Kontrol mekanizmanıza dur deyin!

Kontrol mekanizmanıza dur deyin!

Ne demişler, değiştiremeyeceğiniz hiçbir şey için endişelenmeyin ve stres yapmayın... Peki siz kontrol mekanizmanızın ne kadar farkındasınız?

Yazı: Elif Gürsoy

Gün içinde ya da uzun vadede, neleri kontrol etmeye çalıştığınızı düşünerek başlayalım. Belki etrafınızdakilerin düşüncelerini, belki aracınızın direksiyonunu ya da banka hesaplarınızı... Yaptığınız ve düşündüğünüz en ufak şeylerde bile kontrol mekanizmanızdan bir parça nasibinizi alıyorsunuz. Zaman zaman farkına varamıyorsunuz bile. Etrafınızdakilere sarf ettiğiniz “Onu böyle yap, şunu şöyle söyle, bunu öyle yapmalısın...“ gibi cümleleri ne kadar sık kullandığınız, sizin de kontrol mekanizmanızla ilgili bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor olabilir. Kontrol etmek her koşulda kötü değil tabii ki. Ancak bu durumun aşırıya kaçabilme ihtimaliyle karşı karşıya kalırsanız neler olabileceğini tahmin edebiliyor musunuz  zihin ve bedeni başkalaştırarak alt edebilecek güce sahip kontrol bağımlılığı ile ilgili tüm önemli detayları Klinik psikolog Bilge Açıkgöz Karaoğlu’ndan aldık.

Kontrol bağımlılığı nedir?
Kontrol bağımlılığı, kişinin kendini güvende hissetme ihtiyacını yoğun olarak hissetmesinin sonucu olarak  olayları, durumları, en önemlisi de kendisini sürekli kontrolü altında tutma gayreti göstermesidir. Aslında içinde bulunulan zamanı ve mekanı kestirebilme, çevresini ve kendisini anlamlandırabilme ihtiyacı tüm insanlar için geçerli bir ihtiyaç. Ancak sağlıklı insanlar kontrol edebildikleri ve edemedikleri şeyleri birbirinden ayırt etme, kontrol edemedikleri ile uğraşmama eğilimi içindedir. Dolayısıyla; kontrol ihtiyacı, kişinin erişebileceği alanın dışına taştığında artık ruhsal mekanizmada yolunda gitmeyen şeyler olduğunu söylemek mümkün oluyor.

Mükemmeliyetçilik ve gelecek kaygısı ile arasında nasıl bir bağ var?
Kontrol bağımlılığının kaygı ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu söylemek mümkün. Gelecek kaygısı ise bunun sadece küçük bir parçası. Kaygılı insanlar geleceğin belirsizliğinden, bugünün değişkenliğinden, geçmişin ulaşılamazlığından rahatsızlık duyuyor. Özellikle de yaşam koşullarının çok değişken olduğu toplumlarda kaygı bozukluklarına eğilim yükseliyor. Çünkü her insanın belirli ölçülerde zamanı, mekanı ve kendini kestirebilmeye ihtiyacı var. Ani değişimler, yoğun belirsizlikler, sık karşılaşılan tehlikeler... Tüm bunlar kaygı düzeyini yükselten etkenler arasında yer alıyor. Çünkü insanlarda güvende olduğu duygusunu sekteye uğratıyor. Kendisini güvende hissetmeyen insanlar, eksik olan bu duyguyu tamamlayabilmek için kontrol alanını sürekli olarak genişletmeye çalışıyor. Mükemmeliyetçilik de aynı şekilde, kaygılı ruh yapısının bir sonucu. Yaşam akışında görülen ufacık bir kusur, mükemmeliyetçi insanlar için tüm yaşamın tepetaklak olacağı gibi bir felaket senaryosuna dönüşüyor. Mükemmeliyetçi insanlar için kendini ve yaşamı anlamlandırırken kademeli bir değerlendirme olmadığını görebiliyoruz. Onlar için bir şeyler ya mükemmeldir ya da facia! Bu nedenle hayatın bir faciaya dönüşmemesi için her şeyi kontrol altında tutmaya çabalarlar. Elbette ki bunu başarmak çoğu zaman mümkün olmayacağı için stres, çökkünlük, özgüven kaybı, öfke patlamaları ile sürekli düşen yaşam doyumu bu tabloda gördüğümüz kaçınılmaz sonuçlardan sayılıyor.



Yaşam şartlarının, mesleklerin ve iş hayatının da bu konuda bir etkisi var mı?
Günümüzde eskiye göre toplumsal dinamiklerin, yaşam alışkanlıklarının çok hızlı değişimler gösterdiğini görebiliyoruz. Bu da kontrol bağımlısı insanlar için kabusun ta kendisi. Hızla değişen dünyada, özellikle de büyük şehirlerde alışkanlık kazanmak, rutinler oluşturmak giderek imkansız hale geliyor. Diğer yandan bilgi ve teknolojinin çok hızlı ilerlemesi meslek hayatında ciddi bir rekabetin oluşmasına yol açıyor. Neredeyse her meslek alanında gelişmeler günden güne yaşandığı için artık hiç kimse rahatça koltuğuna oturup, işinden emin olamıyor. Sürekli güncellenmek, yeniliklere uyum sağlamak ve rekabeti sürdürmek gibi bir maratonun içinde yaşıyoruz. Bu durum da elbette birçok kişi için önemli bir stres faktörü. Ancak en önemli belirleyicinin bu olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü bu yaşam koşulları herkesi kontrol bağımlısı haline getirmiyor, kaygı eğilimi yüksek insanlar için önemli bir tetikleyici rolü oynuyor.

Yaşanılan hangi olaylar ve travmalar kontrol bağımlılığının oluşmasına ortam sağlıyor?
Bu konuda yetiştirilme tarzı ve ebeveyn modeli büyük önem taşıyor. Her şeyi kontrol etmeye çalışan, kaygılı, eleştirici ya da yüksek beklentili ebeveynler çocuklarının kaygılı, doğal olarak da kontrol bağımlısı ve mükemmeliyetçi olmasına zemin hazırlıyor. Her çocuk yaşamının ilk yıllarında önce anne ve sonrasında her iki ebeveynle bağ kuruyor. Bu bağ çocuğun kendisini bu dünya üzerinde nasıl tanımlayacağının temelini oluşturuyor. Eğer çocuk ebeveynleriyle güvenli bir bağ kuramazsa, dünya ile kendisi arasında da güven ilişkisini oluşturamıyor. Ebeveynleri tarafından iyi ve kötü yönleriyle koşulsuz olarak kabul edilme, asla terk edilmeyeceğini ve hata yapma hakkı olduğunu bilme gibi ihtiyaçlar karşılanmadığında, güvensizlik duygusu ruh haline yerleşiyor ve yetişkinliğe uzanan süreçte kişi sürekli bir tekinsizlik duygusu ile baş etmeye çalışıyor. Tekinsiz ve belirsiz olanı kontrol etmeye çalışma çabası da bu sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkıyor. Ancak bu durum sadece eleştirici, suçlayıcı, tehdit edici ebeveynlerin çocuklarında görülmüyor. Aynı zamanda kaybetme korkusu ile baş edemeyen, çocuğuna özgürlük alanı sağlamayan sağlayamayan ebeveynlerin çocuklarında da benzer bir tablo görmek mümkün. Bu çocuklar sürekli olarak kendisini sarmalayan güvenlik çemberinin dışında ürkütücü bir dünya olduğu duygusu ile yetişiyor. Yetişkinlik yaşamında da bu çemberi yaşatma görevi ebeveynden çocuğa aktarılmış oluyor. Kaygı ve kaygı ile bağlantılı kişilik yapılarında temel dinamik, erken dönem ebeveyn çocuk ilişkileriyle açıklanabiliyor. Ancak bu ilişkilerin olmadığı koşullarda yaşanan travmatik deneyimlerin de büyük bir önemi olduğunu söylemeden geçmemek gerekiyor. Yaşam boyu deneyimlenen kayıp ya da kayıp riski oluşturan travmatik deneyimler, kişinin geçmiş, gelecek ve şimdi bağlamında kurguladığı anlaşılır dünyayı yerinden oynatıyor ve yoğun anlamsızlık, çaresizlik ile dehşet duygularına sebep oluyor. Böylesi deneyimler üzerinde çalışılıp çözülmediğinde bütüncül yaşam algısının yitmesine, dünyanın tekinsiz, kestirilemez ve korkutucu bir yer olmasına yol açıyor. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, kişi kaybettiği güven duygusunu yeniden kazanabilmek için her şeyi kontrol etmeye çalışıyor.



Bu durum evlilik ve ikili ilişkileri nasıl etkiliyor?
Kendini mutlu edemeyen kişi başkasını da mutlu edemez. Kendisinden memnun olmayan kişi başkasından memnun olamaz. Sürekli olarak kendisini ve içinde yaşadığı dünyayı kontrol etmeye çalışan kişi kaçınılmaz olarak yakın çevresindekilerin sınırlarını ihlal edecek, onların yaşamlarını da kontrol etmeye çalışacak, ki bu da bir dizi problemi beraberinde getirecektir. Kontrol bağımlısı kişilerin çevresindeki insanlar ya ona koşulsuz uyum sağlamaya çalışıyor ya da birçok çatışmanın ardından ondan uzaklaşmayı tercih ediyor. Her iki durumda da ortaya sağlıksız bir tablo çıkıyor. İlk olasılıkta kontrol bağımlısı, yakın çevresini kendisinin ihtiyaçlarına bağımlı hale getirmiş oluyor, ikinci olasılıkta yalnız kalıyor. Bu nedenle tüm diğer ruhsal sorunlarda olduğu gibi kontrol bağımlılığı sorununda sosyal ilişkilerde bozulma, güvensizlik ve yalnızlaşma ortaya çıkan birincil sonuçlar oluyor. Kişinin hem kendisiyle, hem de çevresiyle sağlıklı ve doyurucu bir ilişki kurabilmesi için kontrol çemberini doğal sınırlara çekmek, gerekirse bunun için destek almak gerekiyor.

* Formsante dergisinden alınmıştır.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.