Parlak aerobik taytı ve annelik

Kendi yanlış inançlarımızı fark edince, davranışlarımız da değişecek. Kendi dinlenme, keyif yapma, yakınlık görme, sakinleşme ihtiyaçlarımızı karşılayınca çocuklarımızın ihtiyaçlarına da daha kolay odaklanabileceğiz.

Pınar Mermer

Pınar Mermer


Yavaşlamak için  yüklerimizi fark etmek gerekiyor. Eşya dolu evler; kafa karışıklığı ve fazladan iş yükü demek. Sınırlarını bilemediğin için, başkalarını memnun etmek için ya da öbür türlüsü nasıl olur hiç bir fikrin olmadığı için aldığın sorumluluklar var ya, işte onlar sırtında birer yük. Yavaşlamak kendine yer açmak demek. Çamaşırların, kağıtların, arabaların, sağlıksız kiloların, dedikoduların, yüksek beklentilerin altında kalmışsın. “Önce şu işi bir halledeyim de kendime bakacağım mutlaka” diyorsun. Bitmiyor. Bazen nefes almak için kafanı çıkarıp göğe bakmak istiyorsun. Garip geliyor. Sanki bunu hak etmiyorsun. Bir süredir hiçbir şey hissetmiyorsun sanki. Birisi sana kendinle ilgilendin diye ‘bencil’ diyecek, ‘sorumsuz’ diyecek, ‘ne biçim ana-babasın sen’ diyecek… Sağlığını kaybettiğini fark ediyorsun. Spora  gidecek zamanın yok, hem olsa bile bu sana lüks gibi geliyor.

Aklıma çocukluğumda izlediğim Türk filmleri geliyor. Seksenlerdeki parlak aerobik taytlarını hatırlıyor musunuz? Saç bandı alından geçirilir , taytın üstüne mayo giyilir ve körüklü çoraplar üstüne çekilir. Peki Türk filmlerinde spor yapan kadın kimdi? Nasıl konumlandırılıyordu izleyecinin kafasında?

Zengin aile çocuğu, burnu havada, şımarık, bencil, dünya umrunda değil ve sonunda başına mutlaka kötü bir şey gelir! Bu imaj benim aklıma yerleştiği gibi kimbilir kaç nesli etkisi altına aldı? Orada kendine yeten, sporunu da yapan, bakımlı ve sonunda bir erkeğe muhtaç olmayan kadın, hem de anne figürü olsaydı, her gün evde, okulda, televizyonda saçını süpürge etmeyen, özgüvenli kadınlarla karşılaşsak ne olurdu? Bugün nasıl insanlar olurduk?

Kendine değer veren, kendini seven, kendine zaman ayıran, kendine iyi bakan bencil anne! Bencil sözcüğüne kadar ne güzel gidiyordu cümle oysa değil mi? Geçenlerde bir sosyal medya paylaşımının altında bir yorum okudum. Yazan kişi tam da bizim Türk filmlerinde hatta belki bugünün dizilerinde temsil edilen kadın figüründen bahsediyordu Hayır eleştirel bir dille değil, içselleştirilmiş çarpık düşünceler şeklindeydi yorumu. Diyordu ki “Tırnağındaki ojesi bozulmasın diye bebeğine bakmayan anneler var. Yenidoğan bebeğini evde bırakıp alışveriş merkezlerinde kahve içip dedikodu yapan…” ‘Üstelik bir de spora giden’ yazsaydı, senaryo tamamlanacaktı. Kadınları çocuk bakımından sorumlu tutan, saçını süpürge eden , kendi varlığını bir gölge gibi yaşamasının ideal olduğunu savunan çok gördüğümüz bir filmin senaryosu…

“Anne olmak kendinden vazgeçmektir” gibi mesajlar yazıyor markaların sosyal medya paylaşımlarında. Sahi öyle mi? Peki kendinden vazgeçmek, saçını süpürge etmek gerçekten çocuğa yarıyor mu? Yazar Gülüş Türkmen’ e sordum bu soruyu. Şöyle cevapladı: “Bence Türk annesinin ‘alternatif’i yavaş ebeveynlik. Hepimiz çocuğun tepesinde helikopter gibi uçmakla meşgulüz. İlkokul bittiğinde kendi yatağını toplayamayan, kendine bir omlet bir makarna hazırlayamayan, okuldaki sorunlarını çözmek için annesinin müdürle konuşmasını bekleyen çocuklarımız var. Bunu söylemek kabalık gibi oluyor ama sağlıklı çocuklar istiyorsak biraz geride durmayı öğrenmemiz gerekiyor, biraz bilmeyen olalım, sadece duygusal anlamda yanlarında duralım ama müdahale etmemeyi öğrenelim…”

Peki bunu nasıl başaracağız. Bu kadar yüklü bir ‘fedakar, cefakar anne’ imajı tazeyken zihnimizde, başka türlü davranmayı nasıl başaracağız.

Bu soruyu da psikoterapist Miray Şaşıoğlu’na sordum. Onun yanıtı benim zihnimde bir kapı açtı. Miray diyor ki, “Çocuk bakar. Annesine bakar. Babasına bakar. Çevresine bakar. Annesinin/babasının kendileriyle olan  ilişkisine, birbirleri ve çevreleriyle olan  ilişkisine bakar.

Çocuk duyar. Annesinin babası için söylediklerini duyar. Babasının annesi için söylediklerini duyar. Aile yakınlarının yargılarını, arkadaş yorumlarını, toplum beklentilerini süzgecinden geçiremez, bir bir yutar. Peki ne bu çocuğa yutturulanlar?

Anne kendisiyle ilgilendiginde bencil olmakla suçlanıyorsa, bencillik kötü diye öğrenir çocuk örneğin. Kendiyle ilgilenmediginde bu onu başkasının gözünde iyi anne yapıyor diye fark ediyorsa; kendinden önce başkasını düşünmeyi önemli bir değer olarak öğrenir.

Bu noktada sevgili hocam Ceylan Daş’ın ifadesiyle saçını süpürge eden bir anneden çocuk ancak süpürge olmayı öğrenir. Kendi de önce annesini, sonra kendisini esasında en doğal hakkı olarak ‘bencillik’ ettiğinde ya da bunu aklından geçirdiğinde bile yargılamayı öğrenir.

Derken derken kendi doğal ve kullanmak için elbette yeri olan bu özelliğinden  utanır olur. Annesinin babasının birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkisinde yargılananlar üzerinden bazen bilinçli bazen bilinçsiz türlü kararlar alır. Çocuk bencil olmakla eşdeğer gördüğünden, kendini iyi hissettirecek, özgürleştirecek bir eylemden ihtiyaç duyduğu halde kendini mahrum bırakır. Sahip olduğu bir uzvu kullanmaz olur bir nevi. Kullanmadıkça bu uzuv gelişmez, ihtiyaçlarını karşılaması önünde engel olur.

Ne zaman ki kendini düşünmenin ‘kötü’ olmakla eş olmadığını sınırları aşıla aşıla  anlar çocuk, o zaman kendine korkup da vermediği bu hakkı geri verir... Bencil olma hakkını! O zaman bazen bencil bazen fedakar olur, bazen kendi ihtiyaçlarını bazen diğerinin ihtiyaçlarını ön plana alma özgürlüğü olur.”

Ne dersiniz? Yavaşlamak, yüklerini indirmek, bir oh demek, oksijen maskesini önce kendine sonra çocuğuna takmak… Lüks değil hak değil mi?