Sarkastik Bakış Açısı: Gürgen Öz

Sarkastik Bakış Açısı: Gürgen Öz

Söz konusu toplumsal konular olduğunda, söyleyecek sözü olan son cesurlardan Gürgen Öz, ‘Bay Yanlış’ dizisiyle ekranlara geri döndü. Kalıpların dışında, sarkastik, sofistike, komik ve çok yetenekli. Onu tanımlamak için bu kelimelerden fazlasına ihtiyacımız var. Yeniden tanışma sırası sizde!

Onu çok uzun zamandır tanıyorsunuz... Daha ilk bakışta zekası ve sarkastik tavrıyla sizi yere sereceğinden şüphelendiğiniz; ama tam aksine yetenekleriyle sizi gülümsetmeyi alışkanlık haline getirmiş birinden bahsediyoruz. Gürgen Öz, uzun yıllardır hayatımızda yer almasına karşın, özenle seçtiği projeler ve karakterler sayesinde karşımıza her zaman büyük bir tutkuyla ve farkla çıkıyor. Bugünlerde ‘Bay Yanlış’ta hayat verdiği Levent karakteri ise ‘hepimizin tanıdığı biri’ sanki... Gürgen Öz içinse aynı şeyi söyleyemeyiz…

O, kendine has duruşu ve karizmasıyla özel biri. Güneşin mevsim normallerinin üzerinde seyrettiği ve masmavi denizle iç içe bir sette olmasına rağmen, bize zaman ayırıyor. Bu sayede, komediden yazdığı kitaplara, projelerinden gündemi yorumlama şekline dek birçok maddeye birlikte tik atıyoruz. Başarılı projelerine, iki kitap -ve yakında bir yenisi daha- ve yeni bir senaryo daha ekleyen aktör, toplumsal konularda da söyleyecek iki çift lafı olan son cesurlardan biri. Evet, Gürgen Öz’ü tanıdığınıza memnun olduğunuzdan şüphemiz yok ama şimdi onunla biraz daha incelikli bir sohbete yelken açma zamanı geldi. Bir sandalye çekin, limonatanızı sipariş edin ve bize katılın.

Komedi kavramı, tanıdığımız Gürgen Öz’ün bir parçası. Sahnede veya ekranda bir iş olarak güldürmenin yanı sıra günlük hayatta komedi ve sizi bir arada ne kadar görüyoruz?

Günlük hayatta da oldukça esprili olduğumu söyleyebilirim. Bir olayın saçma veya mantıksız bir tarafını bulduğumda esprisini yapmadan duramam. Olayları gerçek haliyle görmeye bayılıyorum. Yani bir şey saçmaysa ama herkes o şey çok mantıklıymış gibi davranıyorsa ben buna çok gülüyorum ve o durumla dalga geçmeden duramıyorum. Türkiye’de de bu durumlar fazlasıyla yaşanıyor. Tabii ciddi bir tarafım da var. Özellikle iş konusunda... Her ne kadar hayatla ve insanlarla samimi ve doğal bir ilişki kurmayı sevsem de mesafeli olmayı, daha kendi özelinde kalmayı, sadeliği ve prensipler üzerinden hareket etmeyi seven bir yapım var.

Güldürmek yalnızca eğlenceli kelime oyunları ya da mimiklerin sonucunda ortaya çıkmıyor. Güldürünün motivasyonu nedir? Sizin kendinize has bir formülünüz var mı?

Bence komiklik ve komedi bambaşka kavramlar. Herkes komiklik yapabilir ama komedi ciddi bir perspektif ister. Gerçek komedi; motivasyonunu yaşamsal çelişkilerden, yalanlardan ve bunları gün yüzüne çıkartmaktan, yani eleştiriden alır... Gerçeği çıplak bir şekilde ortaya koymaktan alır. Eski meddahlar bunu yapardı. Bugünün Türkiye’sinde kelimenin bu anlamıyla artık meddahlık kalmadı. Belki sonuncusu Ferhan Şensoy’du. Meddahlığı stand-up ile karıştırmamak gerek ama. Misyonları, vizyonları çok farklı iki ayrı olgu bunlar. Stand-up yapan kişi çok iyi güldürebilir ama sosyolojik olaylara dair bir eleştirisi, bir perspektifi yoksa, bunların hicvini yapmakla ilgili bir dert taşımıyorsa, ne kadar iyi espri yaparsa yapsın, insanları ne kadar güldürürse güldürsün, o kişi bir meddah değildir. Meddahın toplumda yanlış giden olaylarla ilgili bir derdi vardır. Benim formülüme gelince; sarkastik bir dil kullanmayı çok seviyorum. Böylece söylenebilecek en ağır şeyleri bile yumuşacık söyleyip üzerine bir de gülüyorsunuz. Dolaylılığı seviyorum yani. Bu bana daha zekice, daha ince geliyor. Absürtü kullanmayı da severim. Yerine göre değişiyor.

‘Bay Yanlış’ ile ekranlara dönüşünüzü kutluyoruz. Levent karakterinin hangi tarafı sizi ona hayat vermeye ikna etti?

Karakterin yapısı gereği, onu da sarkastik bir üsluba çekebileceğimi hissetim ve projeyi kabul ettim. Ayrıca günümüzün; gösteriş sevdalısı, oportünist profiline cuk oturan bir karakter olduğunu da düşünüyorum.



Hem bir yaz dizisi hem de romantik komedi… Ülkemizde bu tür yapımlarda mutlaka görmek istediğimiz isimlerin başında geliyorsunuz. Bu beğenimizi neye borçluyuz? Bizi etkilemenin formülü neydi?

Romantik komedilerde hayat var, neşe var. Biz ülke olarak günlük hayatımızda neşesiz, gergin bir toplum olduk. Buna dönüştük. Ben insanların özlediği bu neşeyi, hayatı onlara tekrar yaşatmayı seviyorum. Kasmaya gerek yok. Biz çok gergin, rahat olamayan, daha doğrusu kendi olamayan bir toplumuz. ‘Kim ne der?’ diye düşünmeden yaşamayı, kendi olmayı öğrenmek lazım. Biz toplum olarak bunu yapamıyoruz. Bu yüzden gergin bir milletiz. Ben belli bir samimiyeti, belli bir gerçekliği oyunumda hep korumaya özen gösteriyorum ve insanlar da bunu algılıyor. Onlara belli başlı hallerimizle ilgili bir eleştiride bulunuyor, bir nevi kendimize gülelim diye ayna tutuyorum. Kendimizle dalga geçmekte, eğlenmekte hiçbir sakınca yok. Aksine ferahlatıcı. Kendini yaşama, yaşamaya bırakmak lazım.

Henüz tanışmaya fırsat bulamamışlar için soruyoruz… Niçin Levent Yazman’la tanışmalılar?

Onlara hayatın içinde tanıdıkları, sıkça karşılaştıkları, hatta biraz sinir oldukları bir profili hatırlatabilir...

Televizyon ekranlarının başında sizi izleyen bir kişide ilk bakışta hangi hisleri ve düşünceleri uyandırmayı arzuluyorsunuz?

Seyirciyi yabancılaştırmayı seviyorum. İşin illüzyonundan çıkartıp biraz dışarıdan bakmasını sağlayınca her şey daha komik hale geliyor. Hayatta da bu böyle. Bir şeylere kendimizi kaptırmayıp biraz dışarıdan bakınca, olayları biraz sorgulayınca, her şeyin anlamı 180 derece değişebiliyor. Gördüklerinize şaşıyorsunuz o zaman.

Aktörlüğün yanı sıra bir yazar olarak da hayatımızdasınız. Televizyon dizileri, sinema filmleri, tiyatro, reklamlar ve iki kitabın ardından bizi neler bekliyor?

Yeni bir kitap yazdım. Bir de senaryo bitirdim. Hem aksiyonu bol, sert bir iş hem de eğlenceli, eleştirisi olan, değişik bir proje. Artık daha çok kendi işlerimi yapmak istiyorum. Tiyatro ve sinemada da bazı sürprizler var ama onlar zorunlu olarak pandemi döneminin sonrasına kaldı. Biterse tabii...

Hayat boyu en çok karşı karşıya -maruz- kaldığınız klişeyi merak ediyoruz…

“Ekranlarda yoksunuz artık” ve “Proje var mı abi?”

Protest bir tavrınız var… Gündemle ilgili düşüncelerinizi çekinmeden takipçileriniz ve kamuoyuyla paylaşıyorsunuz. Hiç yanlış anlaşılmaktan korktuğunuz oluyor mu?

Hayır. Dengeyi iyi gözetiyorum. Buna önem veriyorum.  Birisinin beni yanlış anlaması için ya eleştirdiğim konuda savunmaya geçmiş bir fanatik olması ya da art niyetli olması gerekiyor. Sonuçta yanlış anlamak isteyen elbet yanlış anlayacaktır. Herkesi mutlu edemezsiniz. Ama eleştirilerimde objektif kalmaya ve sorunu net şekilde ortaya koyacak bir kompozisyon oluşturmaya özen gösteriyorum. Yine de yorumlara kulak veriyorum. Gözden kaçırdığım bir konuda doğru bir eleştiri gelirse onu da dikkate alıyorum.

Eleştirirken güldürü unsurları kullanmayı, ironiden beslenmeyi ve ters köşeleri seviyorsunuz. Gündemi yorumlarken bu yöntemi neden tercih ediyorsunuz? ‘Daha anlaşılır’ olmanın bir yolu mu bu sizin için? 

Komedi bir sanat. Bana göre eleştiri, hiciv sanatı. Komediyi kullanmazsam sürekli bir şeylerden şikayet eden düz bir adama dönüşürüm. Bunun da kimseye bir yararı yok. Kimseye de ulaşmaz. Ben daha ince ve sofistike bir söylemin peşindeyim. Bir sanatçı olarak; insanlara ulaşma, bir şeylere dokunma, biraz da olsun olumlu anlamda bir şeyleri değiştirebilme derdindeyim. Bu memlekette bazı meseleleri kendime dert ediyorum ve bu konulara dikkat çekmek, insanların zihnine girmek ve farkındalık yaratmak istiyorum. Bana göre komedide söylediğiniz söz ve yaptığınız eylem içinde dramatik bir anlam barındırmalı. Hayatın içinde bir yere oturmalı. Sosyal medyada yaptığım ‘The K.R.O!’ bence bu amaca ulaşıyor.

Uzaktan ‘sivri dilli’ görünen ve hazır cevaplılığıyla karşısındaki aniden yere serecek gibi bir havanız var… Bu imajın altında aslında nasıl biri var, yoksa karşınızdaki biraz olsun defans yapmalı mı?

Samimi olan hiç kimse benimle sorun yaşamaz. Aksine dostluğumdan mutlu olur. Samimiyetsiz insanlara ise tahammülüm yok. Onlara gerekli sınırı koyuyorum zaten. Ben doğal yaşamayı, doğal davranmayı ve doğallığını korumayı başarabilmiş insanları seviyorum. Şov dünyası gibi her şeyin ve çoğu kişinin illüzyondan oluştuğu bir işte çalışan bir aktör için, belki beklenmedik bir söylem ama böyle. 

Bugüne dek yapmaktan, içinde bulunmaktan, bir parçası olmaktan en çok gurur duyduğunuz şey/durum/proje neydi?

Zaman Makinası 1973 adlı filmim. Projenin her aşamasında çok emeğim var. Gerçek bir film olmasını istedim, öyle de oldu. Literatürde yeri var ve onca emeğe de değdi. Bugün hemen her kesimden insanın severek izlediği, bildiği, saygı duyduğu bir film oldu. Bunun dışında, her şeyi bırakıp bir süre Berlin’e yaşamaya gittiğim için çok mutluyum. Yoksa eşim Emily ile tanışamazdım. Onunlayken hayat benim için tamamen değişti ve daha çok kendime döndüm, daha huzurlu bir insan oldum diyebilirim. Kızım olmasından, bir baba olmaktan dolayı da gurur duyuyorum. Kızımla beraber benim içimde de yepyeni bir taraf doğdu diyebilirim. Daha özgür hissediyorum. Birçok şeyi farklı görüyorum hayatta... Birçok şeyi de dert etmiyorum, onlara eskiden verdiğim önemi vermiyorum. 

Şu an ertelediğiniz ve gelecekteki Gürgen Öz’ün çözmesini istediğiniz bir denklem var mı?

Yok gibi ama elbet olacaktır. Hayat bu. Denklemler hiç bitmez.

Geçtiğimiz olağanüstü süreçte edindiğiniz yeni alışkanlıklar ve değiştiğinizi hissettiğiniz noktalar var mı?

Ben zaten pandemiden önce de o şekilde, kendine özel, sakin yaşıyordum. Aynen devam ettim. Bol bol okudum, yazdım. Bana iyi bile geldi diyebilirim. Sınırlandığımı hissetmedim. Özel hayatımda daha içe dönük bir insan olduğumdan, bu durum yaratıcılık anlamında işime yaradı. Yazmaya daha çok fırsat buldum.

Alışık olmadığımız tarzda bir yaz yaşıyoruz. Sizin yazınız nasıl geçiyor? Yeni normalinizde yaz mevsimini nasıl geçiriyorsunuz?

Gördüğünüz gibi çalışarak. Bu durumdan da memnunum. Ekranı ve seyirciyle buluşmayı özlemişim. Bu döneme denk geldi. Maskeli maskeli geziyoruz ortalıkta... Böylesi nasipmiş.

TEK BAKIŞTA

Olmazsa olmaz lafım...
Bravo.
İzlemeye doyamadığım film...
The Great Dictator.
Onsuz olmaz dediklerim...
İda, Emily ve ailem.
Sıradaki seyahatim...
Assos’taki köy evim.
Başucu kitabım...
Marcus Aurelius-Kendime Düşünceler.

Röportaj: Baran Alışkan
Fotoğraf: Olesya Maksyura