Sade, seksi ve cool: Yasemin Allen

Doğaüstü güzelliğin ayırt edici bir yetenekle harmanlandığı bir kadın Yasemin Allen. Ona uzun uzun bakarken, anlattıklarını es geçmeyin sakın. Çünkü en büyük ayrıcalığı düşünce şeklinde ve hayata baktığı noktada saklı.


Röportaj: Ece Üremez
Fotoğraf: Semih Kanmaz

Sade, seksi,cool. Bu üç kelime Yasemin Allen’ı anlatmaya yeter sanmayın. Kendisiyle ilk röportajım üç yıl önceydi. Aradan geçen zamanda nelerin değiştiğine dair heyecanla arayı kapatma isteğim, onun sükunetiyle duruldu. Aslında hem değişen çok şey olmuş hem de hiçbir şey olmamıştı. Daha doğrusu Yasemin Allen daha da güzelleşmiş, oyunculuğunu daha da geliştirmiş ama kendi gibi olmaktan bir an olsun vazgeçmemiş, karakterinden hiç ödün vermemiş, her geçen gün artan şöhret ışıltısı onun ışıltısına hiç gölge düşürmemişti. Sakin sakin kendini gösteren bir cesarete, hem güzel hem sevimli olmanın verdiği ayrıcalıklı bir feminenliğe, sizin de kendinize inanmanızı ve hayalleriniz doğrultusunda adım atmanızı sağlayan bir güce, maskulen vuruşları olan karakteristik bir tavra, esprili tarafıyla bağlayıcı bir zekaya, hep yanında olmak isteyeceğiniz türden huzur veren bir enerjiye ve hayatı dolu dolu yaşamak isteyen bir ışığa sahip. Oyunculuk adına ise daima daha iyisini ve daha fazlasını yapmaktan çekinmeden yolunu çiziyor Yasemin Allen. Ne de olsa çocukluk kahramanı Batman filmindeki Michelle Pfeiffer’ın canlandırdığı Catwoman olan birinden aksini bekleyemeyiz. İçinizden geldiği gibi davrandığınız noktada hayatın da sizden yana olacağının en güzel kanıtı olan güzel oyuncu bir yandan dengeli bir yaşam sürmenin öneminin de farkında. Kafasının arkasında ise açığa çıkarmak için şimdilik beklettiği olgunlaşma evresinde olan bambaşka yaratıcı bir dünya gizli... Öyle ki, gördüğü her rüyanın bir film senaryosu gibi olduğunu itiraf eden bir kadın mevzu bahis. Yer aldığı projelerin oluşturduğu, klişelerden bağımsız yol, onun kalıcılığının anahtarını gizliyor. Yasemin Allen’a dair en hoşuma giden şeyi ise bu karşılaşmamızda bir kez daha hatırladım; ‘Ben böyleyim’ diye haykırabilen özgüveni. İşte, bunu yapabildiği için hepimiz aynı kişiyi görebiliyor ve göz boyamaktan başka işlevi olmayan sahte kimliklerin arasından gerçek olanın sıcaklığını seçebiliyoruz. Ekranın önünde ya da arkasında duruyor olması fark etmez; fark eden tek şey başka bir boyuta da geçsek yine aynı Yasemin Allen’ı görecek olmamız. Dönerse Senindir filminde Murat Boz ve İrem Sak ile başrolü paylaşan yetenekli oyuncu ilk kez bir romantik komedi ile karşımızdaydı. Geleceğe dair yeni ufuklarda onun için başka nasıl hikayeler saklı merakla bekliyoruz... 

Dönerse Senindir filmi için teklif geldiğinde sizi cezbeden ne oldu?

Hiçbir projeyi sadece karaktere bakarak seçtiğimi söylemek istemem ama bu kez oynayacağım rol beni bir hayli heyecanlandırdı. Sonra senaryonun tamamının ne kadar orijinal ve keyif verici olduğunu anladım. Romantik komediden çok daha fazlası olduğunu gördüm. Klişelerden uzak, dramla komedi ayarı çok güzel olan, karakterlerin iletişimlerinin çok samimi olduğu bir hikaye anlatılıyor. Beni de en çok çeken bu samimiyeti ve orijinalliği oldu zaten.

Murat Boz ve Irem Sak ikilisiyle çalışmak nasıl bir duyguydu?
Murat’la daha önce Pelin Karahan’ın düğününde tanışmıştık. Çok samimi, tatlı, göründüğü gibi bir adam gerçekten. Ekrana da öyle yansıyor zaten. Kendi duruşunu koruyan, kimseyi incitmek istemeyen, çok nazik bir insan. Çok sevdim onun enerjisini. İrem de çok yetenekli bir kız, zaten tanışmadan önce de takip ediyordum. Oyunculuk anlamında iyice yoğrulmuş acayip komik bir kız. Onun da yer alacağını öğrendiğimde çok sevindim. Dengeleyici karakterler oldu. Senaryoyu okuduğumda da herkes yerine oturdu. Çok profesyoneller ikisi de. Onlarla çalışmaktan dolayı çok mutlu oldum.

Set öncesi ve sonrası beraber rutinleriniz oluyor muydu?
WhatsApp grubumuz vardı, ki hala da duruyor. Geyik çeviriyorduk orada devamlı. Zaten çok gülüyorduk sette, sonrasında da hep o gün çekilmiş komik fotoğraflar, anlar paylaşıyorduk. Çok tatlı bir enerji yakaladık. Set olmadığı zamanlarda ise evde oturup dizi izlemekten çok keyif alıyorum. Daha çok hafta sonları arkadaşlarımla çıkıyorum. Arada spor yapıyorum. Dizi çekerken tabii ki çok daha zor oluyor ama bir film için zaten 1-1.5 ay aralıksız çalışıyoruz. Herkes yüzde 100 kendini veriyor, o yüzden de ona göre disipline sokuyorsun kendini.

En unutulmaz sahne ne oldu sizin için?
Benim için konser sahnelerini çekmek çok keyifliydi. Öncesinde çok hazırlandım. İlk kez bir projede şarkı söylüyorum. Filmi çekmeden önce iki tane şarkı kaydettik. Bir tanesi orijinal beste, bir tanesi de Kenan Doğulu’nun Sorma adlı parçası. Kayıtlar öncesinde olduğu için hazırlıklıydım elbette ama o gün konser sahnelerini çekerken seyirci rolünde gelmiş yardımcı oyunculara ezberletmişlerdi şarkıyı. Ben sahneye girene kadar herkes sanki orada gerçekten bir konser varmış gibi eğleniyordu. Sağ olsunlar ya sevdiler şarkıyı gerçekten ya da iyi moda girdiler bilmiyorum ama o performansları için teşekkür ediyorum. Çünkü sahneye çıktığımda o kadar çok insanın bana o şarkıyı geri söylüyor olması beni çok motive etti.


Sizce bir insan ne olunca yaşlanmaya başlar?
Herkes bir noktada yoruluyor çünkü yeni jenerasyonlar, yeni fikirler geliyor. İşte o zaman eğer; ‘Bizim zamanımızda böyle değildi’ demeye başlıyorsanız yaşlanma belirtisi göstermiş olursunuz. Bazen ben de eleştirirken; ‘Biz hiç öyle yapmıyorduk’ dediğim anları yakalıyorum ve hemen susturuyorum kendimi. Düşünce olarak esnekliğini kaybetmeye başladığın zaman yaşlanmaya da başlamışsın demektir. Elbette sen onun düşündüğünü kabul etmek zorunda değilsin, hayatını onun gibi yaşamak zorunda da değilsin ama eğer o öyle yapıyor diye sinirleniyorsan, o zaman yaşlanıyorsundur.

Güzel kadının tanımını siz nasıl yaparsınız? Günümüzdeki estetik algısını nasıl yorumluyorsunuz?
Ben beyaz tenli ve sarışın olduğum için hep tam tersi melez tipleri daha çok beğeniyorum. Son zamanlarda sosyal medyanın da etkisiyle çok fazla yapılı, çok fazla makyajlı, çok abartı, her yerin yüzde 100 mükemmel gözüktüğü görünümler oluşmaya başladı. Elbette kızlar bunu yapmaktan keyif alıyor, kendi makyajını, kendi saçını yapmayı öğrenip tırnaklarının fotoğrafını paylaşmayı seviyorlar. Bu bir imaj yaratmak oluyor. Ama en güzeli artık tek tip güzellik kavramı yok. İlla kadınların uzun ince olması gerekmiyor. Daha kalçalı, daha kısa, daha dolgun yanaklı farklı tipli kadınlar da dikkat çekiyor. Güzellik anlayışının değiştiğini düşünüyorum açıkçası, ki bu da çok güzel. Eskiden dişlerin arasındaki boşluk, çil, ben gibi kusurlu diyeceğin özellikler artık ilgi çekici gelmeye başlıyor. Aksine Barbie gibi görünenler sıkıcı gözükebiliyor. Bir kız bu ara çok dikkat çekiyor; adı Winnie Harlow. Zenci, kıvırcık saçlı ve vücudunun pek çok yerinde vitiligo rahatsızlığından dolayı lekeleri var, makyaj gibi duruyor. Hem orijinal hem de çok iyi bir top model.

Sahip olduklarıyla yetinmeyi bilen biri misiniz yoksa hep daha fazlası için mücadele eder misiniz?
Ederim. Yetinmeyi çok sevmiyorum ben açıkçası. Zamanım varken, bu yaşta hırslı olacağım, çabalayacağım, yenilikler için istekli olacağım... Başarı ve maddiyattan ziyade daha çok şey görmek ve deneyimlemek istiyorum. Dünyayı keşfetmek istiyorum. ‘A kızım olur mu öyle şey, bak ne güzel hayat yaşadın otur oturduğun yerde’ diyenleri haklı bulmuyorum. Şimdilik yetinmek istemiyorum.

İngiltere ve Avustralya’da geçen yıllarınıza dair özlemini duyduğunuz şeyler var mı?
Var tabii ki. İngiltere’ye gidiyorum arada. Avustralya’ya, döndüğümden beri gidemedim açıkçası. Oranın doğası mükemmel. Kilometrelerce altın kumlu sahiller, okyanus muhteşem. Özellikle oradaki kuş seslerini özlüyorum. İngiltere’nin kokusu çok güzel, her yer yemyeşil ve toprak kokusu hakim.

Farklı şehirlerde yaşamış ve farklı kültürler tanımış biri olarak Istanbul’u nasıl bir yer olarak görüyorsunuz?
İstanbul Türkiye’nin geri kalanından çok farklı bir şehir. Ülkenin tamamını anlatan bir yer değil. Çok canlı bir kere, her gelen aşık oluyor bu şehre. Tam bir geçiş hattı, kozmopolit, herkesin de bayıldığı çok revaçta olan, egzotik ve modern bir şehir.

Peşinden koşmaktan asla vazgeçmeyeceğiniz şey ne?
Mutluluk. Kariyerim açısından başarı da elbette, ama hiçbir şeyin mutluluğumun önüne geçmesine izin veremem. Bu biraz da şans meselesi tabii ki. Ama baktım yaptığım işten ruhum tatmin olmuyor, her zaman mutluluğumu tercih ederim.

Uyuyamadığınızda ne yaparsınız?
Çorba söylerim. Sıcak bir şey içmek iyi geliyor. Bir de çok iyi uyutan bir tane nefes egzersizi var onu yapıyorum; dört saniyede nefes alıyorsun, sekiz saniye tutuyorsun, sekiz saniyede de veriyorsun. Sonunda bayılıp uyuyorsun zaten.

En sevdiğiniz rüyanız?
Ben çok değişik, uçuk rüyalar görüyorum. Her gece bir film izliyorum rüyamda adeta. Ama uyandığımda tam hatırlayamıyorum. Zaten başkasına anlatınca sıkar. İki kere de gülerek uyandığım rüya gördüm. Bir tanesinde arkadaşıma sarıldıkça kafası şişiyordu mesela, şimdi söyleyince çok saçma geliyor ama beni uykumda güldürmüştü.

En çok giydiğiniz renk?
Siyah.

Çantanızdan hiç eksik olmayan...
Parfüm. Armani Prive serisinden.

Kahvenizi nasıl alırdınız?
Az sütlü Americano.

Gece mi gündüz mü?
Seçemem. İkisini de çok seviyorum.

Sinemaya gitmek mi dizi seyretmek mi?
Dizi.

Yalnızlık mı kalabalık mı?
Yalnızlık.


Kendinizi ne yaparken çok daha özgür hissediyorsunuz?
Dans ederken, bisiklete, motosiklete binerken özgür hissediyorum. Tek başıma araba yolculuğuna çıkmayı seviyorum. Bu yaz da bir arkadaşımla San Fransisco’dan Los Angeles’a arabayla gittik. İki gün sürdü. İnanılmaz güzel yerler keşfettik deniz kıyısında.

Aşk bir özgürlük mü yoksa tutsaklık mıdır sizce?
Tutsaklık gibi görüyorsanız zaten hiç girmeyin o işlere. Öyle dönemlerden de geçmişliğim var tabii, ‘o olmadan asla yaşayamam’ dediğim... Zaten öyle bir teori var ya; ‘Birlikte olduğun anda tutku bitiyor, kavuşmak aşkı pasifize etmek’ gibi... Ama doğru insanı bulduğunda kesinlikle özgür oluyorsun çünkü kendinden bir parça buluyorsun. Sanki küçüklüğünüz beraber geçmiş de bir süre ayrı geçirmişsiniz ve sonra tekrar buluşmuşsunuz gibi hissediyorsunuz. O yüzden aşk kesinlikle kalbin açıldığı bir özgürlük.

Aşık olduğunuzda karakterinizin hangi yanları öne çıkar?
Bu sorunun yanıtı elbette karşındaki insana bağlı olarak değişebilir. Ama ben özüme döndüğümü hissediyorum. Özünde kimsen ona en yakın kişiyi bulduğun zaman aşık oluyorsun gibi geliyor bana. Rahatlasam da şımarmamayı öğreniyorum. Çünkü çok değer verdiğim biri olduğu için karşımda, fazla duygusal da olsam ya da çok sinirli de olsam ona yansıtmamayı; kendi duygularımı da kontrol etmeyi öğreniyorum. Üzmek istemiyorsun karşındakini ve onun için daha iyi, daha olgun bir insan olmak istiyorsun. İlişkiye kendi hayatındaki duygusal sıkıntıları yansıtmamayı öğreniyorsun. Daha iyi birine dönüşüyorsun, ona en iyi tarafını göstermek istiyorsun.

Sizce günümüzde aşkı yaşama şekli mi değişti yoksa kadın ve erkekler mi değişti?
Eskiden aşkların daha güçlü olması belki de şartlardan dolayı öyleydi. İnsanlar dünyayı çok gezemiyordu, zaten belli bir miktarda insanla tanışıyordun. Birine bağlanmak daha kolaydı belki de... Şimdi insanlar daha doyumsuz olabilir ama belki de o insan içinden, ‘Bu benim tam hayatımı geçirebileceğim kişi’ diyebileceği yaşa ve kapasiteye ulaşmadığı için öyledir. O kişiyi bulana kadar diğer karşısına çıkanları da kabul edemeyebilir. Bu durum onu vefasız da gösterebilir. Ama kimse kimseyi zorla sevemez. Hem birini seviyormuş gibi yapmak hem de yenisini kollamak durumu günümüzde oluşmuş olabilir. O yüzden karşımızdakinin de böyle bir şey düşünebileceğini tahmin ederek, ona tam olarak güvenene kadar kendini yüzde 100 vermemek lazım karşı tarafa.

Bir erkekte mutlaka olması gereken özellik sizce ne?
İlk baktığım şey espri anlayışı. Beraber gülebilmek çok önemli. Komik insanları çok seviyorum. Burada insanların birbiriyle ya da kendiyle dalga geçmesi çok rastlanılan bir durum değil. Yargılanma korkusu oluyor. İnsanlar kendilerine farklı haklar tanıyabiliyorlar; ‘Ben erkeğim şöyle yapmalıyım, ben kadınım böyle demeliyim’ gibi... İlişkilere dair bu tip şeyler Türkiye’ye ilk döndüğümde şaşırtıcı gelmişti. Herkes gardını almış bir şekilde davranıyor. Kendileri öyle düşünmese de başkalarından laf gelir diye bir korku var. İstemeseler de öyle olabiliyorlar.

İlişkide hangi konuda güçlü olduğunuzu düşünüyorsunuz?
Ben öyle bakmıyorum aslında ilişkilere. Beraber olduğum kişi bana güçlü olma zorunluluğu hissettiriyorsa ya beni sınıyordur ya da zayıflığımı görmek istiyordur. Ama çok iyi bir dinleyici olduğumu söyleyebilirim.

Evlenmek hayatta check atılması gereken bir durum mu? Yoksa hiç evlenmesem de olur diyor musunuz?
Karşı olduğum dönemler de vardı... Ama çok güzel bir şey tabii ki. Bir de sadece size değil ait olduğunuz arkadaş çevrenize de çok güzel enerji yayan bir durum. Çünkü, ‘Biz bu hayatta beraberiz’ mesajı veriyorsunuz ve bağların daha sıkı kurulmasını tetikliyorsunuz. Anne ve babanın evinden çıktığın andan itibaren arkadaşlarını seçerek kendi aileni kurma yolunda adım atıyorsun. Evlendikten sonra da yeni aile bağlarını daha da sıkılaştırmış olduğun için güzel bir tarafı var tabii ki...


Şarkıcı olmak ister miymişsiniz?
Ben şarkı söylemeyi çok seviyorum. Ama müzisyen olmak farklı bir şey, enstrüman çalmak, beste yapmak, müzik üretmek bambaşka bir durum. O aşamada olsaydım belki düşünebilirdim. Ama şu anda karakter olarak, Selin olarak bunu yapmak iyi geldi. Çünkü o benim müzisyen kimliğim oldu. Daha önce sahneye çıkıp kendi bestelerimi söyleyip tarzımı oturtma fırsatım olmadı hiç. O yüzden çok keyifliydi.

Oyunculukta daha iyi olmak adına neler yapıyorsunuz?
İki senedir çalıştığım oyuncu koçum var. Onunla performans bazlı nefes ve rahatlama teknikleri de çalışıyoruz. Bazen psikoloji çalışmaları yapıyor bazen de metot tarafına giriyoruz işin. Workshop’lara gidiyorum, en son Harika Uygur’unkine katılmıştım. Çok güzel, beğendiğim bir teknik öğrendim. Çok çalışıyorum, sahnelerimi öğrendiğim farklı metotlarla birçok kez okumaya çalışıyorum. Tek bir taneye sabit kalarak çalışmıyorum, hepsini öğrenip kendi tekniğimi çıkarmaya çalışıyorum.

Bugüne kadar izlediğiniz en etkileyici film hangisi?
Ben psikolojik gerilim filmlerini çok seviyorum. Michael Fassbender’i çok beğeniyorum. Gözlerinin arkasında değişik bir şey yatıyor o adamın. İçinde sanki kaynayan bir enerji var ve onu hem sesine hem gözlerine mükemmel şekilde yansıtıyor. Kadın oyunculardan da Charlize Theron, Cate Blanchett, Natalie Portman ve Jennifer Lawrence’ı çok beğeniyorum.

Türkiye’de sinema sektörü sizce nasıl bir değişim içinde?
Çok film çekiliyor, bu iyi bir şey, sektör canlı. Çekilen film tarzlarında çok değişiklik olduğunu zannetmiyorum. Komediye yönelme var. Korku filmleri daha çok dini inançlar üzerinden gidiyor. Örneğin benim korku filmi sevmeyen arkadaşlarım hep Türk. Halbuki ben bayılıyorum. Sanırım insanlar işin içinde kötü bir ruh falan varsa, kendilerini bulaştırmak istemiyorlar. Onlara bir kanal açtıklarını düşünüyor olabilirler. Korktuğu anda korku onlara yapışacakmış gibi geliyor belki de. Bilimkurgu filmleri için animasyon alanında gelişmiş olmak gerekiyor. Bir de anlaşılmama korkusu olabilir. Alışılmışın dışında bir şey çekip izlenmeme endişesi olabilir. Furya başlatılmadığı sürece belki kimse adım atmak istemiyordur, belki de öyle bir merak yoktur.

Bir korku filminde rol almak ister misiniz?
Mağdur olmayacaksam yani ilk ölecek sarışın olmayacaksam tabii ki isterim. Ama korkudan çok gerilimi daha çok seviyorum. İki karakterin arasındaki entrikalar, yalanlar daha heyecanlı geliyor. İki zeki insanın birbiriyle çatışması gibi akıl oyunlarının oynandığı... Anthony Hopkins ve Ryan Gosling’in Fracture diye bir filmi vardı, çok severim.

Mesleğinize bakış açınızı değiştiren biri ya da bir durum karşınıza çıktı mı?
İzlediğim filmlerden aldığım hisler beni çok etkiliyor. Örneğin Jennifer Lawrence’ın Silver Linings Playbook filminde canlandırdığı karakterin gerçekliği çok hoşuma gitmişti. Toplumsal normlara karşı çıkışı ve isyan ederek kendini ifade ediş şekli çok etkileyiciydi. Böyle roller beni oyunculuğa bağlıyor. İnsanlarla iletişim biçimini geliştiriyor ve yalnız olmadığını anlıyorsun, kendinden bir şeyler buluyorsun. Çünkü genellikle en yakın çevrendeki 2-3 kişi dışında insan kendini herkese çok açmaz. Bir yandan da toplumda çok mutluymuş gibi davranmak zorundasın çünkü pozitif olmak el üstünde tutuluyor; çünkü mutlu bir insanla çalışması daha kolay. Öyle biri işin içine dahil olduğu zaman sen de rahatlıyorsun. O yüzden depresyonda olduğunda ya da üzüntülü hissettiğinde filmlerdeki karakterler sayesinde benzer duyguları izlemenin insanlara iyi geldiğini düşünüyorum.

‘Eskiye nazaran siz’ desem, cümleyi nasıl tamamlarsınız?
Daha az şeyi kafama takıyorum. Bir de daha gençken büyükmüş gibi davranmak zorunda hissedip hakkını aramak istiyorsun her konuda. Ama büyüdükçe insanlar da zaten seni ciddiye alıyor ve sen de rahatlayıp küçülebiliyorsun, daha çocuksu olabiliyorsun.

Hayatta hayalleriniz doğrultusunda ilerlediğinizi düşünüyor musunuz?
Evet, kesinlikle. Türkiye’de yaptığım işlerin hepsini seçerek oynamaya çalışıyorum. Bu sayede çok yetenekli insanlardan çok fazla şey öğrenme fırsatım oldu. Güzel projelerde yer aldım. Son filmimden çok mutluyum. Müzikle ilgili hayalimi de gerçekleştirmiş oldum.

Peki, tek bir şeyi değiştirebilecek olsanız bu ne olurdu?
Değiştirmek istediğim bir şey yok, daha fazla yapmak istediğim şey var. Bir gün İngilizce olarak bir karakteri canlandırmak isterim. Bir noktada yönetmenlik yapmak, bir şeyler yazmak gibi bir hayalim de var ilerisi için. Yeteneğim var mı bilmiyorum açıkçası ama şimdilik bir sahne yazıyorum. Kurgu, çok daha zor bir olay. Ama biraz daha eğitimle açılabilir. Kısa film çekmek isterim. İyi bir görüntü yönetmeniyle çalışıp ortak bir dil oturtup diyalogları hem görsel anlatım hem de karakterin yaşadıklarıyla beraber biraz daha deneysel bir film çekmeyi hayal ediyorum. Sinema ve televizyonu çok seviyorum zaten. Özellikle dizilerde karakterin gelişimini görmek çok güzel oluyor.