İlelebet ilham perisi: Audrey Hepburn kimdir? Hayatı ve biyografisi

Bir ilham perisi, bir Hollywood yıldızı... Audrey Hepburn bugün hala çok konuşulan, biyografisi internette aranan isimler arasında... Bu makalede Audrey Hepburn'un biyografisine, yaşam serüvenine, filmlerine yakından bakıyoruz... İşte Audrey Hepburn kimdir sorusunun en detaylı yanıtı

İlelebet ilham perisi: Audrey Hepburn kimdir? Hayatı ve biyografisi

Audrey Kathleen Ruston yani 'tescilli yardım meleği' Audrey Hepburn (4 Mayıs 1929 – 20 Ocak 1993)...  Bir Hollywood yıldızı, moda ikonu, ilelebet ilham perisi... Peki, Audrey Hepburn kimdir? Neler yaptı, bugün daha araştırılan biyografisine neler sığdırdı, ne zaman, neden öldü... Bol ödüllü Hollywood yıldızı ve UNICEF elçisi zarafeti, güzelliği ve merhametiyle 21’inci yüzyılda da gerçek bir ikon olmayı hak ediyor.  İşte Elele arşivinden Audrey Hepburn'un yaşam öyküsü ve detaylı biyografisi...

Yazı: Zeynep Başak Durak (2012)

AUDREY HEPBURN KİMDİR?

Başkent Brüksel’in merkezinde Ixelles’de Hollandalı barones anneye ve Avusturyalı-İngiliz banker babaya doğdu Audrey Kathleen Hepburn-Ruston.

Hollywood’un o baş döndürücü şöhretine karşılık ailesi hep hayatının merkezinde oldu. Çocukluğu Belçika, Hollanda ve İngiltere üçgeninde geçti. Şanslıydı, küçük yaşta farklı diller öğrenme fırsatını yakaladı. Şanssızdı, çünkü babası ‘hayatında onarılmaz bir iz bırakarak’ evi terk etti. İlkokulu İngiltere’nin güney doğusundaki Kent’te yatılı bir okulda okudu, annesi sıkı disiplinli bir eğitimden yanaydı. Okulda dans derslerine ilgi gösterdi.

 ÇOCUKLUĞUN DERİN YARALARI

Audrey hafta sonlarını sadece bir saat uzaklıktaki Londra’da yaşayan babasını bekleyip hayaller kurarken geçirdi. Mutlu aileleri olan arkadaşlarına çok özendi. Babası yıllar sonra geldi, boşandığı eşinin ricası üzerine Audrey’i okuldan alıp havaalanına bıraktı. Barones Ella Van Heemstra, 2. Dünya Savaşı çıkınca, kızının savaşta tarafsız kalacağını düşündüğü Hollanda’da güvende olacağını düşünmüştü. Ona hep çok mesafeli duran babasına sarılmak, yanaklarından öpmek istedi ancak karşılık bulamadı. Kalbindeki yara derinleşti ve bu buluşmadan sonra babasının izini kaybetti.

Joseph Hepburn, Britanya Faşistler Birliği’ne katıldı, savaş süresince Alman askerlerle iş birliği yaptığı için hapsedildi. Audrey, annesinden gizli babasını aradı; sonunda Kızılhaç’ın kayıtlarında izine rastlandı. Broadway’den sonra Hollywood’a adım atarken bile aklından çıkaramadığı babası Dublin’de yaşıyordu. 20 yıl sonra onu ziyarete gitti. Yine hayalindeki gibi sıcak bir kucaklaşma yaşayamadı ama kocası Mel’in dediği gibi ‘sevgi yoksunu’ babasıyla bağını korudu. Onu ömür boyu maddi, manevi destekledi. Babasından göremediği sevgi, ilgi ve sıcaklığı önce kendi çocuklarına sonra da Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu ile dünya çocuklarına gösterdi.



Direnişin cesur kalbi

Hollanda, 1940 yılının mayıs ayında Alman işgaline uğradı, baronesin ailesinin mal varlığına el konuldu. Hayat bir cehennemi andırıyordu; sokakta infaz edilenler, açlıktan ve soğuktan bitap düşen çocuklar, kadınlar... Lale soğanı ve birkaç parça peksimetle karın doyurmaya çalıştığı da oldu Audrey’nin; o yüzden savaşın bittiği gün Kanadalı askerlerin verdiği çikolatanın tadını hayatı boyunca unutamadı. 12 yaşında Arnhem Konservatuvarı’na kaydoldu, dansçı olmayı istiyordu. Savaşa rağmen insanlar, okulların açık olduğu, konserlerin düzenlendiği normal bir hayat sürdürmeye çabalıyordu. Audrey, bale pabuçlarına sakladığı mesajları Alman kontrol noktasından geçirip direniş kuvvetine ulaştıracak kadar soğukkanlıydı ve dans gösterilerine katılıp gizlice yardım toplayacak kadar da cesaretli. Ancak çok zayıflamış, 171 cm boyuyla 45 kiloya inmiş; anemi, sarılık ve zatürrenin pençesindeydi. Haftalarca hastalık ve yetersiz beslenmeden yataktan kalkamadığı oldu. Çocukluğunda yaşadığı bu zorluklar, onu hayatı boyunca anoreksiyanın sınırında tuttu.



Ömürlük bir dost

Sabrina filminde giyeceği kostümler için Audrey, Paris’te modaevi sahibi Hubert de Givenchy’e gitti. Ünlü Hollywood yıldızı Katharine Hepburn’ü beklerken, yeniyetme Audrey Hepburn’ü gören Hubert hayal kırıklığına uğradı, meşgul olduğunu bahane edip onu başından savmak istedi ancak Audrey onu yemeğe davet edip cazibesiyle halihazırdaki birkaç kostümü almaya razı olduğunu söyleyip ikna etti. Audrey için ultra şık bir mankenle klasik balerin stilinin karışımı kostümler hazırladı Hubert ve ömür boyu sürecek bir dostluğun temelleri atıldı.

Givenchy’nin ismi film jeneriklerinde yer aldıkça Audrey dostunu şöyle tanımladı: “Hubert bir modacıdan da ötedir, sadece kostüm çizip dikmez, kostümlerle kişiliği de yaratır.” Audrey ve Hubert’in birlikteliği 50’li ve 60’lı yıllarda Hollywood’un Altın Çağı’na damga vurdu ve dünya modasına yön verdi. Audrey sayesinde kendi elegant tarzını keşfetti, milyonlarca kadın Audrey’nin gardırobuna sahip olmak, ona benzemek istiyordu. Hubert bu dostluk sayesinde ününe ün kattı, Paris’i dünyanın moda merkezi yapan kişi olarak tanındı. Hubert, 1993’te vefat eden dostu Audrey’nin cenazesine katılan aile üyelerinden biriydi.


William Wyler, Audrey Hepburn/Paris, 1968

Broadway ve Hollywood’a adım atıyor

Arnhem’in Nazilerden kurtuluşu 1945’te tam 16’ncı yaş gününe denk geldi. Özgürlüğe kavuşunca dans eğitimini sürdürmek için annesiyle Londra’ya gittiler. Bir yandan baleye devam ederken bir yandan da modellik yaptı. Hayalinde prima ballerina olmak vardı ancak boyunun fazla uzunluğu ve antrenman eksikliği nedeniyle baş dansçı olamayacağını öğrendi ve büyük hayal kırıklığı yaşadı.

Üstelik para kazanması lazımdı, filmlerdeki küçük rollere yöneldi. Şöhret basamaklarını Fransız yazar Colette’in desteğiyle Broadway’de sahneye konulacak Gigi oyununda başrolü alarak çıktı, ardından Roma Tatili (Roman Holiday) filminde Gregory Peck’in karşısında Prenses Anna’yı oynamak için bizzat Oscar’lı yönetmen William Wyler tarafından seçildi. Wyler, Audrey’nin çarpıcı doğal tarzından etkilenmişti. Avrupa’dan Amerika’ya, sahne ışıklarının en çok parladığı Broadway ve Hollywood’a aynı zamanda adım atmıştı. Audrey, 50’lerin başında 70’lerin sonuna kadar sinema yıldızı olarak parladı. Sinemayla ilgili her şeyi öğrendiği yönetmen Wyler’ın filmi Audrey’e En İyi Kadın Oyuncu Oscarı’nı getirdi. Daha sonra dört kez daha bu dalda Oscar’a aday gösterilecekti.


Audrey Hepburn, Peter O’Toole/How To Steel a Million/1966

Bir stil ikonu doğuyor

Gazeteciler Audrey’nin duruşuna, masum gülüşüne, gözlerindeki ışıltıya hayran olmuştu. O yılların yıldızları Marilyn Monroe, Jane Mansfield gibi feminen yıldızlardan farklıydı; onu farklı yapan duruşu, zarafeti, masumiyetiydi. Roma Tatili’nden sonra dergilerin kapaklarında yer aldı; giydiği elbiseler, ayakkabılar, taktığı gözlükler, fularlar moda oldu.

Şahane Macera (Funny Face) müzikalinde giydiği dar, kısa paça siyah pantolonu, siyah boğazlı kazağı, beyaz çorapları ve siyah loafer’ları olay yarattı. Filmi izleyen 10 binlerce kadın mağazalara gidip böyle kombinler ısmarladı.

Sonraları eskort bir kızı canlandırdığı Tiffany’s’de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany’s) filminde Audrey’nin giydiği Givenchy imzalı, sırt dekolteli siyah elbise, taktığı kolye, kullandığı uzun sigara çubuğu ve saç topuzu didik didik incelenip tartışıldı yıllarca. Ve o günden bugüne “Her zarif kadının gardırobunda küçük siyah elbise olmalı” deyip durdu modacılar.



Mutluluğu bulma çabaları

Audrey, şöhret nedeniyle nişanlısı Hollandalı milyarder işadamı James Hanson’dan ayrılmak zorunda kaldı ama şöhret sayesinde ilk kocası Mel Ferrer’le tanıştı. Rol arkadaşı Gregory Peck, ikiliyi bir partide buluşturdu.

Mel, Audrey’e Broadway’de Fransız Jean Giradoux’nun Ondine oyununu sahnelemeyi teklif etti, tiyatroda filizlenen aşk, Henry Fonda ile beraber oynadıkları Savaş ve Barış filminde alevlendi. Arada Audrey, Humphrey Bogart ile oynadığı Sabrina filminde, senaryoya göre aşık olduğu William Holden ile kısa bir ilişki yaşadı. Holden alkolikti ve vazektomi yaptırdığı için çocuk sahibi olamazdı. Hayatta en çok çocuk sahibi olmayı isteyen Audrey ile ayrıldılar. 1954’te daha önce birkaç defa evlenip boşanmış, dört çocuklu Mel Ferrer’la ‘evim’ dediği İsviçre’de basından gizli ve sade bir törenle evlendiler. Audrey hemen çocuk sahibi olmak istiyordu; hamile kaldı ama düşük yaptı.

Mel, üzüntüden günde birkaç paket sigara içen ve kilo kaybeden karısına reddedemeyeceği bir film teklifinin geldiğini müjdeledi: Fred Astaire ile Şahane Macera (Funny Face) müzikalinde dans edip, şarkı söylemeyi kabul eder miydi? Bu efsane aktörle başrolde oynamak Audrey’yi yataktan ve depresyondan çıkardı. Efsane Fred Astaire’in yanında o da harika dans ediyordu. Şarkı söylemesi de fena sayılmazdı; ancak sesinin çok güzel olmayışı daha sonra müzikal filmlerdeki şarkılarda dublaj konulmasına sebep olacaktı. Audrey kendisiyle barışık biriydi. “Boynum biraz uzun, dişlerim biraz eğri, ayaklarım büyük. Ama ben her şeye rağmen mutluyum, biliyorum ki sadece mutlu kızlar, güzeldir.”


Breakfast at Tiffany’s /1961

Dünyanın en kıskanılan kadını

1957’de çevirdiği film Öğleden Sonra Aşk (Love in the Afternoon) adlı romantik komedi filminde kendisinden 28 yaş büyük efsane aktör Gary Cooper’la oynadı ve dünyanın en kıskanılan kadınlarından biri oluverdi. Milyonların hayran olduğu dünya yakışıklısı aktörlerle rol aldı; Gregory Peck, Humphrey Bogart, Fred Astaire, Gary Cooper, Cary Grant, George Peppard, Peter O’Toole, Sean Connery... Çoğu aktörle arkadaş oldu, cenazesinde Gregory Peck vedasını Tagore’un yazdığı Sonsuz Aşk şiirini okuyarak yaptı. Bu şiir Audrey’nin en sevdiği şiirdi: “Seni sayısız şekilde, sayısız kez sevmiş görünüyorum. Bu hayattaki hayattan sonra, bu yaştaki yaştan sonra, sonsuza...”

OĞLU SEAN'I DÜNYAYA GETİRDİ

Kocası Mel yönetmenlik ve yapımcılığa başlamıştı. Audrey, Bir Rahibenin Öyküsü (The Nun’s Story) filmi gibi hasılat rekorlu prodüksiyonlarda oynayıp bir yandan da kocasını desteklemek için onun filmlerinde yer aldı. Ardından Meksika’da çevirdiği bir filmde attan düşüp omurgalarını kırdı, hamileydi ve bu travma yüzünden ikinci kez bebeğini kaybetti. Sonra yeniden hamile kaldı ve 1960’da oğlu Sean’ı İsviçre’de dünyaya getirdi; onun da artık bir çocuğu vardı. Doğumdan kısa bir süre sonra toparlanıp bir Hollywood klasiği olacak Tiffany’s’de Kahvaltı (Breakfast at Tiffany’s) için kamera önüne geçti. Oğlu Sean’ı kocasına emanet edip filmlere devam etti.


Humphrey Bogart, Audrey Hepburn, William Holden/Sabrina /1954

Adı onunla ölümsüzleşen film: My FaIr Lady

Benim Tatlı Meleğim’de (My Fair Lady) çiçekçi bir kızı canlandırdı Audrey; yine oyunculuğu ve giydiği kostümlerle olay yarattı. Ağzı ve aksanı bozuk bir sokak kızının bir iddia üzerine ‘hanımefendi’ yapılmaya çalışılmasının anlatıldığı müzikal film, 8 dalda Oscar kazandı. Ve My Fair Lady, Audrey’nin ismiyle özdeşleşti.

Eşinin başarılarının gölgesinde kalan Mel, onun kendi yapımlarında da oynamasında ısrarını arttırdı, sürmenaj eşiğine gelen ve sürekli kilo kaybeden Audrey ise çalışmayı tamamen bırakıp oğlu Sean’la kalmak istedi ama araya yine filmler girdi; Cary Grant ile polisiye komedi, Peter O’Toole ile macera filmi… Audrey kariyerinin zirvesindeydi, bazen çok ünlü yönetmenlerin, senaristlerin tekliflerini reddetti, aile huzurunu ve kendi sağlığını korumak için... Çift 1968 yılında boşandı.


Wilfrid Hyde-White,  Audrey Hepburn/My Fair Lady/1964

Hollywood setlerinden çorak topraklara

Audrey ikinci evliliğini bir gemi seyahatinde tanıştığı İtalyan psikiyatr Andre Dotti’yle yaptı. Normal bir hayat sürdürmek için Roma’ya taşındı, Sean’ı eve yakın bir okula yazdırdı, hamile kaldı ve düşük ihtimaline karşı hamileliğin ilk aylarını yatarak geçirdi. 1970’de ikinci oğlu Luca’yı kucağına aldı. O kadar mutluydu ki... Bir çocuğu daha olsun istiyordu ancak 45 yaşındayken yine düşük yapıp bu sayfayı kapattı. Gelen film tekliflerini reddedip UNICEF için televizyon programı yaptı.

1954’ten beri destek veriyordu bu kuruluşa. UNICEF’i seçmesinin nedeni kendi çocukluğundan gelen bağdı. Hollanda’da savaş sonrasında Audrey de çocuk yardım fonundan destek alanlardan biriydi, bu iyiliği hayatı boyunca unutmadı, şöhretini dünya çocuklarının yararına kullanmaktan çok mutlu olduğunu söyleyerek gelişmemiş ülkelere gidip UNICEF’in kampanyalarını yerinde gördü ve dünyanın ilgisini yardıma muhtaç çocuklar üzerine çekmeye çalıştı. UNICEF’in aşı kampanya tanıtımı kapsamında Türkiye’ye de gelen Audrey, Halit Kıvanç’ın sunduğu TRT 23 Nisan Çocuk Şenliği’ne katıldı. UNICEF’in Gönüllü Elçilik payesi ölümünden bir yıl önce verildi. Hayatında ilk defa dinleniyor, yardım kampanyalarıyla ilgileniyordu. Ama evliliği çatırdamaya başladı. Sean Connery ile çevirdiği Robin ve Marian filmden sonra Audrey, İtalyan eşinin onu alenen başka kadınlarla aldatmasına daha fazla dayanamadı.



Tescilli bir melek

Boşandıktan sonra ruh ikizim dediği arkadaşı Hollandalı aktör Robert Wolders ile hayatının sonuna kadar beraber oldu. Robert eşine tüm seyahatlerinde eşlik etti, Audrey’nin insana huzur veren gölgesinde kalıp onu her zaman destekledi. Audrey kariyerini sonlandırmasına rağmen Steven Spielberg’in teklifiyle Daima’da (Always) rol aldı. Son filminde bu hayatta onu anlatmak için söylenebilecek ‘gerçek bir meleği’ canlandırdı.

AUDREY HEPBURN NE ZAMAN, NEDEN ÖLDÜ?

Audrey Hepburn 64 yaşında evinde, İsviçre’de apandisit kanserinden dolayı hayata gözlerini yumdu. Bize de onun yaşamından ilham alacağımız bir sürü güzellik bıraktı.

Bu makalenin ardından 'Mayonun tarihi' başlıklı makalemize de bakabilirsiniz...