‘Kaçalım buralardan’ deyip kaçabilenler

Hangimiz yeri geldi de bunalmadık şehrin kalabalığından ve kabalığından? Hangimiz tüketim toplumunun getirdiği düzenden sıkılıp da koşarak kaçmak istemedik yaşadığımız hayatlardan? Hangimiz hızlı yaşamaktan isyan edip çocuğumuzu daha ‘yavaş’ bir ortamda büyütmenin hayallerini kurmadık? Peki kaçımız çokça gidelim dedik de sonra gidebildik? Kendisine bi’avuç diyen yedi kişi, bizim için ütopik olan hayalleri gerçek dünyaya aktarmayı başarmışlar. Belki size de ilham verirler!

Röportaj: Aslıhan Sever
Fotoğraf: Engin Irız

Bazılarımız için iyi bir kariyer yapmak, kitap çıkarmak, sosyal medyada fenomen olmak, takipçi toplamak out, hayalini kurduğu doğal hayatta yaşama isteğini gerçekleştirebilmek in! Hayalleri artık ‘gitmek’ süslüyor. Yavaşlamak, sağlıklı yaşamak, stresi savmak, doğaya uzanmak, nihayetinde huzurlu olmak... Kendisine bi’avuç diyen bu yedi kişi, bu hayallerini gerçekleştirmeyi başarmışlar. Her şeyi bırakıp Karaburun’a yerleşmişler. İsteyenlerin onları ziyarete gidebileceği, onlarla birlikte üretebileceği ortak bir alan kurmuşlar. Üstelik kurdukları bu oluşum sadece kendi yaşamlarıyla alakalı değil. Dünyayı güzelleştirmek, doğayı canlandırmak için el birliği yapmışlar. Sadece bu kadar da değil! Yerleştikleri Karaburun bölgesinde bulunan tıbbi ve aromatik bitki türlerini topluyorlar, endemik türlerle ilgili araştırmalar yapıyorlar, topladıkları bitkileri damıtıp özlerini çıkarıyorlar. Ekolojik yaşam, ekolojik tarım ve mühendislik, sürdürülebilir hayat tarzı gibi konularla yakından ilgililer ve bu ilgilerini kendi hayatlarıyla bütünleştirmek istiyorlar. Müzik, sanat ve tasarımla da ilgili olan bu ekibin her biri oldukları yere farklı kulvarlardan gelmiş. Bu röportajı birlikte gerçekleştirdiğimiz bi’avuç ekibinden Özlem Apaydın (35), İstanbul’da çalıştığı ajans dünyasından sıyrılarak büyükşehirle vedalaşanlardan. Şans Aksoy (38) da dijital ajans ortamıyla vedalaştıktan sonra Özlem ile birlikte buraya gelmiş. Karaburun’a ilk taşınan çift olan Tuğçe ve Engin’den, Tuğçe Ayerdoğan (37) ajans geçmişi olan bir fotoğrafçı, Engin Irız (37) ise farklı yayın gruplarında muhabirlik ve çekim yapmış deneyimli bir fotoğrafçı. Tur rehberliği ve acentacılık yaparak kazandığı geçimini seyahatlerle harcayan Öktem Aykut (32), kendisi gibi turizmci eşi Anna Drobina (31) ile birlikte yıllarını Rusya-Afrika arasında geçirdikten sonra Türkiye’ye dönüp Karaburun’a yerleşmiş. Mehmet Ali Hatipoğlu (34) ise şehir planlamacısı ve yüksek mimar olarak uzun yıllar çalıştığı büyük şirketleri bir kenara bırakarak Karaburun’a yerleşmiş. Özlem Apaydın kendilerini anlatırken şu ifadelere başvuruyor; “Bi’avuç olarak henüz yeni doğmuş bir bebeğiz. Çekirdek bi’avuç kadrosunu oluşturanlar olarak 30-40 arası yaşlardayız diyebiliriz. Ancak bi’avuç, çekirdek bir kadroyla sınırlı değil. Daha çok her geçen gün bize katılan, yardımını, dostluğunu, katkısını esirgemeyenler var. 20’li yaşlardan 60’lı yaşlara geniş bir yaş grubundan büyük ve dinamik bir aile gibiyiz.” Apaydın ile bize filmsi bir hikaye gibi gelen dünyalarını konuşuyoruz...


Engin Irız, Tuğçe Ayerdoğan, Mehmet Ali Hatipoğlu, Şans Aksoy, Özlem Apaydın, Öktem Aykut, Anna DrobIna Aykut

Bi’avuç nasıl bir araya geldi?
Hikayenin en enteresan yanlarından biri aslında bu. Çoğumuz oldukça farklı mesleklerden, farklı şehirlerden geliyoruz. Hatta farklı ülkelerden olanlar var aramızda. Bu grup, önceden düşünüp planlı olarak bir araya gelmedi, biraz hayat bizi bir araya, Karaburun’a getirdi. Biz de hayata güvenmeye, kalbimize düşenleri kabullenmeye karar verdik.

Bu değişim neden oldu? Uzun süreden beri hayatınızı değiştirmek istiyor muydunuz yoksa bir anda mı gelişti?
Benimki daha orta vadeli bir süreçti. Özellikle son birkaç senedir kiminle bir araya gelsem, herkes şehirden uzaklaşmakla ilgili hayaller kuruyordu. Çevremdekilerin çoğu, trafikten, betondan, kalabalıktan, hızdan, bir türlü yetmeyen zamandan, bitmek bilmeyen mesailerden, sonu gelmeyen harcamalardan şikayet ediyordu. Hayallerimizde ise doğanın içinde yaşamak, zihinsel olarak yavaşlamak, bedensel olarak hareketlenmek, daha az tüketip daha çok üretmek, çevreye zarar vermek yerine yarar sağlamak, ekran karşısında ömür tüketmek yerine toprağa basmak gibi ortak hissiyatlar öne çıkıyordu. Bu dertleri hayatta bir değişime çevirmek isteyenler olarak denk gelince elbette güzel bir enerji açığa çıktı. Bunlar konuşuldukça, ufuklar genişledikçe, bir de üzerine bu güzel enerjiyle dolu grup bir araya gelince harekete geçildi.

İlk adımınız ne oldu? Kararı aldıktan sonra bu değişimi yapıp yapamayacağınız konusunda hiç endişe duydunuz mu?
Bu konuda gücü, bizim gibi düşünenler kadar bizden önce bu değişimleri başarabilenlerin bıraktıklarında bulduk. Bir araya geldiğimizde geleceğe ilişkin yoğun planlar yapıldı, ancak en az bu planların vadettikleri kadar o anda oluşan sinerjinin hissettirdikleri de etkili oldu. Yol, planlardan çok, yola çıktıktan sonra belli oldu. İlk adım Engin ve Tuğçe’nin Karaburun’a taşınması ve sonra diğerlerimizin de peşinden gelmesiyle atıldı. Kimimiz İstanbul’dan, kimimiz yurt dışından gelmiştik ve artık bir aradaydık. Bu süreçte planladığımız pek çok kısa vadeli iş gerçekleşmediği gibi pek çok sürpriz de bize yeni uğraşlar sundu. Nerede olursan ol endişelere, korkulara kapılar açık tabii, ama hem birlikteliğin ve paylaşımın getirdiği güç hem de doğanın açtığı huzurlu ve güvenli kucak o kadar kuvvetli ki, endişenin sadece kapıdan uğradığı hatta bazen kapıyı çalmadan gittiği bile oluyor.



Şimdi kurulu bir düzeniniz var mı?
Hem kurulu hem de dinamik bir düzenimiz var. Karaburun yarımadasının Mordoğan Bölgesi’nde yaşayan dört haneyiz. Bizimle sürekli birlikte olan dostlarımız, arada uğrayanlarımız, bize rehberlik veya yarenlik edenler var. Hayattaki olası değişimlere karşı kollarımızı açtık, birçoklarımızın hayali olan kolektif yaşamın kendimizce ilk adımlarını atıyoruz.

Bi’avuç insan nasıl geldi aklınıza? Nasıl değiştirdi hayatınızı?
Ortak hayallerimizle başladı. Bitkilere olan ilgimiz, müziğe olan sevgimiz, doğayla iç içeyken sezgilerimiz bizi birlikte üretmeye ve ürettiklerimizi de paylaşmaya götürdü. Tüm bu ürettiklerimizi bir çatı altında toplayalım dedik ve bi’avuç ismini bulduk. Bi’avuç bir hissiyat olarak meydana çıktı. Bir avuç insan olarak avuç avuç bitkiler toplamaya, onları kurutup çaylar hazırlamaya, bakır imbiğimizde damıtıp özlerini tanımaya başladık. Yanımıza uğrayan dostlarımızla müzikler yaptık, bi’avuç konserler düzenledik. Her şey mütevazı, azı kararında ancak nitelikli ve yoğundu, aynı bi’avuç isminin hissettirdikleri gibi...

Şimdi kendinizi nasıl hissediyorsunuz? ‘İstediğim buymuş’ diyebiliyor musunuz?
Birinci seneyi geride bıraktık. Hayatta başlangıç ve bitişlerin o kadar net ve gözle görünür parçalar olduğunu düşünmüyoruz. Daha çok bir akış var, tam şu an her şey istediğimiz gibi diyebiliriz ama olmuş veya buymuş demek, hiçbirimizin aramadığı, o yüzden çok da bulamadığı bir mesele. Buraya gelmenin bir anlamı da bu. Hayatın akışına kendimizi bırakabilmek ve getirdiği değişimlere ayak uydurmak...

Tüketiminize yönelik her şeyi siz mi üretiyorsunuz?
Mümkün olduğu kadar ellerimizle, ayaklarımızla, toplayarak, koklayarak, tüm duyularımızı kullanarak, üretimin her aşamasına dokunabilmeye çabalıyoruz. O yüzden belli bir niceliğin altında üretim yapmak durumunda kalıyoruz. Yani çok üretim yapamıyoruz ama yapabildiğimiz kadar kendimiz yapıyoruz. Ancak bu hep böyle devam edecek değil. Yerel üreticilerle, kadın üreticilerle, vakıf ve derneklerle ortak çalışmalara başladık. Yerel kalkınmaya, yardımlaşmaya, imeceye, derneklere de yönelik farklı iş bölümlerine gitmeyi düşünüyoruz.

Nasıl geçiniyorsunuz?
Çoğumuz, hakim olduğumuz mesleklerimizi freelance şekilde yürütmeye devam ediyoruz. Ama dört duvar arasında uzun mesailerle değil, daha az, daha yavaş, daha dengeli bir şekilde. Geçinmek, para kazanmakla değil tüketimi aza indirmekle başlar mottosuyla hareket ediyoruz. Şehre kıyasla ciddi oranda azalan bir tüketimimiz var ve minimum tüketimle maksimum sağlıklı bir hayatı deneyimlemeye çalışmak herhalde mesailerin en güzeli.



Doğaya yönelmeniz bir kaçış hikayesi miydi? Yoksa öze dönmeyi siz mi seçtiniz?
Kimimiz için kaçış, kimimiz için arayış, kimimiz için kaçınılmaz olan... Doğa ile öz karşılaştırması çok daha derin bir tartışma olurdu ancak burada yaşanan inziva, alınan nefes hepimize iyi geliyor. Doğa evrenin veya tanrının eseri, içimize en derin nüfuz edebildiği bütünlüklerden bir tanesi. Doğaya yakınlaştıkça ve bedenini, zihnini, kalbini dinlemeye başladıkça öze dönüş kendiliğinden geliyor diye düşünüyoruz.

Her şeyi bir kenara bırakırsak şimdiki ‘sen’den mutlu musunuz? İyi ki yapmışım diyebiliyor musunuz?
Geldiğimiz noktadan veya şimdiki ‘ben’ den ziyade, ‘ne olursam olayım mutluyum’un gerçekleşmeye başladığını görmek mutlu edici. ‘İyi ki’ dediğimiz şeyler artıyor ve giderek yerini her yeni anın içerisindeki ‘iyi’lere bırakıyor.

Bundan sonra gerçekleştirmek istediğiniz hayaller neler?
Bi’avuç hikayesinin her parçasını bir araya getirebileceğimiz bir ortak paylaşım alanı bu sıralar hayalimiz. İsteyenlerin ziyarete gelebileceği, bizlerle birlikte üretebileceği bir ortak alan... Aynı zamanda içinde yaşadığımız bölge olan Karaburun yarımadasıyla ilgili projelerimiz var. Ekolojik mühendislik çözümleri kullanarak yanmış ormanlıkları canlandırmak, atık bölgeleri için ıslah projeleri, bokashi kompost yöntemi ile evsel atıklarımızı toprak için faydaya dönüştürmek, organik tarım uygulamaları denemek, yerel derneklere ve halka katkı sağlayacak çalışmalar, doğa yürüyüşleri ve kültür rotalarında gönüllülük esaslı çalışmalar gibi pek çok proje filizlenme aşamasında... Tüm bunlar olurken bi’avuç konserler ve atölye çalışmaları ile güzel insanları bir araya getirmek gibi hayallerimiz de var.

Sizin gibi hayallerinin peşinden koşan insanlara verebileceğiniz tavsiyeleriniz var mı?
İçinde yaşadığımız zaman, toplum, aldığımız eğitim, dünyanın bu dönemlerdeki durumu gibi faktörlerin de etkisiyle bakış açımız ‘her şeyi kontrol etmek’ üzerine. Ancak biz kendi deneyimlerimizle gördük ki her şeyi kontrol edip iyi planladığımız zaman dahi büyük aksaklıklar yaşanabiliyor, hayal kırıklıkları da cabası. Hayallerin pek tabii ki gerçekleştirilmek üzere somut planlamalara, amaç ve hedeflere ihtiyacı vardır ancak bir o kadar da evrene ve hayata güvenmek, kendinizi akışa teslim etmek yerinde olacaktır. Siz ısrarla A derken hayat karşınıza ısrarla B’ler ve C’ler çıkartıyorsa bir bildiği vardır, bir kulak verin diyoruz. Her şey nefesle başlar, hayallerinizle birlikte derin bir nefesle başlayın ve kendinizi serbest bırakın. Gerisi usulca akan bir nehirde tekneyle gider gibi küçük kürek dokunuşlarınıza bakacaktır.

Dünyada olan bitenler çok huzur verici görünmüyor. İklim değişikliği, krizler, doğal felaketler, savaşlar... Sizler bu konuda nasıl çözümler hayal ediyorsunuz?
Bizce insanlık için en iyi model, bi’avuç insanın küçük çaplı yerleşim yerlerinde doğanın içerisinde huzurla yaşayıp, kendi besleneceği gıdaları yetiştirip, kendi atığını geri dönüştürüp, kendi sürdürülebilir küçük üretimlerini devam ettirmeleri. Şehirler yerine köyler, büyük firmalar yerine küçük çaplı ve kolektif üretimlerin olması. İnsanın kendini idame ettirdiği, açgözlü olmayan bir dünya yaratılması...