'Masumiyet Müzesi: Çok talihsiz bir zamanda karşılaştık'
Hatırlayanlar bilir; Orhan Pamuk “Masumiyet Müzesi” romanını 2008 yılında yazdı, 2012’de de Çukurcuma’daki müzesini açtı. O dönem de tıpkı bugün olduğu gibi büyük ses getirmişti...
Bugün roman ve müze yine gündemde. Çünkü romanın uzun zamandır beklenen dizisi Netflix’te yayınlanmaya başladı.
Romanın çıktığı ve müzenin açıldığı yıllarda Cihangir’de oturuyordum. Neredeyse her gün o müzenin ve Orhan Pamuk’un kendi evinin önünden geçerdim. O dönem romanı okuyan binlerce kişi Kemal ve Füsun’a biraz daha yaklaşabilmek için Cihangir ve Çukurcuma sokaklarını arşınlar, doldururdu.
Şimdilerde de durum pek farklı değil gibi. Kitabı okumayan ama yönetmenliğini Zeynep Günay’ın yaptığı, senaryosunu Ertan Kurtulan’ın kaleme aldığı dizide Kemal ve Füsun’un aşkını izleyenler de müzeyi akın ediyor.
Eşyalarda Kemal ve Füsun’u arıyor.
İzleyiciler ikiye ayrılmış durumda. Kimi “kitapla birebir” diyor, kimi “hiç alakası yok” diye de eleştiriyor. Hangi masaya otursam Kemal ve Füsun konuşuluyor. Daha doğrusu bu ikiliden yola çıkarak “Aşk” konuşuluyor.
Bitmeyen en sevdiğimiz konu.
Bana göre dizide Kemal ve Füsun’un duygusu romandaki gibi gayet net anlatılmış. Hatta romanda Füsun’un duygusu bu kadar açık değildi; dizide daha görünür hâle gelmiş. Ki Orhan Pamuk’da bunu söylüyor.
Dizide Kemal’e Selahattin Paşalı, Füsun’a da Eylül Lize Kandemir hayat veriyor. Ve açıkçası bu iki isimden başkası olmazmış gibi. Çok iyi anlatmış ve oynamışlar.
Hatta öyle gerçek ki, ben diziyi izlerken “Of yeter”, “Devam edemeyeceğim” dediğim anlar oldu.
Kitabı okurken de aynı duyguyu yaşamıştım.
Fakat beni asıl sıkan da aslında Kemal’in aşırı aşık gibi anlatılması. Oysa ki, Kemal aşırı âşık, hatta aşkı takıntıya dönüşmüş, yas tutuyor gibi görünürken aslında o aşkın bütün ağırlığını Füsun’un çektiğini görüyorsunuz.
Ve işte beni sıkan, boğan ve üzen de tam bu. Bu yüzden diziden belki de kaçmak istedim. Ama sonuna kadar izledim..
Çünkü nedense aşkın yükünü hep kadınlar taşıyor. Günümüzde de hiç uzağı gitmeyin, sabah, öğlen kadın kuşakları. Akşam ana haberler izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Kadınlar hep yara alan taraf oluyor ne yazık ki!!!
Psikolojik açıdan bakan uzmanlar; “Bu roman takıntı, yas, bellek ve bağlanma biçimleri üzerine derin bir ruhsal harita sunuyor. Kemal’in Füsun’a duyduğu aşk sağlıklı bir bağlanmadan ziyade obsesif bir sevgi. Psikolojide buna ‘nesneye aşırı yatırım’ denir. Bu nedenle kayıp yaşandığında yas süreci doğal akışında ilerlemez, donup kalır. Müzede biriktirilen eşyalar sigara izmaritleri, tokalar, gündelik nesneler travmatik belleğin somutlaştırılmasıdır. Kemal kaybı kabullenmek yerine anıları donduruyor. Nesneler aracılığıyla geçmişi kontrol edebileceğine inanıyor. Bu inkâr ve tutunma savunma mekanizmasıdır” diyor.
İşte tam olarak bu.
Romanı okurken de diziyi izlerken de aynı duygudaydım; Füsun gerçekten seviyor ve karşısındaki adamın sevgisini göstermesini sabırla bekliyor son dakikaya kadar.
Dizide Füsun’un aşk ilanı ile Kemal’in iç sesi arasındaki fark bunu açıkça da gösteriyor.
Füsun, “Sana bir şey söyleyeceğim ama ciddiye almazsın diye korkuyorum” derken aslında görülmediğini hissettiğini söylüyor. Ama ağlayarak “Sana çok fena aşık oldum” diyor. Direk duygusunu dile getiriyor asla hesap yapmadan, kendini koruma duvarı örmeden.
Ve bingo!!!
Kemal’in iç sesi ise ilişkiyi paylaşım olarak değil güç dengesi olarak gördüğünü ortaya koyuyor ve; “Oyunu o kaybetmişti.” Diyor.
Tam da bu yüzden onların aşkı dengeli değildi.
Kemal takıntılıydı.
Füsun gerçekten aşıktı.
Ve sağlıklı olan geri çekilebilmektir.
Füsun’da bunu çok net yaptı.
Gitti…. Çünkü Kemal’in gerçekten ona aşık olduğu inanmıyordu.
Ve“Çok talihsiz bir zamanda karşılaştık” duygusu Füsun’a ait; Kemal’e değil.
Ve hatta son sahnede Füsun’un “Küpemi bile fark etmedin” demesi çok ince ve asıl hikayeyi anlatan sözdü..
Çünkü gerçekten aşık olan adam, söz de aşık olup yıllar sonra kavuştuğu, kadında ilk fark edeceği şey o küpeler olmalıydı.
Ama Kemal fark etmedi!!!
Çünkü o aşkı değil, elde ettiği başarı ile ilgileniyordu.
Ve Füsun bu sefer gerçekten aşık olmadığına inandığı adamın tamamen hayatından gitti. Hayatı pahasına…
Ve Sibel,
Bence en önemli karakterlerden biri.
Çünkü sevdiği adamı değiştirebileceğini, iyileştirebileceğini düşünen kadını anlatıyor. Ve izlerken bir gerçek tekrar doğrulanıyor:
Birini değiştirebileceğini düşünüyorsan kaybedersin. Nokta.
1-Kendi ışığını kaybedersin.
2-Kendini kaybedersin.
3-Saygını kaybedersin.
4-Saygınlığını kaybedersin.
Sibel de ışığı olan bir kadındı ve günden güne söndü. Çünkü bir adamı iyileştirmek için kendinden vazgeçti. Ve kaybetti.
Sonunda belki de istemediği biriyle evlendi. Belki en düzenli hayatı o seçti: aile, çocuklar… Ama içindeki yara?
O yarayı ondan başkası bilemeyeceğim..
Yani bir adam iki kadının yüreğini de yok etti.
İşte yazar Orhan Pamuk’un kendi karakteri için söylediği şu söz de boşuna değil; “Erkeklerin kadınlara kimi zaman isteyerek, kimi zaman bilmeden, kimi zaman kendi aşklarını büyüterek yaptıkları kötülük.”
Benim bu erkekler için söylediğim tek bir cümle var; “Bu tarz erkekler kendilerinden başkasını sevemez.”
Bu kadar basit!!!
Ve
Aşkta mutlu son yok.
Eşyalar duyguların sessiz tanıklarıdır.
Kadın ve erkek farklı sever.
Ve çoğu zaman kadın daha çok yara alır.
Daha çok âşık olur.
Ve sonunda kaybeden olur.
Diziyi izlerken mırıldandığın diğer şeyler
-Kıyafetler şahane.
-Dekor muazzam.
-Kast cuk oturmuş.
-Tilbe Saran daha çok dizide olmalı. Nasıl özlemişiz.
-Nişantaşı eskiden ne güzelmiş.
-Çocukluğumun geçtiği yerlerde o yanan gemi çok net gözüküyordu. Hem gündüz, hem gece günlerce yandı. Ve evet mahalle ellerine çekirdek alıp o geminin yanmasını izledi.
-Çocukluğumun geçtiği yerler ne güzeldi.
-Evet o yıllarda kadınlar, erkek ne kadar nazik. Ne kadar kibar. Ne kadar güzel….