte verebilir misiniz? Hayır. Ölür, boğulur.  Tıpkı onun gibi... Ben bu eksiği nereden fark ettim? Ellerini tutarak okuma yazma öğrettiğim öğrencilerim yaz bitip de sonbaharda geldiklerinde hiç kitap okumadıkları için unutmuş olurlardı okumayı. Yeniden öğretirdim. En son tatile giderken hepsine kitap vermeye karar verdim. Ama aradım taradım, yaşlarına uygun kitap yoktu! Birkaç çeviri vardı, onların da Türkçesi kötüydü. O zaman ilk defa “Çocuk kitabı ekmek kadar önemli, zihnin besini” dedim. Çırpına çırpına yol aldık. Artık öğretmen okullarına çocuk edebiyatı bölümü konuldu. Üniversitelere çocuk edebiyatı kürsüleri açıldı, sınıflar açıldı. Şimdi çağırıyorlar konuşma için. Türkiye’nin dört bir yanına koşar giderim çağırdılar mı...  Çocuk kitabı yazalım diye Cumhuriyet’te, Milliyet’te hep yazılar yazıyordum geçmiş yıllarda. Bir yandan da kendim üretiyordum. 1979 yılı ‘Çocuk Yılı’ydı. Herkes çocuk kitabı yazdı, hiç ummadığınız kişiler. Benim 10-12 kitabım olmuştu artık. Herkes yazdı sonra bir silkelendi, o dönemden beş kişi ya kaldık ya kalmadık. Çünkü herkes heves etti de yazdı. Çocuk kitabı hevesle yazılmaz. Çocuğu beslerken bir heves “Şunu da yiyiversin” der misiniz? Hayır. Çocuk kitabı da böyle...



Yeni çocuk kitaplarının içeriklerini nasıl buluyorsunuz?
Son 20 yılda gençlik kitapları yazmaya verdim kendimi. Liselerdeki söyleşilerde öğrenciler, “Bize çocukken güzel romanlar yazdınız, okuduk. Niye gençlik romanı yok?” diyorlardı. Ben gençlik kitapları yazarken meğer çocuk edebiyatı almış başını gitmiş, ama nasıl gitmiş! Çalakalem yazılmış çok eser var. Ama öğretmenler derste okutuyor. Coşup taşacağız, dünya çapında bir çocuk edebiyatımız olacak diye umuyordum. Biraz kırgınım doğrusu. Ben de bir vakıf kurdum kendi alın terimle. Amacım, nitelikli çocuk kitapları yazmak için çevreyi tetiklemek. Bir ödül koyduk gücümüz kadar. Güzel eserler çıktı. Hayalim odur ki o kitaplardan bir kitaplık oluşturayım. Ben gitmiş olurum o zaman ama kitap yazmaya kalkışan kişiler bunları bir okusun derim. Bir yön verir, yöntem verir.  Bu kitaplar yeni yazarlara armağanımdır.

Çocukların kitabı yaşam biçimi olarak algılamasının yolu nedir sizce?
Bir gezginim, 114 ülkeye gittim ve gittiğim her yeri didikleyerek gezdim. Uygarlık ölçütünün şu olduğunun bilincine vardım: Kitap okuma oranı yüksek olan ülkeler uygar, düşük olan ülkeler uygarlaşamamış. Dilim varmıyor ama bizim kitap okuma oranımız da bizi o durumlara düşürüyor. Gittiğim yerlerde sormaya başladım, okuma alışkanlığını nasıl kazandırıyorsunuz diye.  İnsanların başının etini yedim. Gülüyorlardı, özel çaba harcamadıklarını söylüyorlardı. Diyorlardı ki, “Çocuk bizde kitabın içine doğar. Gazetenin içine doğar.” O nasıl oluyor? “Kitap bilincini bebek doğar doğmaz veririz” diyorlardı. O kadar etkilenmiştim ki... Bebek çeyizine önlük, çıngırak koyar gibi bezden yapılmış, dişlenmeye hazır, rengarenk kitaplar koyuyorlardı. Frankfurt Kitap Fuarı’na giderdim her yıl. Neler buldum oralarda... Biz bebeklerin ilk çeyizlerine kitap koyma bilincine erişmedikçe ağır aksak ilerleyecek bu iş.

O zaman konu anne-babanın kitap ile ilişkisine geliyor.
Evet, çok önemli. Koca gazeteler kaç bin satıyor ülkemizde? Kitapta bir ‘çok satan’ peşinde nehir gibi koşup sonra okudukları kitabın adını unutuyor bazı insanlar. “Biri vardı, bir kitap yazdıydı, çok sattıydı, neydi adı?” diye soruyorlar mesela.

Çocuklar için kitap seçerken hangi kritlerlere dikkat edilmesini önerirsiniz?
Anne çocuğunu avucu gibi tanır. Annenin seçim yaptığı dönemde çocuk neye ilgi gösteriyorsa o tür kitaplar alsınlar. Hayvanlar mı, serüvenler mi, maket yapmak mı? Çocuk kendi seçmeye başladığında çocuğun kendisini dinlemeyi bilmesi lazım. Zamanını, gözünün enerjisini, vücudunun enerjisini harcayacağı kitap hangisi olmalı? Çocuklar ilgilenmediği alandaki kitabı okumuyor.  Bir de kitabın didaktik olmaması gerekiyor çünkü çocuklar akıl öğretilmesinden hoşlanmıyor. Canı annesi bile yapsa sevmiyor bunu. Karşı duruyor. O nedenle kitabın dili didaktik olmamalı. En önemlisi de Türkçesi doğru olmalı. Okulda kavramlar, kurallar, ilkeler öğretilir ama uygulamaya konmayınca uçup gider. Kitap alırken bir sayfasını şöyle bir okuyun. Cümleler sağ eliyle sol kulak gösteriyor gibiyse “Kurşun yemiş gibi kaçın” derim, gülerler bana. Öyle yorucudur ki onlar. Yazarların yetişkinlere bile bunu yapmaya hakkı yok, derim. Çocukların sade ve direkt anlatıma ihtiyacı var.