Bilge bir ruh: Şevval Sam

İnsana ve doğanın tüm paylaşımlarına üstten değil, tam göz hizasından bakabilen, eşitliğin güçlü zarafetinde bulabileceğiniz bir hak savunucusuyla buluşuyoruz. Karşınızda kalıplara sığmayan bilgeliğiyle, Şevval Sam!


Söz konusu Şevval Sam olduğunda, onun oyuncu ve müzisyen kimliğinden gelen başarılarına, sıfatlarına takılı kalmaktansa; yaşamı algılayış biçimindeki incelikleri anlamaya çalışıyorsunuz… Öyle ki Şevval Sam’ı anlamaya çalışırken, kendi düşünce boyutunuzun sağlamasını yapmak için de her an tetikte olmanız gerekiyor. Röportaj sırasında biraz da kibarlıktan yaşlanmak yerine, ‘yaş almak’ kelimesini kullandığımda, hassasiyetle örtülü kelime oyununu görüyor ve artırıyor: “Yaş almakla, yaşlanmak kelimesi arasında bir fark yok bana göre. Yaşanmışlığın manasını anlamadığımız müddetçe, bunlar hep kelime oyunları.  Ben yaşanmışlığı ‘kıdem sahibi olmak’ olarak tanımlıyorum ve yaşamı çok kıymetli buluyorum” diyor.

Kıdemli bir yaşam emekçisinden, her an bir şey öğrenebilirsiniz. Şevval Sam’ın alametifarikası işte bu; aslında her saniyesi kıymetli ‘an’ların toplamında gizli. İnsanın ikircikli yüzünü ve zaaflarını absürt bir hale büründürdüğü Yasak Elma’daki Ender karakterinden, yeni çıkacak olan albümüne, karavanına ve altını çizeceğinizden emin olduğumuz dünya görüşüne kadar Şevval Sam ile düş gücüyle, derinlikli bir yola çıkıyoruz. Zaten kendisinin de tabiriyle Şevval Sam ‘yol yapmayı’ seviyor. “Düşünmek için harika bir fırsat. Boş boş düşünmek yok, o arada yol katediyorsunuz; her anlamda!” Şevval Sam ile yola çıkmaya, hazır mısınız?

RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR
FOTOĞRAF: TURAN ERTEKİN
STYLING: ŞEYDA SÖZÜER
SAÇ: MUSTAFA AKGÜL
MAKYAJ: MELİS İLKKILIÇ
FOTOĞRAF ASİSTANI: YUŞA YEŞİLYURT
STYLING ASİSTANLARI: ALP ÇELEBİ, BETÜL DÜNDAR

Sürprizlerle dolu bir oyuncu, hikayeleri olan bir müzisyen, hevesli bir doğa aşığı, karavanı Prenses ile birlikte özgür bir göçebe, hayvansever, toplumsal konularda lafını esirgemeyen, duyarlı... Sıfatları sevmediğinizi biliyorum; ancak hayatı bu kadar çeşitliliğin içinde yaşama konusunda, bu denli kararlı ve ısrarcı olmanızı sağlayan nedir?

Bu, benim hayatı algılayış biçimimle alakalı. Tüm bu tanımlamalar, hayatı anlamayı sağlayan, anlamlı kılan, insana yaşadığını hissettiren unsurlar. Koşullar, beni her zaman özgür kılamasa da hayatın çeşitliliği ve rengarenk oluşu; bende bazen keşfetme, deneyimleme arzusu, bazı şeylere kayıtsız kalamama, kimi zaman da yaşamdaki mucizelere karşı duyduğum hayranlıktan ötürü bir vecde kapılma hali olarak tezahür ediyor. İçimdeki yaşam enerjisi, o kadar yüksek ki… Sanırım korkusuzluğum ve ısrarcılığım da bundan.

Aynı anda pek çok eylemde bulunurken; günü yakalayamamak, hayatın hızına yetişememek gibi korkularınız oluyor mu?

Oluyor tabii. Belki de en büyük korkum, yapmak istediklerime tek bir yaşamın yetmeme ihtimali. Kafamda, bu hayatta yapmayı istediğim o kadar çok proje, fikir ve plan var ki… Umarım zamanı yönetmekle ilgili becerimi biraz daha geliştirebilirim. Sağlığım olsun yeter. Yüz yaşına da gelsem, muhtemelen hala yeni şeyler keşfetme peşinde olacağım.

Televizyon dizilerinin günümüzdeki kısacık ömürlerini düşünürsek; dört sezondur başarılı bir şekilde devam eden Yasak Elma’nın alametifarikası sizce ne?

Hiçbir kuralı önemsemeden, kendine has bir biçimde, sürekli form değiştirebilmesi bence. Yasak Elma’da hiçbir şeye ‘olmaz artık bu kadar da’ diyemiyorsunuz; çünkü insanı hipnotize eden bir absürtlüğü, hayatın yükünü hafifleten şerbetli bir hali var.

Ender karakteri, ne kadar kötü olursa olsun; karakterin mizah kırıntıları bir yerden sonra ağır basıyor. İzleyici, sevmekle sevmemek arasında kalır gibi olsa da görüyorum ki Ender, çok sevilen bir karakter. Bildiğimiz tek boyutlu ‘kötü’lerden değil... Bu çok boyutlulukta sizin payınız nedir?

Ender’de kendimi o kadar özgür hissediyorum ki... Kötülük, entrika yapıyorum ama kimseye bir şey olmuyor; absürtlüğü beden dilime özgürce yansıtabiliyorum. Öyle ki -onlarca mimiği aynı anda yapan bir karakter, gerçek hayatta yoktur- Ender’de kabul görüyor. Hatta sette, her sahneden sonra ‘yine günlük yüz yogamı yaptım bu sahnede’ diyorum, gülüyoruz. Öte yandan siyah ruj, mavi ruj, abartılı saçlar, ton sür ton kıyafetler, ojesinden, kötülük makyajına. İstediğim her şeyi özgürce yaparken, sanırım izleyici de benimle birlikte eğlenip Ender’in tadını çıkarıyor.

Ender karakteri, iç içe geçmiş ‘iyi ve kötü’ dengesini algılama konusunda size yeni bakış açıları kazandırdı mı? Yoksa çok iyi bildiğiniz bir dengeyi, bir oyuncu olarak gösterme fırsatı mıydı bu?

İlk zamanlarda hikayenin draması daha yüksekti. O zamanlardaki Ender, ‘mutlak iyi, mutlak kötü yoktur’ etkisini yansıtıyordu. Yenilmez olma, yılmama çabası, gücüyle var olmak istemesi ve dayanıklılığı, bir dönem birçok kadına ilham oldu; bunu biliyorum. Üst düzey yönetici kadınlardan bile duyduğum bir cümle var: “Bazen kendimi çok yorgun ve moralsiz hissediyorum, sonra atıyorum omuzuma ceketimi Ender gibi... Kendimi çok daha güçlü hissederek çıkıyorum evden” diyen kadınlar oldu. Benim iç dünyama da katkısı oldu. İçeride kendi gücümün farkına varırken, dışarıda da insanları hoyratça yargılamamayı öğrendim.

Şatafatlı bir yaşam, yüksek topuklu ayakkabılar, rekabet, entrika... Ancak dizinin hikayesi daha yakından incelendiğinde, bu parlaklığın içinde oluşmaya başlayan çatlaklar var. Gizli güvensizlikler, arzular, sıkıntılar ve aslında bunlarla olan bir savaşma hali. Yasak Elma kadınlarının, onları izleyen kadınlara bir mesajı olduğunu düşünüyor musunuz veya bir hikayenin mesaj kaygısı olması şart mıdır?

Bizim dizinin en çok ismini seviyorum; çünkü Yasak Elma, bütün inanç sistemlerinde insanın nefsinin tuzağına nasıl düştüğünü anlatan bir metafordur. İnsan, yasak elmayı yer ve cennetten kovulur. Burada da bütün karakterler ve karakterlerin davranış paternlerine, olaylarına, tepkilerine ya da hedeflerine baktığınızda hep insanın zaaflarını görüyorsunuz. Almak, yok etmek, güç, para, sahte güzellikler, entrikalar, yalanlar, arkadan iş çevirmeler, sahtekarlıklar… Bunların hepsi, insanın nefsinin kurduğu tuzaklar. Dizi, o yasak elmayı yemiş ve cennetten kovulmuş yani insan olma yolundan, o tekamül sürecinden çıkmış insanların hikayesi; bu yüzden de adı Yasak Elma. Çok sembolik. Bence dizide mutlu karakter yok. Hep yalan bir dünyada, nefsin kısa süreli tatminleri ve sabun köpüğü gibi kaybolan mutluluklarıyla, asla da tatmin olamayacak ruhların hikayesi Yasak Elma. Eğer bir mesaj verecekse ‘asla böyle olmayın, bu şatafata kanmayın’ mesajı veriyor. Öte yandan bir mesaj verme kaygısı kesinlikle olmamalı. Biz hikaye anlatıcılığı yapıyoruz. Gerçek hikayelerse bazen dizilerdekinden çok daha sert yaşanıyor.

Güçlü bir Şevval Sam figürü var. Müzik ya da oyunculuk konusunda sizin bile hala endişeleriniz oluyor mu? Başarısız olmak gibi...

Başarı, benim öncelikli kriterim olmadı. Deneyimlemek, benim için daha önemli. Bir sürü başarısız deneyimim olmasına rağmen ilhamımı ve hevesimi kaybetmemem bundandır. İçsel yolculuğum çok kıymetli; bu yüzden, içinden geçtiğim tüm süreçlere şahitlik etme düzeyinde kalmaya çalışıyorum. Bunun için de sürekli olarak farkındalığımı uyanık tutmam gerek. Sonunda öleceğimiz bir yaşamı, zindana çevirecek hırslara gerek yok. Bir şey olamadıysa, başka bir şey olur. Dünya çok renkli bir yer ve eğer yaratıcı enerjiyle temastaysanız, her koşulu cennete ya da sonunda öğrenilecek bir dersin olduğu bir deneyime çevirebilirsiniz. Deneyimle kazanılmış bilgi, insanı daha da güçlü hissettiriyor.

Koşullar her an değişebiliyor, deneyimler katlanarak artıyor, yaş aldıkça insanın değerleri de değişebiliyor. Sizin içsel yolculuğunuzda, değerleriniz ne kadar değişime uğradı ve bugünkü olmazsa olmaz değerleriniz neler?

Yaş almakla, yaşlanmak kelimesi arasında bir fark yok bana göre. Yaşanmışlığın manasını anlamadığımız müddetçe, bunlar hep kelime oyunları. Ben yaşanmışlığı ‘kıdem sahibi olmak’ olarak tanımlıyorum ve yaşamı çok kıymetli buluyorum. Yaşam boyu insanı en çok zorlayan, konfor alanları. Bu bazen bir inanç, bazen alışkanlık, bazen düzen, bazen acılarla anlatmaya bayıldığımız travmalarımız. İçsel yolculuk dediğiniz şey, tüm bu bağımlılıklarla vedalaşabiliyorsanız, anlam kazanıyor; işlevsel bir hale geliyor. Hafifleyip, özgürleşiyorsunuz... Yoksa içsel yolculuk dediğimiz, uhrevi uçuşlar, spiritüel hayal alemi ya da inziva değil; bilakis sahada, hayatın tam ortasında... ‘Neden’ini bilemeyeceğimiz bu yaşamın, ‘nasıl’ını çözebilmenin yolculuğu...

Methedilmek, alkış almak, beğenilmek... Belki 20 yıl öncesiyle karşılaştırdığınızda, sizin için bu kelimelerin anlamı değişime uğramış olabilir mi? Yıllardır bu denli takdir görmek, öz saygınıza bir katkı sağladı mı?

Sevilmenin tarifsiz coşkusunu yaşamak, büyük bir ödül bu hayatta. Üstelik yaptığım her şey büyük bir takdir gördü; ya da alkışlandı diyemem. Derdim de takdir görmek değildi hiçbir zaman... Kendim olmaktı. Takdirden ziyade, her zorluğun altından güçlenerek kalkabilmiş olmam, umudumu hiçbir zaman yitirmemiş olmam, korkmadan yoluma devam edebilmiş olmam ve sanıyorum yaşadıkça varlığımın gücünü fark etmiş olmam, öz saygıma katkı sağladı.

Empati duygusunun sizin için ne kadar önemli olduğunu biliyorum. Hayvan hakları, insan hakları gibi konulara duyarlılığınız da bunun yegane göstergelerinden. Aslında ‘kendini, başkasının yerine koy’ deyince bir anlığına yapabiliyor herkes, kolay geliyor. Ancak toplumsal çıktılara baktığımızda, empatiden epey yoksun olduğumuz ortada. Neden ötekini sevme konusunda, bu denli başarısız oluyoruz sizce?

Bilinç evriminde gerideyiz hala. İnsan olmanın ne anlama geldiğini öğrenmeyi engelleyen bir ‘siyasetler dünyası’ndayız ve rotamıza ‘insan olabilmeyi’ koymadığımız müddetçe, öğrenemeyeceğiz.

Doğaya sahip değil, onun bir parçası olduğumuzu her fırsatta dile getiriyorsunuz. Özünde tıpkı doğa gibi kontrol edemediğimiz ya da gelip geçici olan şeylere ‘sahip olmak’ artık zevk vermemeye başladığında ve yaşantınızı doğayla uyum içinde bir hale dönüştürmeye karar verdiğinizde; neyle yüzleşmiştiniz?

Öyle bir dönem geçirip de doğaya dönmüş değilim; bilakis, o kadar yoğun çalışıyoruz ki doğaya en çok susadığım dönemdeyim diyebilirim. Hiçbir zaman gelip geçici zevklerin peşinde olmadım. Uzun süre doğadan uzak kalırsam hastalanırım. Lemanne’nin kızı olup da doğayı sonradan keşfetme gibi bir ihtimal, düşünülemez!

Yakın bir tarihte, karavanınız Prenses’e resimler çizdiğiniz bir fotoğraf paylaştınız. Dilediğiniz yerde durup nefes almanın, dilediğiniz anda yolda olmanın, özgür ama bir yandan da konfor alanınızın dışına çıkmanın anlamı ne sizin için?

Yıllar önce evime hırsız girdiği için dört ay karavanda yaşamak zorunda kalmam, az önce bahsettiğim konfor alanlarıma bakmama da vesile oldu. Bu yüzden bağımsızlığıma düşkünlüğümün de bir tezahürüdür Prenses... Bazen dağ, bazen ırmak kıyısı, bazen orman, bazen ıssız bir kumsal. Nerede dursanız orası eviniz zaten… Yol yapmayı da seviyorum. Düşünmek için harika bir fırsat. Boş boş düşünmek yok, o arada yol katediyorsunuz; her anlamda!

Ona tutunmayı bıraktığınız an, özgürleştiğinizi hissettiğiniz bir farkındalık yaşadığınız oldu mu?

Egonun ne olduğunu tüm parametreleriyle tanımladığımda ve onu yönetmeyi öğrendiğimde, özgürleştim. Şimdi, karşılaştığım bir hadiseyi ego tanımlı filtremden geçirmeden, reaksiyon göstermemeye çalışıyorum. Bunu yapabilmek için sürekli farkındalık halinde olmak, yani insanın kendini sürekli çimdiklemesi gerekiyor.

Oğlunuz Taro Emir Tekin de bir oyuncu. Onu bu yolda desteklediğinize eminim; ancak bu meslekte karşısına çıkabilecek negatif durumlar konusunda endişelendiğiniz ve bu konuda tavsiyelerde bulunduğunuz oluyor mu?

Az önce de söylediğim gibi, deneyimle kazanılmış bilginin onu da güçlendireceğini düşündüğümden, kendi süreçlerini yaşamasını ve kendi kararlarını vermesini daha doğru buluyorum, destekliyorum. Tabii ki hatalar yapacak, öğrenecek ve yeni deneyimlere yelken açacak. Çoğunlukla teati yapıyoruz tabii, onu duygu dünyasında yalnız bırakmış değilim; ancak hiçbir kararına karışmıyorum. Kaldı ki buna gerek bırakmayacak kadar akıllı ve farkındalığı yüksek bir insan Taro.

Aşık olduğunuzda, nasıl birine dönüşüyorsunuz? Dışarıdan bakınca, asla kötü anlamda bir değişim geçirmeyecek kadar baskın bir duruşunuz var. O nedenle size iyi gelen yanlarını soruyorum...

Buna dair size kendimle ilgili bir genelleme yapamam; çünkü her karşılaşmanın kimyası farklıdır. Her ilişkideki Şevval, farklı olmuştur. Değişmeyen tek şey ise aşkın beni daha yaratıcı kılması.

Biraz da ‘Şevval Sam şarkıları’ diyebilir miyiz? En son 2016’da çocuklar için bir albüm yaptınız. Yeni albümünüz ise çok yakında... Albüm sürecinden, şarkıların hikayesinden ve ne zaman çıkacağından bahsedebilir misiniz?

Eskiden albüm süreçlerinde daha aceleci ve sabırsız olurdum. Bu yüzden bazı albümlerimde söylediğim şarkıları, tam hazmedemediğimi fark ediyorum. Bu defa biraz da pandemiden dolayı, albümün tadını çıkarıyorum. Şarkılarda içime sinmeyen bir şey varsa, tekrar okumaya gidiyorum. Karadenizli olmamama rağmen; Karadeniz insanı, beni her zaman sevgiyle kucakladı. Bu yüzden albümde, onlara armağan edeceğim bir de Karadeniz şarkısı besteledim. Sanıyorum bahar aylarında albüm, dinleyicisine kavuşacak. Yazın pandeminin hafiflediğini ve konserlerde yeniden hep birlikte, Karadeniz şarkılarıyla coşacağımız günleri hayal ediyorum.

Pandemi nedeniyle, her sanatçı gibi siz de sahneden uzak kaldınız. Oyunculuk mu, şarkıcılık mı demeyeceğim; ama sahnede şarkı söylemenin diğer tüm tutkularınızdan ayrı tutabileceğiniz büyüsü nedir sizin için?

Sahneye çıktığım o ‘ilk an’ sanırım. O ilk karşılaşma anı. Çığlık çığlığa üzerime akan sevgi enerjisi ve o tarifsiz coşku... Zihnin durduğu, meditatif bir an.

İnanması güç ama yorgun hissettiğinizde veya motivasyonunuz düşük olduğu zamanlarda; kendinizi daha iyi hissetmek için neler yaparsınız?

Dans ederim. Bana en çok dans etmek iyi hissettiriyor.

Elele ekibi olarak ‘insan her yaşta güzeldir’e inanıyoruz; ancak sizinki daha çok yaş almamak, hatta yaşlanmayı durdurmak gibi... Üstelik estetik müdahalelerden de söz edemeyiz, yanılıyor muyum? Bu durumu yalnızca genetik faktörlerle açıklayabilir miyiz?

Önceliğim, güzellikten ziyade bakımlı ve sağlıklı olmak. Yoğun makyaj ve ışıklar altında cilt yıpranıyor. Bu yüzden çok iyi bir temizlik ve düzenli bakım şart. Cilt tabii ki eski elastikiyetini kaybediyor ve bu yüzden de küçük manipülasyonlar yapmak zorundayız. Bunun da saç boyamaktan bir farkı yok. Benim bir tek botoksla yıldızım barışmadı; çünkü kaz ayaklarımı çok seviyorum. Üstelik onlar bir sürü deneyimi, bir sürü kahkahayı anımsatıyor. Onlardan nasıl vazgeçebilirim ki? Ayrıca ben bir oyuncuyum, illa güzel olmak zorunda değilim. Yalnız şunu itiraf edeyim ki, düzenli olmasa da 2004 senesinden beri yaptığım yüz yogasının çok faydasını gördüm.

Moda ve alışverişle aranız nasıl? Trendleri takip eder misiniz, yoksa Şevval Sam olmanın ‘trendleri takip etmek zorunda olmamak’ gibi bir avantajı oluyor mu?

Başlarda giyinmek, özel ilgi alanımda değildi. Zaman içerisinde bunun benim için bir ihtiyaç olduğunu ve dolap karşısında çok vakit kaybettiğimi düşünmeye başladım ve bir stil danışmanıyla çalışmaya karar verdim. Yaklaşık on yıldır Esra Başıbüyük’le çalışıyorum. Onun sayesinde giyinmekten keyif almaya başladım. Bana yakışan renkler ve proporsiyonuma uygun kombinler hazırlıyor. Beni iyi tanıdığı için bu kombinler bazen elegan, bazen sofistike, bazen bohem, bazen etnik olabiliyor. Stil sahibi olmak için, trendleri bire bir takip etmeye de; çok para harcamaya da gerek olmadığını düşünüyorum. Pek alışveriş insanı olduğum söylenemez. Sadece yurt dışına gittiğimde ikinci el eşya ve tasarım dükkanlarından alışveriş yapmayı seviyorum.

Yakın gelecekte gerçekleştirmek istediğiniz planlarınız ve uzun vadeli büyük hayalleriniz var mı?

İspanyolca derslerine başladım. Öncelikle Latin Amerika’yı, sonra da dünyayı gezmek istiyorum. Şimdilik en büyük hayalim bu.

Son olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için okuyucularımıza bir mesaj bırakmanızı rica edebilir miyiz?

Kadın doğduk ama kadın olmayı öğrenebildik mi, kadınlığımızla barışabildik mi? Artık bu soruyu, onca zor koşula rağmen, gücümüzün farkına vararak, varlığımızı onurlandırarak, korkmayarak cevaplandırmalıyız. Evet! İyi ki kadınım! En çok da bu cevap için, emek veren tüm kadınların 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlu olsun.

SERBEST ATIŞ

  • Zaman makinasına binen ilk insan olmak isterdim.
  • Bir Tim Burton filminde rol almak isterdim.
  • 40’lı ve 50’li yıllara ışınlanmak isterdim.
  • Sahneye çıktığım o ilk anı, o ayakların yerden kesilme hissini herkesin yaşamasını isterdim.
  • Görünmez olmak süper gücüm olsun isterdim.
  • Kötü kalpli, cahil ve liyakatsiz siyasetçilerin ve tabiat düşmanlarının dünyadan yok olmasını isterdim.