“Her şey bizim algıladığımız kadar var”

“Her şey bizim algıladığımız kadar var”

Öykü Karayel’i ne kadar tanıyor olduğunuzu düşünüyorsunuz? Siz belki de sadece Öykü’yu tanıyorsunuz; hadi gelin bu kez Türkçe karakterlere de yoğunlaşın ve Öykü’nün incelikli noktalarını keşfedin.

Röportaj: Filiz Şeref
Fotoğraf: Fırat Meriç
Styling: Pınar Aytaş
Saç: Burhan Çılgın
Makyaj: Ali Rıza Özdemir
Fotoğraf Asistanı: Sezer İsmail Şentürk
Styling Asistanı: Levent Kahraman

Bazı insanları ekran+birkaç röportajı+katıldığı televizyon programları+magazindeki görünürlüğündeki yaşamı, belki sevgili seçimleri ile az çok tanıyor olabilirsiniz; ancak Öykü Karayel’i tanımak için ne bunlar ne de sadece onunla sabahtan akşama geçireceğiniz bir çekim gününün yetmesi pek mümkün değil.

Ancak şurası kesin; öyle sakin, rol yapmaktan uzak ve ‘kendi’ gibi ki, konuşmadan, anlamadan, anlaşmadan da sevmeniz mümkün onu.

Kendi halinde, bir miktar gizemli, tek kelime etmese bile pozitif enerjili... Az bulunur cinsten bir ünlü.

Onu keşfetmek için bu röportajın pek çok cümlesinin alt metinini çözmeniz yeterli bize kalırsa. Bazı kadınlar vardır size kendini özel göstermek için her şeyi yapar; kendini özel biriymişçesine makyajlar... Bu kadın asla onlardan değil; orijinal versiyonuyla özel!



784 bin! Sizin hayatınızda şu anda bir yeri olan bu sayı size ne anımsatıyor? Bu sayının ne olduğunun farkında mısınız?
Instagram takipçi sayısını diyorsunuz sanırım… Farkındayım dersem biraz yalan olur. Genelde telefonun köşesindeki bir rakamdan ibaret kalıyor, insan kolayca yabancılaşıyor. Gerçek manasını düşününce biraz tuhaf hakikaten. Ama gene de reel bir tarafı yok gibi geliyor bana sosyal medyanın. Adı üstünde sanal alem orası.

Hiç umrunuzda değil mi takipçi sayısı, ün mevzuları?
Böyle şeyler düşünülerek yaşanmaz gibi geliyor bana. Takipçi sayısı düşünmek, magazine yakalanma korkusuyla rutinimi değiştirmek, önceden gittiğim yerlere gitmemeye başlamak, ne dediğime, ne giydiğime ona göre dikkat etmek; bunlar beni şimdiye kadarki benden uzaklaştıracak yanılsamalar gibi geliyor bana.

Her geçen gün, büyüdükçe ve yaşadıkça, aslında değişiyoruz ufak ufak da olsa. Hayat değişiyor, değiştiriyor. Peki ya sizde, özellikle de hayata bakışınızda neler değişti son 10 yılda?
İnsanın azıcık kendiyle derdi varsa, o ufak tefek değişiklikleri bile inanılmaz bir şekilde fark ediyor gerçekten. Büyümenin verdiği bir kirlenme de olmuyor değil ama. Deneyim dediğimiz şeyler aslında bizi ‘an’dan uzaklaştıran genel yargılara dönebiliyor, bu işin olumsuz kısmı. Benim için olumlu tarafıysa; iyi kötü her huyumu önce fark etmeye sonra da kabullenmeye başladım, bu da aşırı bir güven duygusu veriyormuş insana. Tabii ki uzun bir yolculuk bu.

Oyunculuğun size kattıkları arasında en memnun olduğunuz, ‘Oyuncu olmasaydım bu bakış açısına başka türlü kavuşamazdım’ dediğiniz farkındalıklar var mı?
Şöyle bir şey oluyor bir karaktere hazırlanırken; özellikle o karakter anti-kahramansa, bütün kötü özelliklerini, karakterin bütün defolarını nedenlendirmeye, onu anlamaya, yaptıklarını haklı çıkarmaya değil ama sadece anlamaya, onunla empati kurmaya başlıyorsunuz. Onu oynamak için sevmek gerekiyor belki de biraz. Dünyanın en kötü karakteri olsa bile, şefkat göstermeye başlıyorsunuz ona. Aslında insan olmakla ilgili bu mesele, çok insana dair bir şey. Oyuncu olmasaydım asla empati kuramazdım demiyorum ama gerçek dünyanın simülasyonu olan bir yerden bunun pratiğini yapmak belki de daha kolay oluyor. İnsana dair her şeyde daha duyarlı oluyorsun ister istemez.



‘Ben oyunculuk ile iyiyim ve ben sahneye, ekrana aitim’ dediğiniz zaman ne zaman olmuştu? Ya da sizin hikayede böyle bir bölüm var mı?
Yapı olarak bir şeyi iyi yaptığımı düşündüğüm hemen hemen hiç olmuyor. Genelde önce olumsuzlukları görüyorum yaptığım işe bakınca. Kötü bir şey bu, insanın ara ara da olsa tam tersini düşünmesi, kendine hakkını vermesi gerekir. Zaman zaman zorlayıcı olsa da, belki de bana böylesi daha iyi geliyor bilmiyorum. Devam etmemi, üstüne çaba sarf etmemi sağlıyor bu bakış açısı. O yüzden, dediğiniz gibi bir bölüm olmadı hayatımda. Sadece çocukluktan beri keyif alacağım bir iş yapacağımı biliyordum. Oyun oynamaktan keyif alıyorum ve işim de bu. Bence çok şanslı bir durum.

Hayatın sizi bir gün bu noktaya getireceği, kariyerinizin henüz başlarındayken Türkiye’nin favori erkek oyuncularıyla başrol oynamak, herkesin tanıdığı ünlü bir oyuncu olmak gibi pek çok genç için belki de fantastik sayılabilecek şeyler, sizin hayalleriniz dahilinde miydi?
Bu yola ilk girdiğimde en büyük hayalim Kenter tiyatrosunda iyi bir oyuncu olmaktı. En büyük beklentim buydu yani. Şimdiye kadar olmuş olanları hiç aklımdan geçirmemiştim.

Gerçekçi, ayakları yere basan bir insan mısınız hayallerini her akşam baş ucuna koyup uyuyanlardan mı?
İkisi de. Zaman zaman gerçekçiliğim sinir bozucu bir hal alsa da çocuk bir tarafım var bence. O tarafım da hayal kurmaktan hiç vazgeçmiyor.

Ünlü olmak ile ilgili sizi en çok şaşırtan, kabul etmekte zorlandığınız, idare etmeye çalıştığınız şey ne?
En büyük zorluklarından biri, herhangi biri, bir durumla ilgili fikrini daha rahat beyan edebilir ama ünlü biri öyle her fikrini beyan edemez, keskin bir duruş sergileyemez. Bütün bunları görerek yaşamak, sevdiğiniz, usta dediğiniz insanların yaşadıklarını görmek filan insana biraz ağır geliyor. Herkes adına kendin utanıyorsun.



Çocukluğundan bugüne Öykü Karayel’in hayatına dair bir kompozisyon yazmanız istense, hangi bölümlerin altını kalemle çizerdiniz?
Öyle altı çizilecek bir yaşantım olmadı gerçekten şimdiye kadar. İnanılmaz hayat hikayeleriyle dolu bir hayatım yok.

Muhteşem İkili’yi diğer oynadığınız dizilerden farklı kılan ne gibi yanları var?
Senaryo önüme ilk geldiğinde, yazarları kendi kafama çok yakın bulmuştum. Çok samimi, sıcak bir iş. Senaryo hiçbir duyguyu sömürmüyor, yalan söylemiyor, esprileri gerçekten güldürüyor demiştim.

Yeni bir tiyatro oyunu gündemde. Bizi bu oyunda neler bekliyor?
Evet 18 Şubat’ta prömiyerimiz! Oyunumuzun ismi Terk. Bir Türk yazarın, Milay Ezengin’in ilk tiyatro oyunu. Serkan Salihoğlu yönetiyor. İki kişilik bir metin. Bir psikolog ve danışanının terapi seansında geçen ve fakat terapi sınırlarını fazlasıyla aşan, içinde beklenmedik bir durumu barındıran, gerçekten şahane incelikte yazılmış bir oyun. Reha Özcan ve ben birlikte oynuyoruz.

Sevgili Duygu Asena’nın bir sözü var: “Yaşam, sürekli değişen, benzerlikleri olabilen ama yinelenmeyen bir tiyatro sahnesi.” Sizin yaşam ve tiyatro sahnesini birleştirdiğiniz cümleleriniz var mı?
Ya ben hiç kendimi tiyatroyla veya yaşamla ilgili öyle özlü bir söz edecek bir konumda görmüyorum.

Özgürlük size göre nedir?
Ruhani bir özgürlükten bahsedebilirim ben daha çok. Bu kapitalist dünyada hiçbir seçimin tam olarak bize ait olduğundan emin olamıyoruz çünkü. Ve bundan fiziksel olarak sıyrılmak neredeyse imkansıza yakın. Ancak, alırım başımı bir dağın tepesinde kendi başıma yaşarım, denirse olabilecek bir şey. Sistemin içindeyken bir şekilde ona hizmet eden bir parçaya dönüşüyorsun. Belki de düzen budur ve bu düzenle savaşmak bizim algıladığımız biçimlerde mümkün olmayacaktır. Ama bireysel özgürlüğümüzü madde dünyasında değil de içsel bir boyutta elde edebilirsek, belki o zaman sistem de kendi kendini çökertir. Çünkü her şey bizim algıladığımız kadar var.