Prematüre bebekler kahraman anneler

17 Kasım Dünya Prematüre Günü. Biz de 670, 700 ve 1700 gram doğan üç minik savaşçı ve güçlü anneleriyle bir araya geldik.
İNCİ-CAN CANDEMİR

‘670 gr ile Hayata Tutunmak’ kitabının yazarı İnci Candemir’in hikayesi oldukça etkileyici. 5.5 aylık hamileyken bir Amerika gezisi sırasında doğum sancıları başlayan Candemir, beş gece için gittiği Amerika’da tam 135 gece kalmış. 670 gr doğan Can, hastanede defalarca ölümle burun buruna gelmiş. Ama şu anda hepsinin üstesinden gelmiş yedi yaşında koca bir çocuk o! İnci Candemir ise yaşadıkları, tecrübeleri ve Amerika’da almış olduğu Prematüre Bebek Ebeveyn Danışmanlığı (PBED) eğitimi sayesinde, bu zor yoldan geçen ailelere destek veriyor.  
“Uzun süre bebek sahibi olmaya karar verememiş ve hep ertelemiştim. Eşim ise çocuk istiyordu ve ben evliliğimin 10’uncu yılında, onun doğum gününde, ‘çocuk yapalım’ fikrini bir doğum günü hediyesi olarak sunmak istedim. Hamilelik sürecinde her şey çok yolunda gidiyordu. Hamileliğimin beşinci ayında, eşimin Amerika’da yaşayan sınıf arkadaşı bizi Amerika’ya davet etmişti. ‘Bebek olmadan önce gelin, bir daha zor olur’ diyordu. Ben 19 Mayıs tatilinde Mardin’e gitmeyi çok istiyordum. Hatta rezervasyon bile yaptırmıştık. Ama işte eşimin arkadaşı Amerika’ya gelin diye ısrar edince, önce ‘beş gün için değer mi?’ diye düşündük, sonra da aklımız yattı ve gitmeye karar verdik. Gitmeden önce doktoruma kontrole gittim. O zaman 23 haftalıktı Can. Doktorumuz ‘Çin’e kadar gidebilirsin’ dedi. Raporu bile yazdı, uçuşta göstermek için. O sırada evimizi de yeni almıştık, kedimiz de vardı ve evden ‘Allah’ım ne olur evimizi bıraktığımız gibi bulalım’ diye çıktım. Bir yandan da ben ‘Mardin’e gidecektim ne güzel’ diyordum arada... ‘Neyse, yatacağız kalkacağız beş gece’ dedim çok iyi hatırlıyorum...
‘Uçuş mu erken doğuma sebep oldu?’ diye düşünüyor insan ama orada görüştüğüm bütün doktorlar ‘erken doğumların yüzde 30-35’inin hala nedeni belirlenemiyor’ dedi. Şeker, yüksek tansiyon, obezite gibi öngörülen nedenler var ama benimki öngörülmüş bir şey değildi.  

Meğer doğum sancısıymış...
Amerika’da önce Washington’da bir gün geçirdik. Abideleri gezerken, Roosevelt’in ‘korkunun en büyüğü korkunun kendisidir’ sözü dikkatimi çekmişti. Çok da manidar buldum. Ve sonra yaşadıklarım, yine korkunun gelip beni bulmasıydı... Çünkü benim en büyük korkum memleketimden, evimden, sevdiklerimden uzak kalmaktı. Diğeri de çocuk sahibi olmaktı. Neyse, sonra o gün dinlendik ve ertesi gün yola çıktık. Biraz tatsızlığım başlamıştı. Erkenden yattım o gece. Ancak ara ara gaz sancısı gibi sancılar duymaya başladım. Bir geçiyor, bir geliyordu. Bir süre sonra bir damla da kan geldi. Öyle olunca, doktorumu aradım. Doktor ‘gıda değişimine bağlıdır, kahve için geçer’ dedi. Doktor öyle deyince ben de rahatladım biraz. Ancak ağrılar geçmiyordu. Yanında kaldığımız arkadaşımız orada yaşayan bir Türk kadın doğum uzmanını aramış, telefonda bir de onunla konuşmamı istedi. Doktora durumu anlatınca
‘siz yine de bir gelin’ dedi. Hastaneye gittim, artık kıvranmaya başladım. Ama bunların doğum sancısı olduğunu onca zaman hiç anlayamadım. Kontrol ettiklerinde; ‘rahim açılmış, bebeğin başı görünüyor’ dediler ve o an tabii bizim için bir yıkılma anıydı. Daha göbeğim bile yumurtacık kadar bir şeydi. Bazı insanların Amerika ikinci kapısı gibidir, bizim öyle de bir durumumuz yok. Benim Amerika’da doğurma gibi bir hayalim de yoktu. Doktorlar ‘yüzde 40 yaşama şansı var, yaşarsa da eğer yüzde 95 engelli olma ihtimali var’ dedi. Çok kritik bir haftadaydı bizimki. 24’ü 25’e geçirsek ciğerler gelişmiş olacak çünkü. O gece doğumu geciktirmeye çalıştılar ama ben her ne kadar sürekli Türkiye’ye dönmenin yollarını arıyor olsam da, buradan çıkış olmadığını sonunda anladım. Normal doğum oldu ve ben o sırada eşime ‘bir daha yaparız’ deyiverdim. Çünkü yaşayacağını düşünmüyordum. Doğduğunda sesi de çıkmadı zaten ve bebeği alıp götürdüler. O anda ne hissettim biliyor musunuz? Kurtuluş. Çünkü 48 saat inanılmaz sancı çektim. ‘Bitti, ne olduysa oldu’ dedim. Saatlerce de soramadım ne oldu diye. İlk 48 saat kritikti. 24 saat olmadan ise bebeğimi görebildim.

En küçükleri Can
Yoğun bakımdan içeri girdik. Titriyorum tabii. ‘Hangisi?’ dedim, eşim ‘en küçük olanı İnci’ dedi. Gerçekten küçücüktü. Dualarla, titreye titreye kuvöze yaklaştık. O anda ‘olacak’ dedim, inandım. ‘Bir şekilde yaşayacak’ dedim. Büyük bir aşk, büyük bir sevgi duydum. O an inancınız artıyor zaten; o kadar küçük ama her şeyi tamam çünkü, tırnakları bile var. Böylece 135 günlük bir maraton başladı bizim için. Bu arada üç saatte bir süt sağmaya başladım ve üç günün sonunda sütüm geldi. Eşim geri dönmek durumundaydı Türkiye’ye. Ben ise arkadaşımız olan ailenin yanında kaldım. Çok zor günler geçirdik. Her şeyden önce yoğun bakım zor, rollercoaster diyor Amerikalılar. İnişli çıkışlı. Bir gün mutlusunuz, diğer gün yerlerdesiniz. Can, beyin kanaması geçirdi, enfeksiyon kaptı, nefesi durdu, solunumu durdu. Çok duvarlara tosladım. Taburcu olmadan 10 gün önce bile bir kriz geçirdi...
Neyse ki, bunu da atlattı ve biz hastaneden çıktıktan 10 gün sonra Türkiye’ye döndük. O zaman tam dört ay sonra evime giderken anladım ki, hayat insana planladığının çok tersinde şeyler gösterebiliyor.

Geç yürüdü geç konuştu
Bu bebekler çok özel bakım gerektiriyor tabii. İlk 1-2 yıl gözümü açamadım. Bir de evde ne kadar yardımcı da olsa bırakamıyorsunuz tam olarak, çünkü yemesi-içmesi her şeyi sıkıntı oluyor.  Sonrasında 3-4 yaşına geldiğinde mucizevi olarak her şeyi çok yolunda gitti. Geç yürüdü, geç konuştu, orada hep kalp çarpıntılarımız oldu tabii. Dört yaşına kadar pek konuşmadı, konuşma terapisi aldık. Şimdi biraz harfler karışıyor ama büyük bir sorunumuz yok.

Sevgi her şeydir!
Sevginin gücü de ayrı bir mucize.Örneğin Amerika’da ergenlik dönemi hamilelikleri çok yaygın ve 32 haftalık doğan ama annesi tarafından terk edilen bebeklerin gelişimi kötüye giderken bizimki kadar küçük doğan ama annesinin sürekli gördüğü bebekler inanılmaz gelişmeler kaydedebiliyor.
Tabii ki bebeğiniz hayatına nasıl devam ederse etsin, ne olursa olsun onu daha az sevmiyorsunuz... Hayat bir enerji. Enerjinizi iyi tutun. Kaygıdan uzak durmaya çalışın. Çok fazla iyi hikaye var. Türkiye’nin en minik doğan ve yaşayan bebeği 510 gr. Ancak tabii en önemlisi kaçıncı haftada doğduğu.