Bir Başka Özge Gürel

Özge Gürel, yepyeni dizisi Bay Yanlış ile ekranlara geri döndü. Üstelik onu görmeyi çok özlediğimiz bir romantik komediyle çıkıyor karşımıza. Karşınızda ‘kusursuz bir dünya’da, bir başka Özge Gürel.


Havuzun yanı başındaki otel odalarından birinde, Özge Gürel’i bekliyoruz. Sonsuza dek akıp gidecekmiş gibi bir hevesle, bir yaz tatilini işaret ediyor her şey; elbette ki maske farkıyla. Maskeden maskeye artık çok iyi bildiğimiz malum gündeme kaptırmış, mesafeli bir sosyalleşme peşindeyiz tüm ekip. Tam bu sırada Özge Gürel dağınık topuzu, göz kenarlarına çizgiler bırakacak kadar kocaman gülümsemesi ve elinde sade filtre kahvesiyle içeri giriyor. Onun yeni dizisi Bay Yanlış setinde çoktan deneyimlediği, Elele ekibi içinse henüz muhteriz bir adım olan güneşli bir ‘yeni normal’ seti başlamış oluyor böylece. Özge Gürel’le çalışmak, durgun bir denizde sakin sakin, keyfini çıkara çıkara yol almak gibidir. Bu bir iltifat yazısı değil, hakikaten öyledir! Sürpriz bir alaboraya karşı bile ‘ünlü’ şapkasını çıkarıp ekiple birlikte en iyisi için savaşabilir. Haftalar öncesinden çekim için konsept üretirken ‘Barbie gibi bir Özge’ hayal etmiştik; daha mükemmel olmak için kışkırtan ve diğer yandan çocukluğumuzun naif arzularına götüren bir dünya… Öyle de oldu. Ancak şu an karşınızda duran Özge, gerçek Özge’nin antitezi aslında. Bu zıtlık, mükemmel olmadığından değil; böyle bir tasası olmadığından kaynaklanıyor. Sıfır kusurun huzursuzluk veren nüanslarının farkında, macerayı arayan, soru soran, yanıt arayan, düz bir çizgidense; meraklarını doyuracak inişleri ve çıkışları kabullenen bir gerçekliğe sahip Özge Gürel. Röportaj sırasında “Deneyim için geldiğimize ve bunu istediğimize inanıyorum. Kusursuz bir dünyayı başta sevmek için bile; kusurlu bir dünyadan geliyor olmamız lazım” diyor. Küçük bir kasabada geçen çocukluğunun ardından; uzun yıllardır yaşadığı, arzuların merkezi İstanbul içinse şöyle söylüyor: “Sahip olduklarımızı değil ‘sahip olabilme’ lüksünü seviyoruz. Mutlu kasaba ailesi, kapı önünde sevdiklerinle oturmak, yaz geceleri sohbet etmek, büyük sofralar, güvendiğin ve sevdiğin insanlar etrafında... Şimdi bakıyorum adres değişmiş sadece, burada da küçük ailem var” diyor. Okyanusun içinde kaybolmaktansa; kendi küçük adacıklarını yaratma cesaretini göstermiş biri o. Bir oyuncuya bakıp insan olmaya dair farkındalıklar gördüğünüzde, yaptığı iş de aynı oranda devleşiyor gözünüzde. Özge Gürel’in yeni dizisi Bay Yanlış ilk bölümüyle, bu röportaja erişebildiğiniz ilk günlerde izleyiciyle buluşacak. “Ne hoş bir tesadüf” diye işte buna deriz! Hayalperest ve iç güdülerinin sesini dinleyen Ezgi karakteriyle karşımıza çıkıyor bu defa. Bay yanlışa aşık olmak, ilk kez aşktan doğruları götürmeyecektir belki de. Kim bilir? İşin aslını Özge Gürel’e soruyoruz ve başlıyor anlatmaya…



Bay Yanlış dizisiyle ekrana geri döndünüz. Üstelik çok zor koşullar altında yaşadığımız bir dönemde settesiniz. Motivasyonunuz yerinde mi, nasıl hissediyorsunuz?
Evet, tüm dünya bir süreçten geçiyoruz ve geçmeye devam edeceğiz. Umuyorum ki artık kontrolün sandığımız kadar bizde olmadığını anlamışızdır. Aslında kolay adapte olan varlıklarız, bu hem kötü hem de iyi. Kötü olan, hayatta kalma dürtüsüyle etik kuralları yıkmaya adapte olmak... İyi olan; pandemi koşullarına da hemen adapte olmak ve ‘bu şekilde nasıl devam edebiliriz?’ sorusunun yollarını arıyor olmamız kendi içimizde… Çünkü devam etmeliyiz yol değişse de. Kişisel duruma gelirsek, tedirgin edici olsa da tedbirle yola devam etmek ve üretmek istedim. Uzun süre evde kaldıktan sonra müthiş bir motivasyona sahibim şu an.

Dizideki karakteriniz Ezgi, mantığından çok duygularıyla hareket eden, doğal, dürüst ve hayalperest bir kız. Senaryoyu ve karakteri okuduğunuzda sizi heyecanlandıran ne oldu?
Bu senaryo bir süredir bildiğim bir hikayeydi. Senaristimiz Aslı Zengin heyecanla anlatır hikayelerini ve hemen içine girersiniz. Fakat başka şeyler yapmak istediğim bir dönemdi ve o zaman yapılamadı hikaye. Ancak bu sefer geldiğinde hazırdım; çünkü bir süredir ‘eğlenceli bir şeyler yapmak istiyorum’ hissini taşıyordum. Ezgi bence hiçbiri değil ve hepsi aslında. Doğal, dürüst, hayalperest olmak sadece romantik komedi karakterlerine ait özellikler değil. Ezgi kendi olmak, bu şekilde sevilmek ve mutlu olmak istiyor. Aslında hepimizin aradığı bir şey bu. Hikayeyi ön yargıları atıp okuduğumda gördüğüm de bu. Karakteri böyle yorumladım ve içim ısındı.



Dizideki partneriniz Can Yaman; o da Ezgi’ye tam zıt bir karakter olan Özgür’ü canlandırıyor. Can Yaman nasıl bir partner?
Can’ın oynadığı karakterle Ezgi, zıt gibi görünüyor aslında ve iş tam da bunu anlatıyor; doğrularla yanlışların insan ilişkilerinde ne kadar kolay karışabildiğini... Ezgi için tüm erkekler yanlış aslında; çünkü daha kendisi olmayı başarmış değil. Can’la Dolunay dizisinin setinde tanıştık ve bizim için gayet tatlı, güzel hatırlanan bir süreç geçirdik. Benim için sadece partnerimin değil, ekipteki herkesin profesyonel iş disiplinine sahip olması çok kıymetli. Bu bir ekip işi ve çok fazla zaman geçiriyoruz birlikte. Can oynarken paslaşabileceğiniz, size alan açan, saygılı bir partner ki bu çok önemli. Set arasında da arkadaşlığı eğlenceli, keyifli ki zaten birbirimizi biliyoruz ve kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Aşk, toplumsal gerçeklikten ayrı düşünülemez. Leyla ile Mecnun; Romeo ve Juliet’in aşkları, çatışmaları var oldukları dönemin koşullarına ayna tutuyor aslında. Haliyle Ezgi ve Özgür’ün ilişkisinde de günümüze ait çatışmalar var. Hep daha fazlasını arzulama, daha fazlasını tüketme çılgınlığı bugünün aşklarını nasıl etkiledi sizce?
Kesinlikle insan ilişkileri sadece aşk değil, dönemine göre şekillenir hep. Günümüzdeki sosyal medya ve kolay erişilebilirlik, en temel sebebi bu durumun. İlişkiler büyük bir dönüşüm geçirdi; çünkü biz dönüştük. Sürekli bir onaylanma, beğenilme, aslında görülme ihtiyacı tüm hayatımıza yansıdı. Herkes beni çok beğensin, ilişkim ona göre olsun, hayatım ona göre olsun… Bu adam ya da kadın çok beğeniliyor, onunla olursam beni de severler, görürler. Çıkış noktası bunlar olan hangi ilişki sağlıklı olabilir ki? Birini kendi gözümüzle görmeden başkalarının gözüyle, toplumun gözüyle görüyoruz; ‘benim fikrim’ diye bir şey yok artık. Gariplikler silsilesi. Twitter’da görüyorum şöyle kadın, böyle adam… Sırf öyle bir fotoğrafı olsun diye ilişki istiyor; çünkü o fotoğraf onaylandı, insanlar özendi ve ona sahip olmak istiyor.

Ezgi gibi duygusal bir yapıya sahip olmak, zaman zaman mutluluğumuza ters düşebiliyor; edilgen bir imaj çiziyor. Siz önemli kararların eşiğindeyken mantığınızla mı, yoksa iç sesinizle mi hareket edersiniz?
Sanılanın aksine duygusal, dürtüsel kararlar bizi edilgen yapmaz. Mantık kurallarına, toplumun ilişki kurallarına uymuyorlar diye edilgen değil, etken olurlar bence. Çünkü kendi içinden geleni yaparlar ve sonuçları hüsran olsa da o kararlar onlara ait. ‘Mantığımı dinlerim’ derdim eskiden. Ama o mantık bana mı ait, tecrübelerime mi; duyduklarıma, gördüklerime mi ait? Bunu bilmediğimi fark ettim. Önce iç ses, önce ben!



Verdiğiniz bir röportajda sizi besleyen en önemli unsurun ‘merak’ olduğunu okumuştum. İnsan özellikle 30 yaşından sonra hayata ve kendine dair pek çok soruya yanıt bulmuş oluyor ve haliyle sorgulamaları, merakları şekil değiştiriyor. Merakınız sizi bugünlerde nereye götürüyor? 
Meraklarım ‘kendime ne katabilirim, ne öğrenebilirim, ne alabilirim?’ üzerineydi. Şimdiyse ‘kendimle beraber yaşadığım topluma, insanlara, dünyaya ne verebilirim?’ kısmındayım. Bu kısım daha keyifli ama o yoldan geçmeden buraya gelemiyorsun. Elim dokunsun istiyorum insanlara, ağzımdan çıkanlar birilerine ilham olsun, okuduğum bir kitap, anlattığım bir hikaye bir yol açsın istiyorum birinin hayatında… Bunu büyütmek istiyorum. Öğrenme ya da öğretme algılarım hep bu yönde.

Çocukluğunuz mutlu bir aileyle birlikte küçük bir kasabada geçmiş ancak yıllardır İstanbul’da yaşıyorsunuz. İmkanların ve seçeneklerin çok olması, yıllar içinde size daha fazla özgürlük ve daha geniş bir konfor alanı sağladı mı?
Öyle olması gerekiyor aslında; ama fark ettim ki dönüş hep basitliğe doğru oluyor işin sonunda… Çünkü sahip olduklarımızı değil ‘sahip olabilme’ lüksünü seviyoruz. Mutlu kasaba ailesi, kapı önünde sevdiklerinle oturmak, yaz geceleri sohbet etmek, büyük sofralar, güvendiğin ve sevdiğin insanlar etrafında... Şimdi bakıyorum adres değişmiş sadece, burada da küçük ailem var. Sevdiğim ve güvendiğim insanlar büyük sofralar uzun sohbetler... İmkanlardan gelen o güvenin rahatlığı var; ama özünde insanın ihtiyacı olan belli. Konfor dediğimiz o asıl: Güvende ve mutlu hissetmek, özgür hissetmek.

Özellikle zorluklarla karşılaştığınız dönemlerde ‘her şeyi bırakıp sakin bir kasabaya yerleşeceğim’ cümlesini çok sık kurar mısınız?
Sakin kasabadan ziyade egzotik ada hayalim var, fil seviyorum ben! Evet kurarım ama sorun çıktığında değil; her şey sakinken istiyorum ben onu. O durumdaki kendimi merak ediyorum.



Ergenlik çağlarınızda yani henüz oyuncu olmadan önce, sevgi, saygınlık, popülerlik gibi daha fazlasını istediğiniz bir duygunun mu; yoksa ev, güzel kıyafetler gibi daha somut şeylerin mi hayalini kurardınız? Oradan baktığınızda, gelecekteki Özge nasıl biriydi?
Soyut şeylerin peşindeydim, bunu çok iyi hatırlıyorum. Elbette her çocuk gibi kıyafetler, süsler püsler ilgimi çekerdi ama aklımın kaydığı bir dünya vardı kitaplarda. Çok seyahat eden, hep yeni şeyler keşfeden, bilen, dünyaya eli değen bir kadın hayal ediyordum.

Güzel, kadın, oyuncu gibi toplumsal kimlikleri saymazsak; kimliğinizin bir parçası olmuş ve ödün vermeyeceğiniz karakter özellikleriniz neler? 
Cesaretim. Tüm o etiketleri gerekirse yakacak cesaretim, en çok tutunduğum, kendim olarak kalmama izin veren bir özelliğim. Ne olursa olsun devam edeceğimi, hiç pes etmeyeceğimi biliyorum. Benim hayatım, benim yolum, benim deneyimim. Korku, ihtiyacımız olmayan bir duygu.

Sizi genellikle romantik komedilerde izliyoruz. Romantik komediyle bu denli özdeşleştirildiğiniz için ‘bana hiç farklı türde bir iş, daha farklı karakterler gelmeyecek mi?’ paniğine kapıldığınız oluyor mu?
Hiç olmuyor. Son bir senede iki dram filminde oynadım. Bir tanesi Mustafa Kotan yönetmenliğindeki Annem filmi, Sumru Yavrucuk gibi şahane bir oyuncuyla birlikte oynadığım, çok ağır bir dramdı. Bir de Atalay Taşdiken’in yönettiği Kar Kırmızı sinema filmini çektim ki o da Ardahan’da geçen bir drama. Son dizim Muhteşem İkili, aksiyon. Her işim bittiğinde gelen senaryoların yüzde 80’i dram. Daha önce de söyledim, oyunculuk vardır benim için. Dram oynayan da gayet rahat komedi oynar, tam tersi de.

Çekim konseptini oluştururken ‘Barbie bebek gibi’ bir Özge hayal etmiştik. Sizi hemen şimdi tabelasında ‘life in plastic, it’s fantastic!’ yazılı, göz kamaştıran, sıfır hatalı bir dünyaya ışınlasak… Bu denli mükemmellik bir süre sonra canınızı sıkar mı; yoksa kusurlar, hatalar olmasaydı dünya daha mı güzel bir yer olurdu?
Deneyim için geldiğimize ve bunu istediğimize inanıyorum. Kusursuz bir dünyayı başta sevmek için bile; kusurlu bir dünyadan geliyor olmamız lazım. Hedeften çok yolu sevenlerdenim. Benim tercihim ‘kusursuzluk’ olmazdı.



Bu kadar enerjik, hoşsohbet, iletişimi kuvvetli, egosuz olmak için önce kendinizle savaşmanız daha doğrusu barışmanız gerekti mi, yoksa çocukluğunuzdan beri sahip olduğunuz özellikler mi bunlar?
Teşekkür ederim! Aksi için çaba gerekiyor bence ve o çaba tüm enerjimizi alıp götürüyor. Ama ‘kendinle barışık’ olma kısmı bu durumun temeli. Kötü olduğunu düşündüğümüz, bizi üzüp incitmek için söylenmiş sözler, biz onu yok saydığımızda boşlukta kaybolur. En çok zararı, o öfkeyi taşıyan kişi yaşar aslında. Ben kötü hiçbir şeyi kişisel almıyorum, ilgilenmiyorum. Beni sevmemesi, beğenmemesi, üzmek istemesi; benim problemim değil, karşı tarafın problemi. Hayatımı etkilemesi, ben izin vermediğim sürece mümkün değil. İşte bu his, bütün tavrınıza yansıyan ve sürekli kendimizi korumak için sığındığımız o egoyu gereksiz kılan bir araç.

Aileniz ve güzelliğiniz gibi doğuştan şansları saymazsak; sonradan kazandığınız ve az rastlanılan bir şans olduğunu düşündüğünüz bir şey var mı?
Kendi kazandığım en güzel şeyler mesleğim, sevgilim ve dostlarım. Hepsini şansım sayıyorum.

Macera kelimesiyle mesafeniz nasıl, sizin için ne anlam ifade ediyor?
Maceralı bir durum yoksa, yaratıyorum düşünün! Çok yakın temastayım o kelimeyle ve anlamıyla. Diğer en sevdiğim kelime ‘merak’la çok iç içeler. Bilmediğim duygularda, alanlarda gezmek; hem mecazi hem gerçek anlamda iyi geliyor bana. Seyahatler de öyle. ‘Hadi çıkalım’ insanıyım! Yemeğe diye çıkıp üç gün eve dönmemişliğimiz var Serkan’la.

Serkan Çayoğlu da siz de ünlü olduğunuz için; normalden çok daha fazla insan tarafından ‘dream couple’ olarak gösteriliyorsunuz. Böyle anılmak size hem çift hem de bireysel anlamda nasıl hissettiriyor?
Mutlu olup teşekkür edip geçiyoruz, o hissi tutmuyoruz. Dışarıdan nasıl göründüğümüzden ziyade, evde baş başayken nasıl olduğumuz kıymetli.

Uzun ilişkilerde aşk bir süre sonra bağlılıktan, bağımlılığa dönüşebiliyor. Sizce bu dengeyi kurmanın bir matematiği var mı?
Bağımlılığa dönüşen hiçbir ilişkinin dostluk ya da aile dahil sağlıklı ve sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Bizim ilişkimize gelirsek, ben hiç orada hissetmedim kendimi yıllardır. Serkan’ın da hissetmediğini biliyorum. En güzel kısmı bunun için bir şey yapmıyoruz. O çaba, özen, bağlılık aşktan gelen şeyler. O yüzden bir matematik var mı bilmiyorum. Sanırım herkesin alanı olması ve tek başına mutlu olması gerekiyor. Ancak böyle birlikte mutlu olabilirsiniz.

‘Çok eğlenmiştim’ diye hatırladığınız günlerde genellikle nerede ve ne yapıyor olursunuz?
Serkan’la seyahate çıkmışızdır!

Öğrenmekte çok zorlandığınız fakat zamanla reflekse dönüşen bir davranışınız, alışkanlığınız var mı?
Hala dönüştürmeye çalıştığım var: Gece erken yatmak!



Peki spor, sağlıklı beslenme alışkanlıklarınızda ne kadar yer kaplıyor? ‘Asla yemem’ dediğiniz bir şey var mı?
Karantina sürecini iyi değerlendim diyebiliriz. Gerçekten sağlıklı beslendim ve spor yaptım; yani iyi hissederek başladım çalışmaya. Şu an yoğun bir dönem ama vakit buldukça hızlı bir antrenman yapmaya ve sette de yemek düzenimi bozmamaya çalışıyorum. Yoga ve kick boks bana iyi geliyor, sıkılmıyorum. Sürdürülebilirlik açısından sevdiğiniz sporu bulmalısınız. Ev yemeğini çok seviyorum, diyet yaparken öyle besleniyorum. Eskiden çok seçerdim ama asla yemem dediğim bir şey yok artık. Karbonhidrata fazla düşkünüm, ara ara onu kesiyorum.

Hem iş hem de pandemi nedeniyle, bu yaz tatile gitmeniz zor olacak. Ancak güneş yerinde, her şey yolunda olsaydı planınız nasıl olurdu?
Güney Afrika’ya giderdim…

Yıllar sonra Elele’nin bu sayısı yeniden karşınıza çıkar ve röportaja bir göz atmak istersiniz belki. Gelecekteki Özge’ye tek cümlelik bir mesaj bırakabilir misiniz?
Tadını çıkarmayı unutma!

KISA KISA

Yıl olmuş 2020 hala…

Ön yargı diye bir şey var.

Bir yere gitmek istemiyorsam ilk bahanem…
Yorgunum.

Keyifli bir kahvaltıda…
Zeytinli ekmek ve sucuklu yumurta.

Denize doğru…
Motosiklet yolculuğu lütfen!

Bugüne kadar aldığım en işe yarar tavsiye…
Evren hareketi alkışlar.

Hayatımı özetleyen hashtag…
#DünyaBuKadarDeğildirDimi

Bir uzaylıyla göz göze gelseydim…
Hemen anlat!

En rahat hissettiğim kıyafet…
Tek parça elbise.

Yakın arkadaşlarım bana en çok…
Yemeğe gelirler.

Kendim olmasaydım…
Harry Potter ya da Batman olmak isterdim.



Röportaj: Simay Engür
Fotoğraf: Deniz Özgün
Styling: Şeyda Sözüer
Saç: Akın Ünal
Makyaj: Hakan Kültür
Fotoğraf Asistanı: Anıl Aras
Styling Asistanları: Safiye Kaptanoğlu, Selin Yağcı
Mekan için; Swissotel The Bosphorus’a teşekkür ederiz.