Tuvalet eğitimi mevsimi geldi!

Ebeveyn sözlüğünde yaz sözcüğünün karşılıkları deniz, kum, güneş dışında bir de ‘tuvalet eğitimi’dir. Bezi bırakma süreci de diyebileceğimiz bu süreç için yaz ayları beklenir. Şimdi yazıyı yazarken düşündüm de ebeveynlik dili diye bir şey var! Başkalarının anlamakta zorlandığı bir dil ve bir kültür sanki…

Pınar Mermer

Pınar Mermer


Ebeveynler medeniyeti, bebek ülkesi ve kendine özgü dili!

Öyle değil mi ama? Çocuksuzken, “Yaz gelse de tuvalet eğitimi dönemi başlasa” dese size biri, nasıl bakardınız ona?

Yaz mevsimi neden tercih edilir? Çünkü bebekler bezsiz gezse de üşümez. Yerden halılar kaldırılır olası ‘kaza’lara karşı ve bebişi bol bol yıkayabiliriz! Park, bahçe, deniz kenarında bezsiz gezme ihtimalimiz de varsa değmeyin keyfimize! ‘İhtimalimiz’ yazıvermişim bakın.

Sahi niye bebek adına konuşurken biz oluveriyoruz birden? “Kakamızı yaptık. Çişimiz geldi mi? Yemeğimizi bitirmedik bugün” diyoruz ki? “Ebeveyn dili” var diye boşuna demiyorum. Ancak çocuğumuzla bu kadar biz olmak yorucu oluyor.

Çocuk açısından düşünelim. Anneyle sürekli ‘biz’ olan bir çocuk ‘ben’ olma sürecini sağlıklı yaşayamaz.
Bebekler emeklemeye başladıktan sonra yavaş yavaş ebeveynden uzaklaşmaya, kısa da olsa tek başlarına zaman geçirip keşifler yapmaya başlarlar.

Yürüme başladıkça kısa ayrılıklar kolaylaşır ve zamanlar uzar. İki yaş dönemiyle birlikte ebeveynden ayrılmak ve ona yapışmak arasında sıkıntılı bir süreç başlar. Bir yandan bebek kalmaya sıkı sıkı tutunmak, bir yandan da çocukluğa geçmenin heyecanı arasında gidip gelen ufaklık bizi şaşırtır.
Tuvalet eğitimi de bu dönemlere denk gelir. 2-3 yaş döneminde genelde çocukların kasları tuvaletlerini kontrol edebilecek şekilde gelişmiş olur.

Komut alabilen, tuvaletinin geldiğini sözle veya işaretle anlatabilecek becerilere sahip olan çocuklarımız için psikolojik bariyerler de yıkıldığı zaman bezini bırakır.

İşin zorlu kısmı da fizyolojikten çok psikolojik hazır oluştur. Evdeki şartların uygun olması, ebeveynin isteği ve sabrının olması, çocuğun bezi bırakmaya istekli olması gibi değişkenler bu süreci çocuk gelişimindeki diğer basamaklardan bir parça daha farklı kılar. Bu süreçte aşırı korumacı olmak, çocuğu kendinden ayrı bir varlık değil de kendinin uzantısı olarak görmek (kakamız, çişimiz…) işleri zorlaştırır.
Bez bırakma sürecinin hızlı, hatasız, kazasız olmasını beklemek ve bunu bir başarı/başarısızlık hikayesine çevirmek tuvalet eğitiminin bir aile krizine dönüşmesine sebep olabilir.

Tuvalet eğitimi gibi gelişimsel dönüm noktalarında yavaşlayabilmek, bunu çocuğumuzun sağlıklı gelişiminin önemli bir parçası olarak görebilmek öyle önemli ki...

Bugün kakasını gözünüzün içine bakarak yapan çocuk aslında sizin ebeveyn olarak başarısızlığınızın bir simgesi değil! Veya bu çocuk sizi durmadan kızdırmaya uğraşan, sizinle bir derdi olan ‘problem çocuk’ değil.

Gözünüzün içine bakıyor çünkü kafası karışık. Yaşadığı süreci anlamlandırmaya çalışıyor. O da bezinden ayrılırken zorlanıyor. Verdiğiniz tepkileri anlamaya çalışıyor. Tuvalete kaka yapmak, çiş yaparken klozetten gelen ses onun için çok yeni. Bazen bunu eğlenceli buluyor, bazen tüm bu olan biten onu endişelendiriyor.

Yapmamız gereken biraz yavaşlamaya çalışmak ve onu takip etmek. Şu anda hissediyor? Neye ihtiyacı var? Hazır mı? Benim ona bu süreçte nasıl bir katkım olabilir? Bu süreci başlatmaya ben hazır mıyım? Gerekli yardımı alıyor muyum? Yeterli zamanı ayırıyor muyum? Çocuğumu veya kendimi suçlamadan, davranışları kişiliklerimize atfetmeden olan biteni bir adım uzaktan izleyebiliyor muyum?
Kendimize doğru soruları sorabilmekle başlar yavaşlamak. O zaman anlarız hayatın anlardan ibaret olduğunu ve çocuğumuzun tuvalet eğitiminin de bu anlardan biri olduğunu.

Geri gelmeyecek anlar… Tadı çıkarılması gereken…

Bu anlarda sakin kalabilmek, geleceği düşünmek yerine şu ana odaklanabilmek o anları yaşanmış kılar.
Oysa biz gelecekte yaşıyoruz hep.
•    “Şu emzirme dönemi bir bitse rahat edeceğim.”
•    “Yürümeye başlasa da yerlerde sürünmekten kurtulsak.”
•    “Şu tuvalet eğitimini bir atlatsak tamam.”
•    “Konuşsa, ne söylemek istediğini anlatabilse o da rahatlayacak biz de rahatlayacağız.”
•    “Okula alışsa her şey daha kolay olacak”
•    “Ödevler, sınavlar bitse de yaz tatili gelse artık.”
•    “Şu hastalık bitse de ailece bir şeyler yapsak.”
•    “Çok sıkıldı tatilden. Okul açılsa da rahatlasak.”
•    “Üniversite sınavı bitsin ailecek o zaman rahatlayacağız.”

Bu liste uzar gider. Hastalıklar da, geçiş dönemleri de hayatımızın büyük parçaları aslında. Onları da farkındalıkla yaşayabiliriz. Hayat ayağımızı uzatıp şezlongda denize bakarken geçirdiğimiz zamanlardan ibaret değil ki… Ancak sanki böyle bir yanılgı var değil mi? Her şeyin mükemmel olduğu bir yer var. Çocukların ağlamadığı, çabalamadan işlerin yolunda gittiği, hayatın yumuşakça akıverdiği bir zaman var sanki ve biz kendimize çıta olarak onu koymuşuz. Bakalım hedefe ne kadar kaldı diye kendimizi kontrol edip duruyoruz. Hedefe ulaşamadıkça da kendimizi suçluyor, umutsuzluğa kapılıyoruz.

Yaşadığımız an şu an. Çocuğumuzun çığlık çığlığa bağırdığı, halıya kaka yaptığı, bakıcımızın habersiz çıkıp gittiği ve yapacak dünya kadar işimizin olduğu an.

Nefes al, yavaşla ve hatırla. Hayattasın! Ne şanslısın ki çocuğunla birlikte verdiğin bu tatlı mücadele yarın onun mezuniyet gününde kahkalalarla anılacak. Keyfini çıkar!