Doğası çok başka Meriç Aral

Kırmızı oda dizisinin doktor Ayşe’si Meriç Aral ile yaş gününde, doğanın getirdiği tüm ihtimallerin kıyısında, bir yol hikayesinde buluşuyoruz. Bize katılmak ister misiniz?


İç sesinizi bastırıp kendinizi yola kaptırdığınızda, ‘an’ın havasını daha iyi koklayabilirsiniz. Meriç Aral’la birlikte doğum gününde gerçekleştirdiğimiz, doğadaki küçük tesadüfleri anlamlı kılan bu kapak yolculuğu tam da böyle, gürültülü kafa seslerine ve kaygılara mesafe katederek başladı. 2020 yılının son kapak çekimi için planladığımız bu yol hikayesi, Meriç’in benzerlikler oluşturmayan enerjisi, klişe ve kurallara bağlı olmayan tutumuyla doğal, akışında bir yolculuğa evrildi. Oyuncu olarak Meriç Aral’ı çok iyi tanıyorsunuz. Ancak 30’lu yaşlarının başında, kendi tabiri ile onaylanmayı ve beğenilmeyi bir beklentiye dönüştürmeyen, ayrıca kendini de dönüştürmeyi başarmış yanları ile ilk kez karşılaşacağınıza eminiz. Yayınlandığı her hafta gündemi bir hayli etkileyen Kırmızı Oda dizisinde, ‘içine birçok hikaye sığdıran’ Doktor Ayşe rolünde izliyoruz onu. Meriç Aral bu performansıyla bir an önce güneşin çıkıvermesini beklediğimiz, kapalı bir gökyüzü gibi sessiz ve derinden merak ettiriyor, ilgi uyandırıyor ve izleyenleri etkilemeyi başarıyor. Mesafeli bir karakteri, ilgisini gizemden alan bir dinginlikle; sımsıkı bir seyirci bağına, empatiye dönüştürüyor. Meriç Aral, kendi mesafeleri içinse; ‘Ben olduğum yerde duruyorum, burası kimine yakın, kimine uzak. Yani olması gerektiği gibi diyebiliriz aslında…’ diyor. Şehre uzak, doğaya yakın; yalnızca ekranda gördüğünüz Meriç Aral’a mesafeli, gerçek Meriç’e ise çok ama çok yakın bir sohbete başlıyoruz. Yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?



Röportaj yayınlandığında üstünden zaman geçmiş olacak; ama doğum gününüz kutlu olsun! Çekimin sonunda pastayı üflerken -aslında pandemi nedeniyle mumu, elinizle söndürmeye çalışıyordunuz- ne dilediğinizi sorsam?

Çok teşekkür ederim tekrar öncelikle! Çok eğlenceli geçen bir çekimin ardından hepimiz biraz üşümüş ve yorulmuştuk; fakat öyle tatlı bir sürpriz oldu ki, beni bir anda kendime getirdi. Çok güzel bir andı benim için gerçekten. Fakat ‘tutulan dilek söylenmez’ prensibine sıkı sıkıya bağlı biri olduğumu belirtmem gerekir; hepimiz için en iyisini dilediğimi söyleyebilirim kısaca.

Yirmili yaşlarla, otuzlu yaşlar arasında ciddi bir ihtiyaç ve talep farkı oluyor… Hal böyle olunca da insanın arzuları, beklentileri bile şekil değiştiriyor. Yanılıyor muyum? 30’lu yaşlarla birlikte sizin hayatı ve kendinizi idrak biçimlerinize nasıl bir güncelleme geldi?

Bu benim sık sık düşündüğüm ve kendimde fark ettiğim bir değişim aslında. Tam olarak hangi noktada olduğunu kestiremiyorum; fakat bir şekilde 30’dan sonra bir noktada ben kendimi tanımaya başladığımı ve kabul ettiğimi net bir şekilde hissettim. Bu da bir güven verdi bana. Önceden belki de dışarıda aradığım onayı ve şefkati kendi kendime verebilme gücü buldum diyebilirim. Onaylanma ve beğenilme meseleleri, farkında bile olmadan 20’li yaşlarımda ayağıma çok dolanan meselelerdi. Bunları elbette tamamen hallettiğimi söyleyemeyeceğim, hayat çelmelerle dolu ama bence oldukça dönüştürdüm kendimi bu anlamda. En azından buna harcadığım emeğin farkındayım ve kendime bu noktada kredi verebiliyorum.

Psikolog, psikiyatr, psikoloji, geçmiş, aile, travma, çocukluk… Son dönemde ana akım medyada hiç olmadığı kadar yer veriliyor bu karakterlere ve konulara. Siz bir oyuncu olarak bu durumu nasıl okuyorsunuz? ‘Çok tutuyor, hadi yapalım’dan fazlası olmalı bu eğilim…

Bu konular aslında sanatsal üretimi her dönem muazzam besleyen konular; çünkü üretim çoğunlukla bir ifade ihtiyacından, bir ‘dert’ten ortaya çıkıyor ve varoluşsal krizler, modern insanlık var olduğundan beri mevcut ve sanatsal olarak da işlenen konular demek yanlış olmaz herhalde. Hatta muhtemelen daha öncesinde de vardır, farklı şekillerde ifade ediliyordur. Şu dönem özellikle dizilerde bu konulara oldukça ağırlık verilmesini bir değişim olarak düşüneceksek, bence bu oldukça olumlu bir değişim. İnsanlar birileriyle, birbirleriyle, kendileriyle bağ kurma ihtiyacı içinde. Bu kaçınılmaz bir gerçek ve hepimize dair. Hatta bu bağ kurma ihtiyacı, belki unuttuğumuz veya unuttuğumuzu sandığımız da bir şey. Eksikliğini de unutunca fark etmiş olabiliriz hep birlikte. Sanırım bir yerlerde ana akım dizi yapımcıları bu talebe dair işaretler gördü ve bu kanaldan ilerlemeyi uygun buldu.

Daha önce ‘entelektüel’ masalarda konuşulan bilinçaltı konular, şimdi ana akımda genel izleyiciye sunuluyor. Toplumsal veya bireysel olarak rahatsız olduğumuz yerlere itilmek, daha önce cesaret edemediğimiz yanlarımızla yüzleşmek; kangren olmuş düşüncelerimizi iyileştirebilir mi sizce? Yoksa izlediklerimize ‘vah vah’ deyip geçer miyiz?

Keşke daha çok itilsek ve daha çok yüzleşsek. Aslında bunu ‘kaldırabilecek’ insanlarız ve buna ihtiyacımız da var. Kurulan dünyalar ne kadar ‘gerçek’ olursa bence etkisi daha da artacaktır. Bence burada nihai bir iyileştirme amacı olması da şart değil ayrıca. Siz kurduğunuz dünyaya ve anlattığınız hikayenin gücüne inanırsanız, bir şey dikte etmeseniz de birileri bir yerlerde onu görür ve kendilerini iyileştirirler zaten. ‘Vah vah’ deyip geçmek bile, eğer anlatılan hikaye güçlü ise insana dokunduğunun işaretidir bence. Bugün olmasa bile, bir gün beyne sızdığı yerlerden insanı kurcalayabilir.

Kırmızı Oda dizisi, tam da bahsettiğim çemberin merkezinde duruyor aslında. Müthiş etkileyici, her bölümü çok konuşuluyor. Böyle bir projede yer almanın ve Ayşe karakterine hayat vermenin sizde uyandırdığı his nedir?

‘Kırmızı Oda’ alışagelmediğimiz, güzel bir proje gerçekten. Ben de bir parçası olduğum için mutluyum. Ayşe karakteri ise aslında benim tam anlamıyla tanımadığım, izleyicilerdeki pek çok soru işareti kadar bende de soru işareti yaratan ve merak uyandıran bir karakter. Zaten “Ayşe’nin kendi yaralarını, açmazlarını, en büyük mutluluğunu görmeyi çok istiyoruz” şeklinde yorumlar da alıyorum. Bu da beni heyecanlandırıyor; bölümler ilerledikçe ben de seyircilerle birlikte tam anlamıyla tanıyacağım Ayşe’yi.



Doktor Ayşe, dizinin sır küpü. Gizemli, soğuk, mesafeli… Durağan karakterleri derinleştirmenin, inandırıcı kılmanın daha zor olduğunu düşünüyorum…

Açıkçası Ayşe, benim için de sır küpü çeşitli açılardan. Bir önceki soruda da dediğim gibi aslında birbirimizi yeni yeni tanıyoruz, tanıdıkça daha da çok seveceğime eminim. Durağan karakterleri derinleştirmek oldukça heyecan verici. Umarım ilerleyen bölümlerde heyecan verici derinliğini hep birlikte götürürüz Ayşe’nin. İçine birçok hikaye sığdırdığına eminim.

Dizideki rolünüzün etkisi büyük olacak ki şu anda isminiz ‘mesafeli’ sıfatıyla epey yan yana geliyor yorumlarda. Peki, gerçekte ‘mesafeli’ kelimesine mesafenizi sorsam?

İsmimin mesafeli sıfatıyla yan yana geldiğinin farkında değildim doğrusu, öyle miymiş? Elbette oynadığımız her rolle ilgili insanların o rol üzerinden bize uygun gördüğü ya da ‘yapıştırdığı’ bir kimlik oluyor, ben oldukça normal buluyorum bunu. Öyle düşünebilir insanlar. En nihayetinde benim oyuncu olduğumu ve işimi yaptığımı da biliyorlar. İşte eskiden böyle düşünmesinler diye belki çabalardım, nedenini ve tam olarak ne yapacağımı bilmeden, belki tam da 30’lu yaşlarla ilgili sorunun cevabı buradadır; artık bunu yapmıyorum mesela. Mesafeli olmakla ilgili de bir sıkıntım yok aslında, mesafeli biri olduğum yanlış da değil bence. Yani ben olduğum yerde duruyorum, burası kimine yakın, kimine uzak. Yani olması gerektiği gibi diyebiliriz aslında…

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Etrafınız kalabalık mıydı, yoksa sakin, kendi halinde bir ailede mi büyüdünüz?

Sevgi dolu bir çocukluk geçirdim. Annem ve babam çok yoğun çalışmalarına rağmen beraber hep çok eğlenceli vakit geçirdik. Onların yoğun çalışması, anneanne ve babaanne tarafından şımartılmama da vesile oldu. Bir yandan da kendi başına zaman geçiren ve bundan keyif alan bir çocuktum. Belki hala da böyle olmamın sebeplerinden biri budur. Etrafım ne çok kalabalıktı; ne de çok sakin… Dengeli ve mutlu bir çocukluğum oldu.



Peki, en eski hatıranız nedir?

Kendimi bildim bileli müzik dinlemeyi, şarkı söylemeyi ve dans etmeyi çok severim. Dört yaşındayım, Aşkın Nur Yengi’nin ‘Serserim Benim’ şarkısının olduğu albümünü -Hesap Ver; ezbere biliyorum- annemle bağıra bağıra söyleyip kah içleniyor kah dans ediyoruz ve babam da kamerayla bizi çekiyor. Tüm albümü diyorum bakın, inanılmaz! Sıkılmadan çekmişler bunu bir de. Annem 25’inci doğum günümde hediye olarak o kamera kaydını ve daha nicelerini DVD haline getirip vermişti ve mutluluktan çıldırmıştım.

İnsan genellikle ruh ikizini arar ve bulursa kendini epey şanslı hisseder; ancak sizde ‘ruh kümesi’ durumu var. Şans diye buna denir bence; çünkü kocaman bir arkadaş grubunuz var… Hayatınızın her döneminde ‘arkadaşlık’ şu anki kadar kalabalık bir manzara mıydı sizin için?

Ben aslında sanılanın aksine çok sosyal biri olmadığım için, arkadaşlık konusunda ister istemez, tabiri caizse seçici ve bir o kadar da şanslı oldum. Gerçekten hayatım boyunca hep birlikte çok eğlendiğim, başım sıkıştığında sığınabildiğim, beni koşulsuz seven ve kabul eden arkadaşlarım oldu ve buna hep minnet duydum. Şu anda da aslında; anladığım kadarıyla kalabalık görünüyor ama o kadar da kalabalık değiliz. Nitelikli bir kalabalık diyebiliriz belki de. Duygularımız yoğun olduğu için dışarıdan öyle görünüyor; çünkü gerçekten birbirimizi çok seviyor ve kaliteli zaman geçiriyoruz. Beraber üretmeyi ve çoğaltmayı seviyoruz. Bu yüzden de kalabalık duruyor. Bu da harika bir durum bana kalırsa. Çok şanslıyız gerçekten.

Biz Böyleyiz filmi, 2020’nin en sıcak, en samimi yapımlarındandı. Oyuncuların ve tüm ekibin arasındaki enerji, seyirciye de geçti haliyle… Yıllar sonra dönüp bu filme baktığınızda, kesin hala aklınızda, kalbinizde var olacak; etkisini asla yitirmeyecek his ne olabilir?

Açıkçası bunu ifade etmek benim için oldukça güç. Şimdi geriye bakıp düşündüğümde, hayatımın en zor dönemlerinden birinde bana sunulmuş bir vaha gibi olduğunu görüyorum. Dediğiniz gibi çok sevdiğim arkadaşlarım yetmezmiş gibi hayranı olduğum Hümeyra ile geçirdiğim unutulmayacak bir dönem ve çok severek çalıştığım bir setti. Öte yandan şu da kesin ki o dönemle ilgili kaçınılmaz olarak hatırlayacağım en baskın hatıra, tam olarak etkisini asla yitirmeyecek his; yas.



Teras Noir isminde çok keyifli bir podcast yolculuğunuz var; Efe Tunçer ile birlikte. Fikirlerinizi, gerçek Meriç’i ifade etmenin en sevimli yolu gibi göründü bana ancak merak ediyorum… İlk bölüme kadar olan süreçte kuyuya ilk taşı kim ve neden attı?

Aslında kuyuya taşlar Efe’yle benim terapiden sonra oturup varoluşsal krizlerimizi döktüğümüz masalarda atıldı. O dönemde de ülkemizde henüz yeni yeni başlamakta olan podcast mecrasına ilgi duymaya başlamıştım. Efe’ye podcast yapma fikrini açtım ve çok kısa süre içinde ilk kaydımızı yaptık. Dediğiniz gibi tamamen kendimizi ifade etme motivasyonuyla akışa bıraktık ve gelişine vurduk. Çok da iyi etmişiz, öyle böyle üç sene olmuş. Teras Noir, 3’üncü sezonuyla geri dönüyor ayrıca. Fikirleri geliştirmek ve yenilikler katabilmek amacıyla biraz arayı uzattık ama en kısa sürede geri döneceğiz!

Kendimizi şehre sığdırmak için çeşitli yollar arıyoruz. Tarifiniz tam bu değil belki; ama sizin yollarınızdan biri yogaya çıktı zannediyorum. Ne kadar zamandır ilgileniyorsunuz ve hayatınıza etkisi açısından düşünürsek yogaya nasıl bir değer atfediyorsunuz? 

Yogaya duyduğum ilgi, aslında kağıt üstünde uzun yıllar önce başladı. Hep meraklısı oldum, okurdum, araştırırdım arada bir de stüdyoya giderdim; fakat belki doğru zaman değildi ve hazır değildim, bilmiyorum. Hiçbir zaman randımanlı bir giriş yapamamıştım. Geçen sene düzenli olarak haftada 1-2 kez yapmaya başladım önce; fakat bence yine ağır aksak giden bir süreçti. Derken karantina başladı ve ben yine kendimi akışa bırakmış haldeyken yoga, bu sefer tam manasıyla hayatıma girdi. Sanırım hem hazırdım hem de doğru zamandı benim için. Birçok şeyi dönüştürdüğüm ve kendimi iyileştirdiğim bir karantina dönemi yaşadım ben ve yoganın bunda payı muazzam.

2020 herkes için zor bir yıl oldu. Boş vakti olacak kadar şanslı olan herkes kendini, kendine dönmeye zorladı; zorunda hisseti aslında… Başkaları tarafından eklenen sıfatları, toplumsal kimlikleri bir kenara koyduğunuzda; kim olduğunuzu bulamamaktan korktuğunuz, hatta tıpkı bu yıl yaşadığımız gibi üzerinizde baskı hissettiğiniz oluyor mu?

Az önce de bahsettiğim gibi bu yıldan -hatta karantina döneminden- bahsedeceksek benim için durum, tam tersi oldu. Uzun zamandır kendime ayıramadığım ve çok ihtiyacım olduğunu anladığım zamanı kendime ayırmış oldum. Elbette çok şükür buna fırsatım vardı. Aslında bu amaçla çıkmış olmadığım bir yol, kendimi iyileştirmeye ayrılmış bir zamana dönüştü benim için. Kim olduğumu bulamamaktan korkarak geçirdiğim yılların ve terapi seanslarının çözülmesi gibi oldu diyebiliriz bir anlamda. Yani dolayısıyla ben o baskıyı bu yıl değil, öncesinde hissediyordum ve bu yıl o baskı üstümden kalkmış gibi oldu.

Hayatımızdaki en önemli kararları, daha küçük yaşlarda aslında henüz kendimizi çok iyi tanımadan veriyoruz. Geriye dönüp baktığımızdaysa buna ‘dönüm noktası’ diyoruz. Sizin hukuk okuyup ardından oyuncu olmaya karar vermeniz gibi… Hayatınızı dönüştüren en büyük karar bu muydu?

Tam manasıyla bu oldu. Demek ki o dönem benim için doğru zamandı ve kendimi birdenbire hiç bilmediğim bir alana bırakıverdim. Şimdi dönüp baktığımda itiraf edeyim, nasıl yaptığıma ben de şaşırıyorum. Ama iyi ki de yapmışım. Çünkü o zamana kadar hep severek yapacağım bir işi bulma arayışı içindeydim, yollar beni buraya getirdi.



‘Evet ya, ben yalnızca oyuncuyum. Başka hiçbir şey istemiyorum’ düşüncesi size daha mı yakın, yoksa ara sıra A, B, C planları ve kaçıp gitme isteği ağır basıyor mu?

Evet ben oyuncuyum ve bunu çok severek yapıyorum. Bunu yapma isteğim ve iştahım bırakın doyuma ulaşmayı gitgide büyüyor diyebilirim. Henüz kaçıp gitme isteği hiç duymadım mesleğimle ilgili. Elbette zor bir meslek, yapmasından ziyade diğer faktörler, mesleğin paketi belki de daha zor ve ağır fakat bu beni zaman zaman zorlasa da pes etmeye yaklaştırmadı bile. Zaten hiçbir zaman A, B, C planları olan biri olmadım, hep ‘su akar yolunu bulur’cu biri oldum ve hala öyleyim. Ama elbette artık daha tecrübeli ve suyun akışında nelerin hesaplanması gerektiğini bilen bir yerden suyu akıtmaya çalışıyorum.

Oyunculuk konusunda hayalleriniz, hedefleriniz, gönlünüzde yatan aslan neler peki?

Hayallerim var, artık daha da net adını koyabileceğim hayaller üstelik bunlar. Fakat bu soruya doğrudan verebileceğim bir cevap yok. Oyuncu olarak açılıp büyüdükçe, bu açıklığa denk işler yapmak istiyorum.

Bu ay, günümüze özellikle de 2020’ye ithafen ‘görülüyorum, öyleyse varım’ diye bir konu işliyoruz dergide. Sizin de oldukça iddialı olarak, 1.4 milyon takipçiniz var Instagram’da. Takipçileriniz tarafından ‘gözetleniyor olma hissi’ ve ‘güzel anlarınızı paylaşama hissi’ arasındaki dengeyi kurabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Ben bu dengeyi kurabildiğimi düşünüyorum. Hatta kaç kişi takip ederse etsin, gerçekten gönlümden nasıl geçerse öyle kullanıyorum Instagram’ı hala. Bu konuda da çok hesapçı ve plancı olamıyorum ben. Beni takip eden insanların, bunu bilerek takip ettiğine dair bir inancım da var nedense. Ben sadece beni doğru ifade eden bir yer olmasını istiyorum hesabımın, tek gözettiğim bu.



Jean-Paul Sartre ‘sevmek, bir sevilme projesidir’ diyor. Bu bir alışveriş meselesi mi sizce de?

Sevmek, çok bireysel ve bir karşılık beklentisi olmadan, kendiliğinden gerçekleşen bir durum. Ya da benim için ideali böyle. Tabii burada Sartre’ın bu sözünün bağlamını bilemiyorum, alışveriş de muhakkak sevme meselesine dahil ve sevgiyi büyüten bir işteşlik; fakat ben sevginin ham halini, bir sevme halini düşündüğümde; bunu doğrudan kendimle bağdaştırıyorum. Sevilmeyi beklemeden ve düşünmeden de sevebilirim. Sevmek bana ait bir şey. Sevilirsem de ne ala.

Uzun zamandır oyuncu Serkan Keskin ile birliktesiniz. Zaman zaman birbirinizi sert bir şekilde eleştirdiğiniz, oyunculuk adına belki de kimsenin yüzünüze söylemeyeceği eksik yerleri dile getirdiğiniz oluyor mu?

Eleştirmem gerektiğini düşündüğüm bir noktada, fikrimi elbette söylerim. Birbirimizin fikrine ve görüşüne güveniriz; fakat itiraf etmem gerekir ki Serkan’ı henüz böyle sert bir dille eleştirdiğim hiç olmadı. Olamadı zaten. Serkan benim eskiden de en hayran olduğum oyunculardandı ve aşık olduktan sonra da mesleki hayranlığımla ilgili herhangi bir değişiklik olmadı. Açıkçası onun da henüz böyle sert bir eleştirisi olmadı bana ama yeri gelirse olacağına eminim.

‘İşte yaşamak bu!’ dediğiniz anlarda, nerede ve ne yapıyor olursunuz?

Deniz kenarında bir yerde… Mümkünse denize girebildiğimiz bir günde, sevdiklerimle karnıma ağrılar girerek gülüyor olurum. Sonra da denize atlarım.

Biraz da güzellikten konuşalım… Her gün ya da belli aralıklarla başvurduğunuz cilt bakımı rutinleri, uygulamaları var mı?

Cilt bakımına gerçekten çok düşkünüm, sevdiğim ve ilgilendiğim bir konu. Temizlemek ve nemlendirmek ekseninde, çeşitli varyasyonları olan her sabah-akşam uyguladığım bir rutinim var. Mutlaka her sabah ve akşam cildimi uygun temizleme ürünüyle temizlerim, mevsime ve cildimin durumuna göre uygun şekilde nemlendiririm. Son bir yıldır tonik olarak sadece gül suyu kullanıyorum ve gerçekten çok memnunum. Cilt bakımı uzun vadeli bir konu, günlük elde edilen sonuçlar bana gerçekçi gelmiyor. Bir de aslında en basit ve az uygulamanın en uzun vadeli sonuç verdiğini gördüm. Yani birçok ürün kullanıp sürekli deneyip yanılmaktansa, ihtiyaca göre basit bir temizlik ve nemlendirme rutinine sadık kalmak gerekiyor bence.



Sizin için makyaj yapmak, kusurları örtmeyi mi; yoksa yüzünüzde sevdiğiniz yerleri daha da belirgin hale getirmeye mi daha yakın?

Çok makyaj yapan biri olmadığım için; aslında o günkü ruh halime göre makyaj yapıyorum. Sanırım sevdiğim yerleri daha belirgin hale getirmek için yaptığım söylenebilir. Kusurları örtmek gibi bir çabam olmadı hiç.

Günlük stiliniz inanılmaz güzel, özgün, sıkıcı trendlerden uzak. Moda sizin için lüks markalardan, trendlerden ibaret değil yalnızca sanırım…

Çok teşekkür ederim! Evet, moda hiç lüks markalardan ve trendlerden ibaret değil benim için gerçekten de. Açıkçası giyinmeyi çok seviyorum ama trendlerden haberdar olsam da çoğunu uyguladığım söylenemez. Bir stilim var ve yine o günkü ruh halime ve gideceğim yere göre canımın istediği gibi giyiniyorum. Vintage parçalara oldum olası düşkünlüğüm var ve özellikle son yıllarda yerel markaları takip etmeyi seviyorum. Kendi kendine var olan ve sürdürülebilir malzeme kullanan inanılmaz iyi yerel tasarımcılar ve markalar var. Kaliteli materyal kovalamayı ve butik işletmelerden alışveriş yapmayı çok seviyorum.

KISA KISA

• Tarihteki ilk Anna Karenina’yı okuyan insan olmak isterdim.
• 2021 yılı Boney M. - Sunny şarkısı tadında olsun!
• Yakın arkadaşlarım bana Meri der.
• Süt Kardeşler, neşesiyle sarıp sarmalayan filmlerden.
• Favori kokum deniz kokusudur.
• Geçmişe gidebiliyor olsaydım, Woodstock’a giderdim.
• Evimdeki en değerli şey babamın devre yüzüğüdür.
• Beni en çok kardeşimin başına gelen komik olaylar güldürür.



RÖPORTAJ: SİMAY ENGÜR
FOTOĞRAF: CAN BÜYÜKKALKAN
STYLING: ŞEYDA SÖZÜER
SAÇ: ÖNDER TİRYAKİ
MAKYAJ: ALİ RIZA ÖZDEMİR
FOTOĞRAF ASİSTANLARI: AYKUT GÜLER, TAHA BABACAN
STYLING ASİSTANLARI: BETÜL DÜNDAR, TAHA ALIÇ
SAÇ ASİSTANI: ZEYNEP DOMBAYCIOĞLU
PAŞA KLASİK OTOMOBİL’E TEŞEKKÜR EDERİZ.