Sınırlar

Sınır sözcüğü size ne hatırlatıyor? Özellikle modern ebeveynin sıkıntı duyduğu konulardan birisidir ‘sınır koymak’.

“Şekerim çocuğa sınır koymamışsınız, ondan huysuz.”
“Evde sınır koyun çocuğa yoksa okulda zorlanıyor.”
“Kayınvalideme sınır koydum, artık öyle çat kapı gelemez”


Sağlıklı, keyifli, huzurlu yaşayabilmemiz için belli bir fiziksel ve psikolojik alana ihtiyacımız var. Eğer bu alanlara girilir, oralarda koyduğumuz sınırlar yok sayılırsa, mutlu olamayız. Basit anlamıyla sınır içeriye kimin alınacağına karar vermeyi sağlar. İyiler içeriye, kötüler dışarıya! Sınırlar bizim kişilik haklarımızı korumamızı sağlar. En başta fiziksel güvenliğimizin, bedensel bütünlüğümüzün garantisidir sınırlar.  Diğer insanlarla ilişkimizi, toplumdaki yerimizi belirleyecek kadar önemlidirler.

Çocukluk döneminden itibaren, üşümediğimiz halde giydirilen her kazak, tok olduğumuz halde yedirilen her lokma, ağlamamamız yönünde verilen her telkin birer sınır ihlalidir aslında. Yetişkin halimiz ya kendini terletecek kadar sıcak tutmak istiyor ya tıka basa yiyor ya da kendini sıkı sıkı tutuyor duygu belli etmemek için.

Çocukken elimize aldığımız her objeyi, oyunu , işi bırakmamız gerektiğini söyleyen, her seferinde bize “Gel otur burada uslu uslu, uzaklaşma” diyen bir sesi içselleştirdiysek, hatta her meraklı olduğumuzda, soru sorduğumuzda bu merakın iyi bir şey olmadığını söyleyen, ileri gidip ağzımızı kapatan, kolumuzdan çeken bir ebevynle büyüdüysek, yetişkin halimizin meraklı, kendini gösterebilen, özgüvenli, çekingenlik nedir bilmez olmasını bekler miyiz?

Kaygılı ebeveynin aşırı müdahalesi sınır ihlali değil midir?
Ebeveyn özellikle bir şeylerden tetiklendiyse, kendini otomatik davranışlar içinde bulur. Çocuk bir de bakmış ki kendisine sorulmadan belli giysiler giydirilmiş, kimi yemekler ağza kuş, uçak girmek suretiyle yenmiş, o oyuncak mutlak suretle kardeşle paylaşılmadan huzura erilmemiş.

Ebeveyn bazen çocuğun neden karşı geldiğini anlayamayacak kadar otomatik yaptığı gibi bazı davranışları, bazen de kendi kafasındaki olması gereken senaryolar o kadar fazla yer kaplar ki, çocuğun sesi, ihtiyaçları duyulmaz.
Taciz, aşırı eleştiri, dayak, aşağılama, karşılaştırma söz konusuysa peki? Kendine ve başkalarına saygıyı kaybetme, değerli ve sevilebilir olduğuna dair inancı taşıyamama, korku ve kaygı dolu olma…

Gelecekteki sınır ihlallerini fark etmeme, nerede duracağını bilememe… İnsan ilişkilerindeki yakınlık anlayışının sınır ihlalleri yapmayla eş tutulması…Örneğin 15 yaşında genç bir kadın olmaya doğru giden bir kız çocuğu, ilk flörtünü yaşıyor. Diyor ki “Erkek arkadaşım beni dövdü çünkü çok kıskanıyor. Kıskanması sevmesine işarettir. Beni seviyor. Yoksa yapmazdı.”

Küçük yaştan itibaren ihlal edilmiş sınırlar çarpık bir sevgi anlayışı doğuruyor.
“Ben seni seviyorsam her şeyine karışırım.”
Nasıl hissedeceğine, kimlerle arkadaşlık edeceğine, ne giyeceğine, ne kadar yiyeceğine…

Çocuk kendini hissizleştirmeyi, sınır ihlallerini görmezden gelmeyi öğrenir:
“Evet bana çok karışır ama ben buna alıştım.”
İçi şişmiş, sesi çıkmaz olmuş, öfkesini bastırmış ve bir umursamazlık maskesi takmış.

“Anne, odama kapıyı çalmadan girdiğinde, çantamı, cüzdanımı karıştırdığında, günlüklerimi okuduğunda, arkadaşlarımın yanında benimle dalga geçtiğinde çok üzülüyor, utanıyor ve öfkeleniyorum. Senden rica ediyorum bunları yapma. Bunlar etik olmadığı gibi, bana da iyi gelmiyor. Bir şey merak ediyorsan bana sorabilirsin. Eleştirmek istiyorsan ya da bir isteğin varsa arkadaşlarımın yanımda olmadığı zamanları tercih edebilirsin.”

“Anne… Sen benim bu çağrılarımı duymazdan geldiğinde, öfke patlamalarım artıyor. Öfkemi bastırıyorum bazen ama o zaman da kendimi uyuşturmam gerekiyor. Ne yapayım? İçki, uyuşturucu? Yok merak etme. Yemek yiyorum ben. Daha güvenli bir yol. Ama inan kendine zarar vermek bu da. Bir yerlerini kesmekle aynı şey.”
Ya da dikenlenir sınırlarına saygı duyulmamış çocuk:
“Bana dokunmayın!”
İlk örnekte çocuk kendini saklamayı, susmayı , uyum göstermeyi öğrenirken ikinci de zarar görmemek için çabuk patlayan korkutan eleştiren bir hal alabilir.

“Hayır kabul etmiyorum söylediklerinizi. Hayır en iyi ben bilirim. Hayır efendim yanlış yapmışsınız. Yok ben yanlış biliyor olamam. Benim tersim çok pistir hiç bulaşmak istemezsiniz.”

‘Hayır’la başlar cümleler. Sanki yıllarca söylenememiş tüm ‘hayır’ları bir günde tüketmek ister gibi çıkar hayırlar ağızdan. Ses tizleşir, beden gerilir, her an bir saldırı gelecekmiş gibi hazırdır dikenler.

Çocuk dikenli ebeveynden kaçar. Soğuk davranmak, yokmuş gibi yapmak tehditten kaçabilmeyi sağlar. “Beni etkilemiyorsun, ben demir gibi sağlamım. Bana batmıyor dikenler. Acımadı ki…”  Çocuk uzaklaştırır kendini yakınlıktan, bağlanmaktan, sevgiden, ilişkilerden.Sınırsızlıktansa sert duvarlar işine gelir. Ancak o kalın duvarlardan iyi de akamaz. Saldırıyı durdurmak için iki kat çekilen duvar, bu kez sevgiyi de alıp veremez hale getirir bizi.

Sağlıklı sınırlar için önce kendi sınırlarımızı belirlemeli. Bir bakalım biz nelerden hoşlanıyoruz, neler bizi kızdırıyor, bedensel sınırlarımız nerede başlıyor, hangi dokunuşlar hoşumuza gidiyor, hangileri gitmiyor, insan ilişkilerinde bizi en çok öfkelendiren davranışlar hangileri?

Biraz yavaşlamak ve kendimize bakmak, kendi sınırlarımızı çizmek için çalışmak gerek. O zaman çocuklarımızın da sınırlarını görebilecek ve nerede durabileceğimizi tahmin edebileceğiz. Sağlıklı sınırları olan ebeveynler, sağlıklı sınırlar koyabilir.